Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam33
Toplam Ziyaret531017
Resim Tanıtım Köşesi
Ten - Metal
Tuval Üzerine Yağlıboya


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Şiirlerle Şenlendik - 15. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 15. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 15. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

20 Şubat 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 15 - Bu Menkûre Oldukça

1964 yılında, sınavla girmiştik Kayseri Lisesine. Kırsal kesimden gelenlerle oluşan öğrenci sayısındaki büyük artış ve 161.000 nüfuslu bir ilin tek lisesi olması nedeniyle, yetersiz kalmıştı dersliklerin sayısı.

 

 

Ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel, 2 yıl kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştı Kayseri Lisesinde. Lise son sınıf öğrencileri, 1921 yılında Sakarya Savaşına katılmış ve hepsi de şehit olduğu için, 1921 yılında mezun verememişti Lise. Bu durum nedeniyle duygulanmış ve “Kayseri Lisesi Marşı’nın sözlerini yazmıştı.

   KAYSERİ LİSESİ MARŞI

   Kayseri Lisesi'nin Nura koşan gençleri
   Güzel Anadolu’ya güneşler taşıyacak,
   Bu mefkûre oldukça azmimizin rehberi
   Cehalet boğulacak ilmi-i fen yaşayacak.

Her pazartesi okul açılmadan önce ve her cumartesi öğleyin okul kapandığında; önce okul marşımızı sonra da İstiklâl Marşını okurduk… İşin ilginci, coğrafya öğretmenimizin adı da "Mefkûre" idi. Disiplinli, notları kıt bir öğretmendi Mefkûre Hanım. Bu nedenledir ki yukarıdaki marşın sözlerini:

   Kayseri Lisesi'nin Nura koşan gençleri
   Güzel Anadolu’ya güneşler taşıyacak,
   Bu Mefkûre oldukça coğrafyadan herbiri
   Sıfırları alarak, sınıflarda kalacak.

şeklinde okurduk.

İlk ezberlediğimiz ve keyifle okuduğumuz şiirlerden biri de Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” adlı şiiri idi. Kitaplarımızda olmasa da Anadolu'nun çeşitli yörelerindeki yaşam şekillerini, yaşanan olayları ve halkın sorunlarını; Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın... gibi yazarlarımızın kitaplarından öğreniyorduk. Bir yaşantının şiir olarak da anlatılabileceğini "Han Duvarları" şiirinden öğrenmiştim. Anadolu'da yapılan bir gezinti ve yaşanan olaylar şiirsel bir coşkuyla anlatılıyordu. (Şiirin çok küçük iki parçası aşağıya alınabilmiştir.)

   HAN DUVARLARI

   Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
   Bir dakika araba yerinde durakladı.
   Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    
   Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    

   Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    
   Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    
   Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
   Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

   "Garibim namıma Kerem diyorlar    
   Aslı'mı el almış haram diyorlar,    
   Hastayım derdime verem diyorlar    
   Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
   Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
   Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
   Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
   Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı! 



Yorumlar - Yorum Yaz


Sanatın Toplumsal İşlevi


Ahşap Yakma Resim
Gürsel Şeref

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER