Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Şiirlerle Şenlendik - 29. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 29. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 29. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

18 Eylül 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 29 - Niye Nâzım - 2

Asım Bezirci. Sivas’ta yakılan canlarımızdan biri. Yazar, incelemeci, çevirmen, muhasebeci. Çevresine ışık saçan bir Güneş…



Türkiye Akademikerler ve Sanatçılar Derneği, 1977 yılında, Batı Berlin’de bir “Nâzım Hikmet Şöleni” düzenler. On iki gün süren şölen, Frankfurt ve Essen’ de de tekrarlanır ve Alman basını ve yayın organlarında olumlu yankılar yaratır.


Sol -1977 yılında, Batı Berlin'de düzenlenen Nâzım
Hikmet Haftası dolayısıyla hazırlanmış Almanca ve Türkçe afiş:
Sağ - Neruda  ve Nâzım, 1952.
Ruhi SU, 1977 yılında, Batı Berlin'de düzenlenen Nâzım
Hikmet Haftası'nda koro eşliğinde türkü söylerken.

Aşağıdaki yazı, Asım Bezirci’nin bu şölende yaptığı konuşmanın son kısmıdır. 

“Geçen yıl, Nâzım Hikmet’in 75. doğum yıldönümü dolayısıyla İstanbul’da, Spor-Sergi Sarayında bir anma töreni yapıldı. Nâzım Hikmet’ten şiirler de okundu. Şiirleri dinlerken onların 30 yıl, 40 yıl, hatta 50 yıl önce yazıldıklarını unuttum. Sanki o gün yazılmışlardı, öylesine yaşıyorlardı. Zaman eskitememiş, öldürememişti onları.”

“Demek ki Nâzım Hikmet olaylara, insanlara, sorunlara dünün değil, bugünün (yani geleceğin) gözüyle bakmıştı. Günceldeki yarını, geçicideki sürekliyi yakalamayı becermişti. Ayrıca, bu gün de bizi ilgilendiren konuların çoğunu, güzel bir biçim, devrimci bir görüş ve gerçekçi bir tutumla dile getirmişti:” 

“Örneğin özgürlük mü diyoruz; Nâzım Hikmet’in şiirlerinde var.”

“Eşitlik, kardeşlik, bağımsızlık, adalet barış mı diyoruz; O’nun şiirlerinde var.” 

“Aşk var.”

“Özlem, umut, ölüm, ayrılık, iş var.” 

“Ana sevgisi, yurt sevgisi, yaşama sevgisi var.”

“Faşizme ve emperyalizme karşı kavga var.” 

“Sözün kısası, bir insan olarak, Türk toplumunun bir bireyi olarak, hatta bir dünya yurttaşı olarak, ne arıyorsak, O’nun şiirinde en yetkin biçimiyle bulabiliyoruz. Bundan ötürü, Nâzım Hikmet’in şiiri bireysel sınırları aşarak ulusal düzeye ulaşıyor, giderek, evrensel boyutlar kazanıyor.”

“Kuşkusuz, bu durum yalnızca iyi bir şair olmanın değil, iyi bir şiir devrimcisi olmanın da sonucudur. Şiir devrimciliğini, devrimci dünya görüşüyle birleştiren Nâzım Hikmet, hayatıyla sanatını ve ülküsünü de tutarlı bir bütün halinde birleştirmesini bilmiştir.” 

“Yaşasın, Nâzım Hikmet gibi bir şair yetiştiren Türkiye işçi sınıfı!”

“Yaşasın, Almanya’daki Türkiyeli işçiler!”

Not: Yukarıdaki yazı, Haziran 1978 sayılı, “Sanat Emeği” adlı aylık sanat-kültür dergisinden alınmıştır. 




Yorumlar - Yorum Yaz
Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.