Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam33
Toplam Ziyaret623809
Kitap Tanıtım Köşesi


Kurmaca Kişiler Kenti
Emin Özdemir
'Yazmak gibi okumak da hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur... Öyküyü ve romanları tek bir hayatımız varken pek çok hayatı yaşayabilmek için yaratırız. Roman ve öykü olmasaydı özgürlüğün, hayatı yaşanılır kılmadaki öneminin; özgürlüğün, bir zorbanın, ideoloji ya da bir dinin ayakları altında çiğnenmesinin, hayatı nasıl bir cehenneme çevirdiğinin farkında olamazdık!'
Türk edebiyatında bir ilk!
Özdemir'in, içinde dolaşırken nerdeyse bütün roman kahramanlarıyla özgürce bağlantılar kurduğu kurmaca kent, gerçekler üzerine temellenmiş düşlemsel bir kent. Ölümün, kapısından içeri girmediği bir kent. Gelecek zamanın olmadığı, geçmiş zamanın, şimdiki zaman içinde yaşandığı bir kent...

Her roman, oyun ya da öykü kişisi bu kentin yurttaşı olamıyor. Kuruluş yasasına göre yurttaş olacak kişinin belirli nitelikler taşıması gerekiyor. Acıdan seviye; korkudan direngenliğe; kıskançlıktan tutkuya, dostluktan ihanete değin insana özgü varoluşsal hallerden birini yansıtması isteniyor; bir de yansıttığının, belleklerde, yüreklerde iz bırakması...

Okur, Kurmaca Kişiler Kenti'nin sokaklarında dolaşırken her adımda unutamayacağı heyecanlı anlar yaşayacaktır. Anlatı dünyasından gelip kentte yerleşmiş nice kişilerle yüz yüze gelecektir. Bir şatonun önünden geçerken Don Kişot ya da Hamlet'le karşılaşacak, biraz yürüyünce karşısına Emma Bovary, Anna Karenina, Kaptan Ahab, Aslan Asker Şvayk çıkacaktır. Bir köşede oturmuş sohbet edenlerin yanına gidecek olsa orada Kuyucaklı Yusuf'u, Zebercet'i, Raskolnikov'u, İnce Memed'i, Mümtaz'ı, Selim Işık'ı, Will Loman'ı bulacaktır. Daha sonra bu kişilere konuk olacak, onların yazınsal serüvenini kendi ağızlarından dinleyecektir.

Emin Özdemir bu yapıtında böyle bir okur kimliğine bürünüyor, dünya romanının evrensel kişileriyle bir bir söyleşiyor. Bizi, onların sevinçlerinin, tutkularının, acılarının, mutluluklarının, düş kırıklıklarının dehlizlerinde dolaştırıyor. O kişilerle nice özdeş yanlarımız olabileceğini sezdirtiyor. Böylece başta kendimizle, daha geniş anlamda evrensel insanlıkla hesaplaşmanın yol haritasını çiziyor.

Bu benzersiz çalışmayı okuyun, Kurmaca Kişiler Kenti'ne ayak basın, bunun böyle olduğunu siz de göreceksiniz.
 
ISBN : 9789752204249




Köşektaş Kayası III

ÖYKÜ, EFSANE VE SÖYLENCELER

KÖŞEKTAŞ SÖYLENCESİ

Lütfullah Çetin


Köşektaş Köyü, bulunduğu coğrafi konum itibarıyla; vaktiyle ortasından şırıl şırıl pınarların aktığı, yemyeşil bir bölgenin hemen tepebaşındadır. Ancak, bölgenin günümüzdeki doğal bitki örtüsü tamamen bozkır görünümündedir. Bu bozkır görünümünün eskiçağlarda bölgede geniş yer kapladığı söylenen ormanların yok olmasıyla oluştuğu anlatılır. Günümüzde bölge, Türkiye’nin orman açısından en yoksul olan bölgelerinden biridir. Ağaç topluluklarına ve yeşilliklere sadece bölgeyi kuşatan tepeliklerin alçak kesimlerinde ve su boylarında rastlanır.

Eskiçağlarda taşımacılık, günümüzdeki gelişmiş taşımacılık taşıtlarının üretilmesine olanak sağlayan buluşlar gerçekleştirilmeden önce, yük hayvanlarıyla yapıldığından, hem çok yavaş, hem çok pahalı, hem çok güç, hem de çok tehlikeli bir işmiş. Her babayiğidin yapabileceği bir iş olmayan taşımacılık, sadece korkusuz ve kendine güvenen cesaretli insanlar tarafından yapılırmış. O çağlarda kendine güvenen cesaretli insanlar, çevrelerinde yaşayan ve bölge koşullarına en iyi şekilde uyum sağlamış olan hayvanları kullanarak, taşımacılık yaparlarmış.

Köşektaş’ta yıllardır anlatılagelen bir söylenceye göre, eskiçağlarda su ve yeşil zengini olan Köşektaş’a yakın bu bölge, develeriyle taşımacılık yapan tüccarlara, konaklama ve dinlenme bakımından, çok cazip gelirmiş.

Günlerden bir gün bir tüccar yüklü deve kervanıyla yola çıkmış. Epey bir yol aldıktan sonra Köşektaş’ın altbaşındaki pınarlı ve bol sulu alana varmış. Develeri de, kendisi de aç, susuz, yorgun ve uykusuzmuş. Develeri yemleyip suladıktan sonra, kendisi de yemek yemiş, su içmiş, namaz kılmış ve uykuya yatmış. Biraz uyuduktan sonra kalkmış. Yeni ve uzun bir yolculuğa çıkacağı için develerin yem ve su tedarikini yeniden yapmış. Tam hareket edeceği sırada, bir deve ile yavrusunun kervan içerisinde olmadıklarını farketmiş. Zaman kaybetmeden aramaya koyulmuş. Dağ dememiş, taş dememiş, aramış ama bulamamış. Sanki yer yarılmış, deve ile yavrusu içine girmiş. Tüccar, kayıp deve ile yavrusundan umudunu kesmiş olacak ki, hemen oracıkta diz çökmüş ve Tanrı’ya el açmış; kervanı terkeden deve ile yavrusunun bulundukları yerde ‘taş’a dönüştürülmelerini dilemiş. Tüccar’ın bu dileği Tanrı katında kabul görmüş olmalı ki, deve ile yavrusu bulundukları yerde taş oluvermişler.


Bilgi: Yıllardır anlatılagelen ve herkes tarafından bilinen bu söylence Lütfullah Çetin tarafından yazıya yansıtılmıştır.


Ramazan Çelik’in yıllardır anlatılagelen Köşektaş Adı ve Köşektaş Kayası ile ilgili söylencelerden etkilenerek yazmış olduğu uyaklı kafiyeli iki dörtlük:


Kervan konaklamış, salmış deveyi,
Karış karış adımlamış ovayı,
Bulamamış köşek ile deveyi,
Çaresizlik el açtırmış yolcuya;

Taş olup kalmış köşek ile deve,
Anlatılır durur dilden dile,
Aşık Ramazan'a kulak ver hele,
İhtişamı ile adın Köşektaş.


Kervan: Bir yerden bir yere yolcu ve ticaret eşyası taşıyan yük hayvanı katarı.
Tüccar: Ticaret yapan, ticaretle uğraşan kimse; tacir.
Söylence: Efsane, hayali hikaye.
Köşek: Deve yavrusu.
İhtişam: Görkemli, gösterişlilik, gözalıcılık, büyüklük.


Yukarıdaki iki dörtlükten oluşan tekerlemeyi sitemize gönderen sayın Ramazan Çelik'e çok teşekkür ediyoruz! kosektas.net


 


Yorumlar - Yorum Yaz
Topaçlar



Yurtsever gazeteci Uğur Mumcu'yu, hayattan koparılışının 29. yılında saygıyla anıyor, onu katledenleri kınıyoruz!
kosektas.net
´´´´´´´´´´´´´´´´´´

Küçüklüğümüzde oynadığımız güzel oyunlar vardır. İp at­larız. Kaydırak oynarız. Bir topun peşin­den koşarız. Paten ka­yarız yokuş aşağı. Bir de “to­paç” çeviririz.

Topaç, tahtadan yapılmış bir küçük oyuncaktır. Topaca, “kaytan” adı verilen bir ip sarılır sıkıca. Sonra topaç ileri doğru fırlatılarak ip hızla geriye doğru çekilir. Bu hızla topaç, ekseni çevresinde dö­ner. Bir süre sonra yavaşlar ve durur. Güzel de­sen­li topaçlar vardır. Üstü alacalı bulacalı renklerle süslenmiş­tir. Topaç dönerken bu renkler birbirlerine karışır ve göze renkli, güzel görüntüler çarpar.

Topaç nasıl döner? İpi sağdan sararsanız sağa döner topaç; soldan sağa doğru sararsanız bu kez sola döner küçük oyun­cak.

Cesur gazeteci Uğur MUMCU, Frankfurt Kitap Fuarı'nda, "Tarikat, Ticaret, Siyaset"  adlı kitabını imzalarken. Fotograf sanatçısı Mehmet Ünal tarafından 1988 yılında çekilmiş bir fotograf.


Türkiye’de inançsız politikacılar da topaçlara benzerler. İh­tirasın ipi ne yöne sarılmışsa oraya doğ­ru dönerler. Bir süre sağa, bir süre sola...

