Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam10
Toplam Ziyaret642273
Çeviri Etkinliği

Hasan Âli Yücel
Seçkin insanlar seyrek!

Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir.
 
Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız.
 
Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir.

Hasan Âli Yücel
Milli Eğitim Bakanı
23 Haziran 1941.

Anasayfa

kosektas.net 



MÜZİK DİNLE
Fuat Saka l Şimdi Ne Yapar l Ezgi: Nikos Papazoğlu

ALLAH BENDEN NE SORACAK?

Özer Akdemir

“Kuru gürültü bunlar yeğenim. İt ötürdü su götürdü! Biz bu dünyada zaten cehennemi yaşıyoruz. Baksana şu sarı sıcakta çektiklerimize! Baksana ellerimize, alnımızın terine...” 

ÖZER AKDEMİR


Portakal Yemedim, İskarpin Giymedim, Allah Benden Ne Soracak?

Otomobili bakkalın sundurmasının önündeki gölgeye çektiğimde öğle saatlerini geçiyordu. Güneş tam tepedeydi ve her geçen an bizim köyden tarafa kaplumbağa hızında da olsa yavaşça eğiliyordu. Kızılağıl köyü bizim köyün doğusunda kalır. Birbirinden bir iki kilometre uzaklıkta bulunan iki köyün arasında üzerinde buğday, yulaf, arpa, nohut ve ayçiçeği ekili tarlalar bulunan yamyassı bir tepe vardır. Kızılağıl’dan batıya doğru iki yanı yakında biçilecek buğday tarlaları ile dolu olan dar asfalt yol, tatlı bir yokuşla tepeye tırmanıp yine aynı şekilde Köşektaş köyüne doğru nazlıca salınıp gider.

Otomobilden inerken daha, yolun karşısındaki sokağın başına oturmuş grubun içinden birisi kalkıp bana doğru geldi. Üç dört adamdan oluşan grubu 15 dakika önce bu yoldan geçip köyün kuzey yönündeki girişinde, Ankara-Kayseri kara yolunun yanındaki lastikçiye doğru giderken de görmüştüm. Aynı yerlerinde oturuyorlardı hâlâ. Otomobilin lastiğine hava bastırdıktan sonra dönüşte, Kızılağıllı komşularla imece usulü süt kaynatıp, kaymak ve peynir yapan annemi almak için durmuştum bakkalın yanında.

Sokağın başında, bir evin duldasına bağdaş kurup oturan adamların arasında kalkıp bana doğru gelen kişi annemin evlerinde kaymak, peynir yaptığı Yusuf abiydi. Babamın askerlik arkadaşı, 70 yıllık ahbabıydı. Ata dostuyduk yani.

Yusuf abi sokağın başında oturan grubun arasına götürdü beni. Yanlarında biçilen buğdayı, arpayı, yulafı bana mucizevi gelen bir şekilde dikdörtgen balyalar haline getirip tarlanın ortasına bırakan bir balya makinesi vardı. Makinenin etrafına onlarca somun ve cıvata saçılmıştı. Balya makinesinin tamirini yapmışlar, işin sonunda gölgede oturup çay içerek yorgunluk atıyorlardı.

Bana da çay ikram ettiler. Biraz soğumuş olsa da öğle sıcağının hararetinden olsa gerek pek bir lezzetli geldi çay. Sohbet etmeye başladık çaylarımızı yudumlarken. Kimsin, nesin, necisin derken komşu iki köy arasında gayet olağan olduğu üzere tanıdık çıktık. Hatta içlerinden 55- 60 yaşlarında gösteren, neredeyse siyahi denecek kadar esmerleşmiş yüzünde masmavi çipil gözleri olan Rüstem “Ben size akraba düşerim” dedi.

“Ana tarafım sizin köylü. Senin deden, rahmetli Mahmut emmi her hafta gelirdi bize. Ağabeyimle haftalarca bizim odada kaldıklarını bilirim” dedi.

