Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret616007
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Şiirlerle Şenlendik - 17. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 17. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 17. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

6 Mart 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 17 - Liseli Kız

Büyümüş, ağabey olmuştuk liseyle gitmekle. Edebiyat öğretmenimiz Ayvaz Gökdemir idi. Eşi Sevgi Gökdemir de girdi edebiyat dersimize.

Ayvaz Gökdemir sınıfa getirdiği bir şiir kitabından, “Liseli Kız” adında bir şiir okudu. Çok hoşumuza gitmişti şiir. İsteyenlere bu şiir kitabından getirteceğini söyledi. Hemen hemen tüm sınıf istekli olduk ve bir hafta kadar sonra satın aldığımız şiir kitaplarını dağıttı bizlere. Heyecanla okuduk “Liseli Kız” şiirini. Kitap, Şair Yavuz Bülent Bakilerin şiir kitabıydı. Okuduk, ezberledik. İlk kez, hece vezniyle değil; serbest vezinle yazılmış bir şiir okumuştum.

LİSELİ KIZ

Benim de bir zamanlar sevdiğim vardı 
Beyaz dantel yakalı liseli bir kız. 
Bağlarda, bahçelerde, yaylalarda yeşeren 
Al karanfiller gibiydi aşkımız... 

Gülünce içimde rengârenk güzel 
Güller açılırdı iri. 
Hani bilirsiniz ya, yıldızsız siyah 
Geceler gibiydi gözleri. 

Bir mermer çeşmeden akan su gibi 
Geçip gidiyordu günlerimiz. 
Biz bize yaşıyorduk kendi kaderimizi 
Bütün yaratıklardan habersiz 
Ve yuvada bekleşen sabırsız, küçük 
Serçeler gibiydik ikimiz. 

Gözleri konuşurdu susunca, mahzun: 
'Seni seviyorum' derdi. 
Sevdadan, gurbetten, hasretten yana 
Sıcak türküler söylerdi... 

Üstelik bir ceylan gibi sebepsiz 
Ürkek halleri vardı. 
Ayrılık deyince oturup sessiz 
Çocuklar gibi ağlardı.

Bilmiyorum simdi kaç yıl, kaç mevsim 
İçli mektuplar yazdık. 
Bazen yan yana yürür, beraber otururduk 
Ama konuşamazdık. 

Ben görmedim şimdi öyle diyorlar 
Büyümüş artık liseli kız, gelin olmuş... 
Unuttum her şeyi diyormuş 
Ve her gece rüyasını nur topu kadar güzel 
sarışın çocukları süslüyormuş. 

Görsem çocuklarını şimdi diyorum 
Bakamam yüzlerine çaresiz, 
Bana bakar çocuklar sessiz. 
Çocukları gözlerinden tanırım, 
Biliyorum, hiç bir şey bilmezler ama 
Bakamam, utanırım.  

Şair Yavuz Bülent Bakiler'i, 8-10 yıl kadar önce bir televizyon programında izledim. Sunduğu programın o günkü konusu, Türkçemizde yapılan yanlışlıklardı. Konu günceldi güncel olmasına da değerli şairin konuşmasındaki sert üslup ürkütmüştü beni... Güzel Türkçemizin uygulanmasında (konuşma ve yazı dili) edebiyatçılar arasında tam bir bütünlük sağlandığı söylenemez. Örneğin bazı edebiyatçılar ayrı yazılan "de" ve "da" eklerinden sonra virgül kullanırlarken; bazıları, bu eklerin virgül yerine geçtiğini ifade ederek kullanmamaktadırlar. 


Kitap Tanıtım Köşesi


Meçhul Bir Kadının Mektubu

Stefan Zweig

Zweig’ın eserlerinde geriye bakış ve hâtıralar önemli yer tutar. “Meçhul Bir Kadının Mektubu” belli-belirsiz hatıralar yumağıdır. Hikâye, Zweig’ın ruh tahlillerinin çok başarılı bir örneğini teşkil eder. Bir erkek olarak seven bir kadının ruh dünyasına nüfuz etmiş, empati yaparak duyguları bir kadın gözüyle gayet açık ve değişik bakış açılarından başarıyla yansıtmıştır. Eser akıcı bir dille yazılmış olup, sürükleyici bir hikâyedir. Zweig’ın psikolog yanını belirgin biçimde yansıtmaktadır.

Ben mektubu okudukça kadına kızdım, sevdiği adamı ya da öyle olduğunu düşündüğü adamı bu kadar yüceltsin. Meçhul Bir Kadına Mektuplar Şiiri - Ahmet Altan: Hani şu 'Meçhul Bir Kadından Mektuplar' isimli şaheserini. İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz. O, her kadının içinde saklı olan 'meçhul bir kadın' olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.


Oldukça çalışkan bir yazar olan Zweig'ın düzyazı çalışmaları ve roman benzeri biyografileri (Joseph Fouché, Marie Antoinette) hâlâ türünün önemli örnekleri arasında kabul edilir. Zweig'ın eserleri arasında özellikle psikolojik tahliller içeren hikaye ve romanlar ile tarihî kişiliklerin hayat hikayeleri ağırlık taşır. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Başta "Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski" olmak üzere, Ferdinand Magellan, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevsky, Napoléon Bonaparte, Georg Friedrich Händel, Joseph Fouché'den Marie Antoinette'e kadar tarihî şahsiyetlerin hayatları ve rûh hâlleri, son derece öznel olarak kişiselleştirilmiş öykülerle betimlenmiştir.

Zweig'ın eserlerinin en belirgin ortak özelliği, "trajedi", "drama", "melankoli" ve "teslimiyet" mefhumlarını irdelemesidir. Zweig'ın neredeyse tüm eserleri trajik bir teslimiyetle sonuçlanır. Kahramanın kendi mutluluğuna ulaşması dış ve iç koşullar tarafından engellenir, ki bu hemen elde edilebilir gibi görünür, bu da her şeyi daha trajik hale getirir. Bu özellik, özellikle Zweig'ın tek mükemmel romanı olan kalbin sabırsızlığında belirgindir.

Balzac gibi büyük rol modellerinden esinlenen ve Viyana Okulu'nun anlatı geleneğini takip eden ve saplantılı bir tutku hikâyesi anlatan "Der Amokläufer"de, ana karakter hayatlarının geleneksel düzeninden türetilen şeytani bir zorlamaya maruz kalır. Sigmund Freud'un etkisi burada açıkça görülmektedir.

Zweig'ın en tanınmış eseri olan "Schachnovelle/ Satranç"da da "burjuva" insan, yabancılaşmış dünyanın acımasızlığına ile mücadele eder. Kaba açgözlülükle hareket eden havalı, hesapçı, robot benzeri bir dünya satranç şampiyonu, Nasyonal Sosyalistler tarafından hücre hapsinde tutulan bir adama karşı oynar. İnsan bir yandan insanlık dışı bir sistemle (faşizm) karşı karşıya kalırken, diğer yandan Zweig mahkumun acısını dış dünyayla temas imkanı olmadan anlatır. Zweig, eserlerinde ve gerçek hayatında, edebiyatçının her türlü siyasi görevi reddetmesi gerektiğini savunacak kadar ileri bir pasifizmi savunur. Bu politik tavrı, onu özellikle Heinrich Mann ve Ernst Weiss gibi sürgündeki diğer Alman yazarlar ile PEN Kulübü'nden ayırdı.

Stefan Zweig, muhtemel bir savaşı ve Avrupa'da hüküm süren "aşırı milliyetçilik" tehlikesini önlemenin tek yolu olarak tüm Avrupa'nın "Avrupalılık" idealinde uzlaşmaşılmasında görüyordu. Onun uluslar üstü Avrupa birleşme modeli, uluslarüstü Habsburg monarşisinin hümanist evrenselciliği anlamında özellikle anti-politik ve anti-ekonomik boyuta sahiptir. Zweig'ın "monarşi"ye yakın bir düzeni savunması, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından eleştirildi. Joseph Roth ve James Joyce gibi Zweig da, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa dönemini, Prusya-Kuzey Almanya'nın uzlaşmaz dünya görüşünün karşıt kutbu olarak kabul etti ve toplumları birarada tutabilen ve dengeleyen monarşinin "Yaşat, kî yaşayasın!" ilkesini savundu.

Vikipedi; Özgür Ansiklopedi