Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam67
Toplam Ziyaret579293
Şiir Tanıtım Köşesi

Das Gespräch (Sohbet), 1982
Fotograf: Mehmet Ünal


Marta

Bak, Marta!
Bak, işte sevgili kadını bu toprakların
Bak işte yazıyor burada
Bir milyon insanımız yurtdışında şimdi şu anda
Bir milyon insanımız sıra bekliyor
Dilekçe yazdırıyor bir milyonumuz
Yazdırmayı düşünüyor bir milyonumuz da...

Bak, Marta
Bak, işte
Yazıyor burada
Sen savaşı bitirdin ama ‘45’te
Benim savaş bitmedi
Sen kaldın ölülerin ve yıkıntılarınla başbaşa
Şu başının içi ışık
Ben kaldım ölülerim ve yıkıntılarımla başbaşa
Korkunç bir ışıksızlık
Şu kafamın içi benim
Karmakarışık...

Sevmemek mümkün değil şu hızlı trenlerini Almanya’nın
Yıldız gibi akıp gidiyorlar bu karışıklıkta
Bu ne kadar çok fabrika
Bu ne kadar demiryolu
Bu ne kadar otoban
Bu ne kadar araba
Bu ne kadar direk köprü kemer orman su geçit
Bu ne kadar demir kömür beton petrol ve işçi
Bu ne kadar yabancı
Bu ne kadar hız
Bu ne kadar...

Ah bilsem de Almanca’yı
Çatır çatır sorsam şu Almanlardan
Nasıl çıktı bu Krup
Nasıl çıktı bu Engels
Marks’ı siz mi yetiştirdiniz?

Hasan Hüseyin Korkmazgil,
Koçero Vatan Şiiri 

 

Şiirlerle Şenlendik - 16. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 16. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 16. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

27 Şubat 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 16 - Kâfir

Öğrendiğimiz tüm şiirler hece vezni ile yazılan şiirlerdi. Liseye başlayınca iki yeni vezin türü daha çıkmıştı karşımıza: Aruz vezni ve serbest vezin.

Aruz vezninin temeli, hecelerin kısa veya uzun okunuşuna dayanıyor; Bâki, Fuzûli ve Nedimden şiirler öğreniyorduk: mefailün, failatun, failün

Fuzuli, hoşnuttu aşkının sarhoşluğundan. Melankolisi nedeniyle gittiği doktora; yalvarıyordu derdine derman bulmasın diye.

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib, 
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.

(Aşk derdiyle hoşum; vazgeç ilaç vermekten tabip; 
Derdime derman bulma; yok olmamın zehri ilacındadır.)

Sadabad’da (İstanbul’da, Kâğıthane Deresi yanında, Haliç’e doğru uzanan mesire alanı) şenlikler düzenleniyor; dönemin şairleri, yazdıkları şiirleri okuyarak eğlencelere farklı bir boyut katıyorlardı, katıyorlarmış.

TARDİYE

Yâ Rabb ne intizârdır bu

Geçmez nice rûzgârdır bu

Hep gussa vü hârhârdır bu

Duysam ki ne şîve-kârdır bu

Vuslat gibi bir merâmı yok mu?

 

Kâm aldı bu çerhden gedâlar

Ferdâlara kaldı âşinalar

Durmaz mı o ahdler vefâlar

Geçmez mi bu etdiğim duâlar

Hâl-i dilin intizâmı yok mu

Aradan 50 yıl geçmesine rağmen, ünlü divan şairi Şeyh Galibin yukarıdaki tardiyesi hâlâ belleğimde. Tardiyeler: beşli dizelerden oluşan, beşinci dizeler arasında uyak bulunan, mefûlü/mefâilün/faûlün kalıbıyla yazılan şiirlerdir.

          MÜSTEZAD (ŞARKI)

          Bir sen ü bir ben ü bir de mutrib-i pâkîze-edâ
          İznin olursa eğer bir de Nedim-i Şeyda,
          Gayri yâranı bugünlük edip ey şuh feda
          Gidelim servi revanim yürü Sadabâd'a. 

Yukarıdaki dizeleri de yazan Nedim ilginç bir şairdir. Türk-İslam Sentezi düşüncesinin 6 - 7 kuramcısından biri de Prof. Dr. Ayhan Songar’dır. Tıp Fakültesinden Psikiyatri Hocamız. Ayhan Songar, “Psikiyatri” kitabında birçok ruhsal hastalığı anlatıyor, eşcinselliğin de bir hastalık olduğunu belirtiyor, Divan Şairi Nedimin aşağıda tek dörtlüğü yazılan şiirini örnek göstererek, şairin eşcinsel olduğunu ileri sürüyordu.

KÂFİR

Tahammül mülkünü yıktın, Hülagu Han mısın kâfir?
Aman dünyayı yaktın, ateş-i suzan mısın kâfir?