“Ben de dayı düşerim sana” dedi Rüstem’in hemen yanı başında oturan, ince uzun yüzlü, eğri burunlu adam. Çaydanlıktan bardağının yarısına kadar doldurduğu demin üzerine su çekerken, benim biten bardağımı da tazeledi.

Benim soran bakışlarıma gülümseyerek yanıt verdi. “Senin anan da benim köyden, Göksun’dan. Oradan dayı düşerim sana”.

Nereden dayı olduğunu anlamıştım, ben de gülerek “Eyvallah dayı” dedim. “Zaten Sarız’dan ötesi hep dayımız olur”.

Annemin köylüleri yıllardır rençberlik, inşaat işçiliği, duvarcılık, boyacılık, ırgatlık gibi her türlü işi yapmak için yol etmişlerdi 300 kilometre ötedeki bozkır köylerini. İşte bu gidiş gelişler sırasında kurulan tanışıklıklar sonrası annem 50 yıl önce bozkırın ortasına gelin gelmişti.

Laf lafı açtı, ne iş yaptığımıza geldi sohbet. Baba tarafından akrabam çipil gözlü Rüstem ellerini gösterdi. Aylarca suya hasret kalmış kurak topraklara benziyordu elleri. Çatlamış, kararmış, nasırlaşmış…

“O zaman bu elleri yaz emmioğlum. Çiftçinin halinin perişan olduğunu yaz. Zaten eller her şeyi anlatıyorlar” dedi.

“Bu eller sabah gün doğmadan malları sürüye salar, sonra tarlaya, bağa bahçeye dalar, akşamacak. Sarı sıcağın altında, dikenlerin, kengerlerin arasında didinip durur. Kazma, bel, kürek, çapa, traktör pulluğu elimizin bir parçası gibidir. Bu nasırlar da ondandır işte. Bu çatlaklar sıcaktan, çalışmaktan, yorgunluktan… Biz gece gündüz böyle didiniriz ama yine de ürettiğimiz para etmez. Traktörün mazotuna, tarlanın gübresine, ırgatın yevmiyesine yetmez. Bizim imam der ki; ‘Yoksulluk sizin bu dünyadaki imtihanınız. Aman ha, zinhar isyan etmeyin! Sabredip, Allah’ın yolundan sapmazlarsa öbür tarafta cennete ilk girecek olanlar yoksullardır...”

“Boşver bunları sen” dedi, annemin köylüsü. İmamın sözlerine “Geç bunları” dercesine elini salladı.

“Kuru gürültü bunlar yeğenim. İt ötürdü su götürdü!.. Biz bu dünyada zaten cehennemi yaşıyoruz. Baksana şu sarı sıcakta çektiklerimize!.. Baksana ellerimize, alnımızın terine...” Yüzünün ortasından alnına kadar giden ve saçlarının arasında kaybolan siyah bir yağ lekesi vardı. Onun eli de Rüstem’inkiler gibiydi.

“Bize bu dünyada cehennemi reva görüp, saraylarda, han-hamamlarda yaşayanlar siz öbür tarafta cennete gideceksiniz sabredin diyor. Varsa da bir günahımız bedelini daha öbür tarafa gitmeden ödüyoruz. Hem bizim oralarda bir laf vardır; ‘Portakal yemedim, iskarpin giymedim. Allah benden ne sorucu?!..”

Bir cümlede bütün bir yaşamını, yoksulluğunu ve isyanını anlatmıştı ‘dayı’…

Sokağın başında elinde kocaman bir kova ile beliren annem görününce çayımdan son bir yudum alıp ona doğru yürüdüm, elindekileri aldım. Komşu köyden akraba ve ‘dayı’lara çay için teşekkür ettim. Ellerinin fotoğraflarını çekmek için izin istedim.

“Yüzümüzü de çek, elimiz de nasır, yüzümüz kirli olsa da alnımız ak bizim. Sen halimizi yaz yeter ki” dediler…

Geleceği kuracak olan, nasırlı, kahraman ellerinin fotoğraflarını çekip, vedalaştım.

