Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam61
Toplam Ziyaret834037
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent’in, diğerinde Picasso’nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın Bayan George Swinton portresi 1897’de, Picasso’nun Marie-Thérèse Walter portresi ise 1930’larda yapılmış. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın Picasso’nun kübist tablosuna bakarken; başka bir kadın ile küçük kızı, Sargent’ın özenle hazırlanmış yaldızlı çerçevesi içinde yer alan büyük portresini inceliyor.

Sargent’ın tablosunun önündeki kadın saçlarını bigudilere sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş; kızı da annesi gibi saçlarını bigudilere sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor. İkisi de uzun bir dönemin idealize edilmiş zarafet ve güzellik anlayışını temsil eden bu portreye bakıyor.

Kızıl saçlı genç kadın ise kot pantolon, düz çizmeler ve siyah bir kazak giymiş; deri ceketini kolunda taşıyor. Picasso’nun kübist portresine bakarken rahat ve özgüvenli bir hâli var.

Norman Rockwell, 1963’te The Saturday Evening Post’tan ayrıldıktan sonra LOOK Magazine ve diğer bazı yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı kapaklar Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü sunuyordu; ancak dergiden ayrıldıktan sonra üslubu ve odağı değişti. Çalışmaları giderek çevresindeki insanların taşıdığı endişelere yöneldi: sivil haklar hareketi, savaş ve yoksulluğun yarattığı toplumsal kaygılar, sanat ve bilimdeki modern gelişmeler…

Picasso ise modernizmi sanat dünyasına taşıyan en önemli figürlerden biriydi ve kültürel dönüşümlere öncülük etti. 1960’lar aynı zamanda sivil haklar hareketleri, kadın hareketleri ve sosyal normlara meydan okunan büyük kültürel değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Artık kadınlar annelerinin izinden gitmiyordu; odakları yalnızca eş ya da anne olmak değil, merak ederek ve sorgulayarak toplumda kendi seslerini duyurmak hâline geliyordu.

→Bu resim betimlemesi, İngilizce aslından Türkçeye uyarlanmıştır.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Maniler

 M A N İ L E R

HAZIRLAYAN VE SUNAN

Celalettin ÖLGÜN

Anonim halk  edebiyatı ürünlerinden en yaygın  olanlardan birisi de “Mani” lerdir. Bulgur, tuz çekme, nohut, mercimek, ekin yolma imeceleri, ve düğün gibi kadınların bir araya geldiği topluluklarda söylenen manilere örnekler vermeye çalışacağız.

Her türlü insan ilişkileri arasında  aşk, hasretlik, gurbet acıları, kıskançlık, kırgınlık ve doğa olaylarını işleyen manilerde ilk iki dize bir bakıma duygu, düşünce ve hayalin girişini oluşturur ve dinleyen yada okuyanın ilgisini çekmeye yarar. Üçüncü ve dördüncü dizeler asıl konuyu anlatır. Ender olarak dört dizenin bütünü duygu, düşünce ve hayali anlattığı da olur.

Manilerin içerikleri pek ender durumlarda onların kullanılmasını gerektiren olaylarla ya da işlerle ilişkilidir. Her ne denli söyledikleri ortama, duruma, yerlere, koşullara göre kümeleştire biliniyorsa da bir manide görülen öğelerin bir kısmı başka bir manide de görülüne bilinir.

(1979-1982  yıllarında derlenmiştir.)

1-Gelin, kaynana maniler: Genelde atışma biçiminde olup birbirlerinin özürlerini açığa çıkaran özellikler taşır.

 GELİN                                       KAYNANA

          1                                                        2

Bahçeden söktüm lahana                         Dam üstünde mağara

Kıydım koydum sahana                            Felek gözün ağara

Ölüm hiçte gelmedi                                 Ben sana ne ettim

Kaldı bizim kaynana                                Muhtaç ettin şu zağara

 

            3                                                     4

Kaynanayı ne yapmalı                             Karları eritirim

Kaynar kazana atmalı                             Suları yürütürüm

Kaynanana yandım dedikçe                      Senin gibi gelini

Altına odun atmalı                                  Küllükte ürütürüm

 

            5                                                     6

Kişe tavuğum kişe                                  Yedi dağın  kengeri

Avluya gölgen düşe                                Ye dönderi dönderi

Kaynanam tuzak kurmuş                          Bizim gelinin altında

İnşallah kendi düşe                                Yok oturacak minderi

........................