Kız oğlan nazı nazın, şehlevend avazı avazın
Belasın ben de bilmem, kız mısın oğlan mısın kâfir

(Tahammül yurdunu yıktın, Hülagu Han mısın kâfir?
Aman dünyayı yaktın, yakıcı ateş misin kâfir?
Nazın kız-oğlan nazı, bağırışın delikanlı bağırışı,
Belasın ben de bilmem; kız mısın, oğlan mısın kâfir?)

35-40 yıl geçti aradan. Bugün artık eşcinsellik bir hastalık olarak değil; cinsel tercih olarak değerlendirilmektedir. Doğrusu da bu değil midir? Başta iletişim ve ulaşım olmak üzere, gündelik yaşamı etkileyen ve değiştiren yenilikler; toplumları derinden sarsmakta ve değer yargılarının değişmesine neden olmaktadır.

Çağımız; haberli, hünerli ve bilgiye erişmeyi bilen insanların çağıdır. Haber, hüner ve erişilen bilgi bilinci oluşturarak; her şeyi onaylayan değil, sorgulayarak karar veren yurttaşların sayısını artırmaktadır.

Üretimde, siyasette ve sanatta; dün, konu komşudan veya diğer büyüklerimizden duyduklarımız doğruyken; bugün, birebir soruşturup araştırarak öğrendiklerimiz doğrularımız olmaktadır. Artık babamızın tuttuğu partiye değil; eriştiğimiz bilginin oluşturduğu bilincimize uygun düşüncelere sahip partileri tercih etmekteyiz. Eriştiğimiz bilgi, farkına varmasak da değiştirmektedir her birimizi. 



Yorumlar - Yorum Yaz
Nankörlük ve Zekâ
 Nankörlük ve Zekâ
 
Nankörün kelime anlamı, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilemez veya yapılan iyiliği çabuk unutan, olarak açıklanır.

Değer; kıymete yaraşır, değerli, zahmete yarar, önemli, zahmetin emeğin karşılığı, taşıdığı yüksek niteliklerin topluca ifadesi, biçilen kıymet.

Nankörlük, yapılan iyiliği unutma hali, güçsüzlük, zavallılık, zayıflık, kısırlık.

Konuyla ilgili olarak, zekâ durumlarından dolayı hayvanlar gelir akla. Özellikle kedi, nedense nankör bir hayvan bilinir. Kucağınıza alırsınız, okşar seversiniz, karnını doyurursunuz, bir de bakarsınız ki, hafif kızınca, tüm iyilikler unutulmuş ve tırnaklarını elinize yüzünüze oturtmuş.

İyilik yaptığınız insanın tırnağı, kalbinize oturur. Kedi tırnağı, elinize, yüzünüze. Kedi tırnağı kalbinizi nasıl görsün. Kedi çiziği bir gün gelir, geçer gider. Ya, kalbe oturan tırnak? silinir mi?

Kedi ile haşır neşir olan insanların da , ‘Hayır, kedi asla nankör değildir, nankör olan insandır.’ dediklerine tanık oluruz.

Hayvanların zekâlarının olmadığından ve nankörlüğünden bahsederken, köpek ile at’a haksızlık etmemek gerekir. At konusu, hemen hemen herkesin birşeyler işittiği, birşeyler bildiği , tanık ve gözlemleri olduğu ayrı bir husustur Bunu bilenler atı kesinlikle ayrı tutarlar.

Galiba, Goethe, “Nankörlük güçsüz insanların işi”, demiş. Önce güçlü insan anlamı üzerinde duracak olursak, güçlü insan tanımı ile ne anlaşılır? Yoruma açık olmasına rağmen güçlü, etli butlu babayiğit olmasa gerek. Böyle bir insanın iyilik bilirllik veya nankörlükle ilgisi olamaz.

Peki, buradaki güçlü insan, paralı pullu insan olabilir mi? Sanmam. Nice paralı pullu insan var ki, el çizme şöyle dursun gözünü oyar iyilik bulduğu adamın.
Geriye ne kalıyor? Ne kalacak akıl fukaralığı, yani beyinsizlik, yani iyiliğin bağlantısını kuramama. Öyle olunca da iyilik yapana nankörlük. Fillerin, timsahların, ayıların, aslanların, kaplanların bakıcılarına yaptıklarını televizyon haberlerinde görüyor, işitiyoruz.

Oysa birikimli, donanımlı, zeki insan yapılan iyiliği unutur mu? İyilikle, yaşam arasında bağlantı kurar. Yaşamına ve iç dünyasına katkılarını sorgular, düşünür ve bağlantılarını bulur.

“İyiliğin değerini bilme.” mutluluk zamanı gibidir. Akıllı insan, mutlu olduğu zamanı veya zamanları unutur mu? İyilik yapana karşı, hiç değilse kötülük düşünmez. Diyet borcu olarak da kabul etmez onu. İyilik, aklının bir köşesinde kalır, zamanı gelince ortaya çıkar ve karşısındakini mutlu eder.

Hüseyin Seyfi