Özer AKDEMİR
18 Temmuz 2020 
Tüm Yazıları



 


Köşektaş Köyü Internet Sayfası'nda yer ıalan tüm metin, resim, fotograf ve benzeri içeriklerin hakları sahiplerine aittir! Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda, kaynak gösterilse bile, izin alınmadan,
kullanılamaz, yayınlanamaz! 
kosektas.net,

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 19 Agustos 2022

Öykülerinde okurlarını güldürmeyi, bir yandan da onlara gelgeç savaşları, altı boş telaşlarıyla hayatı sorgulatmayı amaç edinmiş bir yazar Hüseyin Rahmi... Aslında bu öğüdü Hüseyin Rahmi değil, onun 1933 yılında, Mazhar Osman’ın hazırladığı Sıhhat Almanağı’nda yer alan ve o tarihten beri yeniden yayımlanmayan “Bu da Bir Tedavi” öyküsündeki doktor karakteri veriyor. Ama Hüseyin Rahmi de öyküsündeki doktor gibi romanları ve öykülerinde okuyucularını güldürmeyi, bir yandan da onlara gelgeç savaşları, altı boş telaşlarıyla hayatı sorgulatmayı amaç edinmiş bir yazar. Yani öykünün baş karakteri Basri Bey, doktora değil de Hüseyin Rahmi Bey’e gitse ve derdini anlatsaydı, o da ‘yaşamanın büyük bir ilim, mühim bir sanat; hayatın ve sıhhatin asıl, hastalıklarınsa arızî’ olduğunu söyleyerek gam yükünü omuzlarından atıp bol bol gülmesini salık verirdi muhtemelen.
27.12.2019
Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
Türkler kendilerini tutucu (muhafazkâr) sanıyorlarsa kendilerini aldatıyorlar. Kuşkusuz aldanma da bir gerçek olgudur. Fakat insan gerçek kimliği sandığı kimlikle örtüşmeyebilir. Vitrinde gördükleri her şeye sahip olmak, televizyon karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek de çağdaş olmakla eşit değildir. Ama tutuculuk da değildir. Amerika tutucu bir toplum. Fakat çağdaş olan her şeyin neredeyse yaratıldığı ülke.
30.09.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Şiir Tanıtım Köşesi


Geçmişteki Günleri Tazelermişçesine

Seçkin şairimiz Dr. Salim Çelebi'nin yazmış olduğu "Vardı İçinde" adlı bu özgün şiiri siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net


Salkım söğütler
altında koyulaşırdı sohbetler.
Politika, gaile, din; vergi, savaş, kıtlık;
gurbet, sıla, yoksulluk
bir de askerlik anıları
süslerdi anlatılanları...
Gocunulmazdı,
açıktı eleştiri,
kahpe feleğe intizar vardı içinde.

Suspus olunur 
çıt çıkmazdı ajans vakti,
tefe koyulur
safça ve insafsızca
suçlanırdı halktan olmayan parti;
oy vermiş,
alay edilen
birkaç tövbekâr vardı içinde,

Cepte taşınırdı kanıtlar:
Hayat Mecmuası, Akbaba;
Ferhat’tan Şirin'e
Kerem'den Aslı'ya
yakılan ağıtlar
okunurdu defalarca;
sevdiğine kavuşamayan yâr vardı içinde.

İşin en kötüsü,
pelesenk olmuştu dillerde
kalkınmasın köylü diye
kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü;
seferberlik, jandarma,
halkın belini büken
bir de tahsildar vardı içinde.
 
Bazen berrak bazen çamurlu
çağıldardı dereden akan sular;
ağzından bal damlayan
Ali Emmiler, Hasan Ağalar;
Çanakkale Gazisi,
birisi topal,
nur yüzlü dört ihtiyar vardı içinde.

Şair Dr. Salim Çelebi