Fakültelerde öğretim üyeleri vardır. Konuşmalar yapmış, ki­taplar yazmışlardır. Devrimcilik, solculuk, sosyalistlik tekeli kurmuşlardır düşünce hayatı üzerinde. Fakat bir olağanüstü dönemde üç dört aylık tutukluluk yetmiştir iflaslarına. Gazete­lerde yazı­lar yazarlar:

- Bütün inançlarımda haksızmışım. Yanılan bizmişiz... der­ler. Serüvenleri bununla bitmez. İş ve sermaye çevreleri ku­cak açar kendilerine. Bu kez işveren avukatlığında sermaye sa­vu­nuculuğuna başlarlar.

Topaçtır işte bunlar. Tutkularının iplerinde ha­vaya fırlayıp, hoş görüntülerle hızları kesilinceye kadar renkli görüntüler bı­rakırlar çevrede. Sonra bir küçücük oyuncak oldukları anlaşılır. Yeniden ele alı­nır ve bu kez tersten sarılır ip. Bu kez de bir başka yöne döndürülecektir. Dönerler, dönerler, dönerler yoruluncaya kadar...

Siyaset sahnelerinde eski ihtilalciler vardır. “Devrimciliği”, “Atatürkçülüğü” kimseye bırakmazlar. Bir güç dönem gelir. Bü­tün Atatürkçüler, bütün devrimciler ezilmek istenir tek tek. İhtilalci, ezilen­lerden yana değil ezenlerden yana çıkmıştır.

- Marksist kışkırtıcılığa karşıyım, deyip istifa ederler partile­rinden en güç günlerde, arkadaşları işkence evlerinde can çe­kişirken:

- İşkence iddiaları komünistlerin yalanıdır, diyen başbakan­ların partisine girerler tebessümlerle. Ve bütün bunları “Atatürkçülük” adına yaparlar. Sonra, siyasal geleceklerini par­lak görmedikleri için bu partiden de istifa ederler:

- Partide Atatürkçülük suçlanıyor, derler. Atatürkçülerin, devrimcilerin yargılandıkları günleri hiç hatırlamazlar...

Topaçtır işte bunlar. Tutkularının ipi bedenlerine ne yönde sarılmışsa o yöne dönerler. Bazen sa­ğa, bazen da sola döner­ler, dönerler, dönerler yoruluncaya kadar...

Siyaset sahnesine atılmış profesörler vardır. Kitaplarında özgürlük şarkılarına güfteler yazmışlardır. Söylevler vermişler­dir özgürlük için. Konferanslarda, açıkoturumlarda konuşmuş­lardır. Siyasi iktidar kendilerine üniversite kapılarını kapayınca, peşinden ge­len öğrencilerine:

- Nabza göre şerbet veren münevverlerden olmayınız, derler. Sonra da şerbet pınarlarından ka­seler doldururlar durmadan. Tutkularının ipleri öyle sarılmıştır o günlerde, Sola doğru dönmüşlerdir bir süre. Sonra ele alınıp bir başka yöne fırlatıl­mışlardır.

Bir güzel oyuncaktır topaç. Döner durur kendi ekseni çev­resinde. Bedenindeki ip ne yöne sarılmış­sa o yöne döner to­paç. Politikacılar vardır topaçlar gibi... Profesörler vardır topaç­lar gibi... İhtilalciler var­dır topaçlar gibi... Dönerler, dönerler, dö­nerler yoru­luncaya kadar...

Başbakanlar vardır. İşkencelerin yapıldığını, bunları kimlerin yaptığını da bilirler. Görevde oldukları günlerde susarlar. Amaç­ları iktidar merdivenlerinde tırmanmak, başbakan kalmak, cumhurbaşkanlığına seçilmektir. Partilerinin toplantılarında:

- Sosyalist Parti olduğumuzu ilan edelim. derler. Başbakan­lığı döneminde yargılanıp mahkum olan “Sosyalist Parti” yöne­ticilerinin cezaevlerinde kalmaları için çırpınır dururlar. Özgür­lükleri ülkenin coğrafyasına aykırı bulurlar. Özgürlük dendi­ğinde:

- Özgürlük lükstür ve de jeopolitiğe aykırıdır, diye ko­nuşmalar yaparlar.

Ne güzel oyuncaktır topaç! Büyüklü, küçüklü, renkli, renk­siz topaçlar... Bedenine sarılan iplerle hem sağa hem de sola dönen topaçlar. Yoruluncaya kadar dönen, döndükçe yorulan topaçlar...

Uğru MUMCU,

Suçlular ve Güçlüler,

(Yeni Ortam, 3 Mayıs 1974)