            45                                                 46

Camilerin ezanı                                       Kar yağar ipek gibi

Kaynanamın düzeni                                  Dökülür kepek gibi

Cinler beni yelliyor                                   Ne ürüyon orada

Çal başına Kazanı                                    Zincirli köpek gibi

 

            47                                                 48

Harmanda nohut kaynana                        Dam başında yatıyor     

Oğluna okut kaynana                             Yel yorganı atıyor

Sana veriyom on para                            Öte git be coz gelin

Kefenini dokut kaynana                           Kemiklerin batıyor

 

            49                                                 50

Irafa koydum kutu                                 Sus be gelin

İçinde çörek otu                                    Soluğum bitti

Kaynanam sıçan boku                             Hep hastasın da

Oğlu cevahir topu                                  Gebermedin gitti


 


 




Yorumlar - Yorum Yaz
İlkokulumuz
 Fotograf: Kuddusi Şen

1945 yılında eğitim ve öğretime açılan ve 1980'li yıllarda yok edilen Köşektaş Köyü İlkokulu ile Bahçesi


Ulusların, yurtların, devletlerin bir geçmişi olduğu gibi, küçük de olsa köylerin, yapıların, bir tarlanın, hatta dikili bir ağacın bile bir özgeçmişi, bir tarihi vardır.

Köşektaş’ta bilinen ilkokul binası, 1928 yılında Kızılağıl Köyü ile ortak yapılan, ortak kullanılan, kerpiç duvarlı, toprak damlı binadır. Bu binanın yetersiz ve kullanılamaz durumda olması nedeniyle yeni bir bina yapma gereği ortaya çıkmıştı. 1945 yılında eğitim ve öğretime açılan, Körçeşme’nin altındaki, şimdi izleri bile kalmamış olan bu okul binası, yeni ilkokula taşınılması nedeniyle 15 Ekim 1980’de kapatılmıştı.

Bu bina tamamen angarya–imece yöntemiyle yapılmıştı. Köylü günlerce dağdan taş sökmüş, kağnılarla o taşları taşımış, Kızıltepe’den kağnılarla kireçtaşı toplanarak Üsülüğün Dere’de yakılmış ve kireç elde edilmişti. Tüm köylü, kendi işini, çiftini, ekinini, harmanını bırakıp günlerce, aylarca bu yapıyı bitirmek için çalışmıştı. Para gereken malzemeler için ev başına “salma salınmış”, salınan üç beş lirayı verecek durumu olmayanlar çalışmaya gitmiş, çoluk çocukları perişan olmuştu. Ama bu okulda okuyan çocukları, torunları yüksek öğrenim görmüş ve aydın insanlar olarak yetişmişlerdi.

Şimdi bu okul binası yok; yok edildi, yok ettirildi, yok edilmesine göz yumuldu. Hatta bahçe duvarlarındaki taşlar bile birer birer sökülüp götürüldü. Oysa her taşında minicik ellerimizin kanı vardı. Şimdi tüm bu olanlardan sonra, “Şu ağacı ben dikmiştim; şu köşede kocaman bir dut ağacı vardı; şurası Yaprakçı öğretmenin bahçesiydi; şuraya Ata öğretmen bize sallanguç kurmuştu; şurada Kâzım öğretmen ut çalardı; şurada Fethi öğretmenle Rüstem öğretmen tartışırdı; şurada Yahya eğitmen değişmez birinci sınıflarında alfabesini söktürür, elden ele dolaşa dolaşa çok sayfası olmayan Kıraat kitabından okuma parçaları okutur, cebinde hiç eksik olmayan bıçağıyla kalemlerimizi sivriltirdi; şurada Bahri öğretmen duyulur duyulmaz sesiyle ımıl ımıl ders anlatırdı; şu derslikte Hacı İbrahim öğretmen el işi çalışması yaptırırdı; şurada Göğolan, Tilliz bize süt dağıtırdı” diyebileceğimiz bir şey kalmadı. Bir yerde soykırım yapar gibi anılarımız silindi.

O okul binasını yok ettirmekle, o yılların muhtarı “Hacı Hasan’ın Oğlu” ile “Kör Duran”ın onurlarını hiçe sayarak Kızılağıl’dan kiremit çalmaları ve azalarının olağanüstü çabaları; yapımında ustalık yapan Zavrak’ın, Tıstıs Zekere’nin, Mükür’ün, Şakir’in ve nicelerinin emekleri, çektikleri sıkıntılar, acılar da yok edildi. O bina, o yılların yokluğunun, yoksulluğunun bir anıtıydı. Çiftini, ekinini bırakıp dağdan taş söken, kağnılarla onları günlerce taşıyan, yapımında işçi olarak çalışan babalarımızın, analarımızın emekleri de yok şimdi. Kiremidi, kapı ve pencereleri için salınan salmayı ödemek için gurbete çıkan Yaylacı’nın, Sülü’nün, Gumbazın Ali’nin, Ayrancı’nın ve diğerlerinin gurbet acıları, sıkıntıları da silindi.

Tarihi kitaplardan mı okumak zorundayız? Bu talana göz yuman muhtar, üyeleri, ilkokul müdürü, öğretmenler ve duyarsız kalıp görmezlikten gelen herkes suçludur!

Celalettin Ölgün

Salma: Köylünün parasal ya da mal durumuna göre ayarlanmış vergi.
Salma salma: Belirlenen salma değerini ilgililere bildirme.
Sallanguç: Salıncak.