Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam47
Toplam Ziyaret564325
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir şey söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Şiirlerle Şenlendik - 39. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 39. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizisinin 39. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

11 Aralık 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 39 - Sessizlik - II

Sessizlik huzur verir bazen, gerektiğinde.Kendisiyle veya doğayla başbaşa kalarak, farkına varır ayrıntıların insanoğlu. Görür, duyar, hisseder, düşünür...

Ses ve oluşturduğu dil on binlerce yıl süren bir süreçte oluşmuştur ve oluşum sonsuza dek devam edecektir. Her nesneyi göremediğimiz gibi, her sesi de duyamayız doğal olarak.

Hayat, canlıların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerinin bütünüdür. Her canlı, yaşamını sürdürebilmek için diğer canlılara ve doğaya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç nedeniyle oluşan ortak olgu; beraberinde aidiyeti ve kimlikleri oluşturur: Köşektaş'ta doğanlar, Beşiktaş taraftarları, öğretmenler, işçiler, Arnavutlar, demokratlar...

Birey ve oluşturduğu organizasyonlar, kendilerini ifade etmek isterler: Varoluşlarını, sorunlarını, başarılarını... İstedikleri yerlerde, istedikleri zamanlarda. Toplumların arzu ve istekleri, zaman zaman; korkuyla, şiddetle, susturularak baskılanır. Bizler,1970'li ve 80'li yıllar boyunca; sokağa çıkma yasaklarıyla, sıkıyönetimlerle, olağanüstü hallerle susturulduk. Karanlıklar yuttu ideallerimizi.

Nâzım'ın aşağıdaki şiiri, 18 Eylül 1929 tarihinde "Resimli Ay" dergisinde "İsimsiz Adam" imzasıyla yayınlanmış ve bu şiir nedeniyle derginin yazı işleri müdürü yargılanarak, 10 gün hapis, 10 Lira para cezası almış; ceza ertelenmiştir.

SESİNİ KAYBEDEN ŞEHİR

Adedi devir
sıfır.
Şehir
sustu.
Kenetlendi nokta nokta şehrinin
asfalt-beton çenesi:
bin dokuz yüz nokta nokta senesi
nokta nokta
ayında…
Cadde boş.
bir uçtan bir uca koş.
Cadde boş
bomboş
cebim gibi…
Kesildi akmıyor su…
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var.
Rüzgar:
sürüklüyor asfaltta Mister Ford’un adını:
duvardan kopan renkli bir ilan kaadını
kaldırımda savuruyor..

Üç adam.
Üç adam duruyor:
Birincinin kolunda kırık bir
keman var,
ikincinin başında silindir
sırtında frak,
üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak..
Sokak.
Sokakta ıslık çalarak
enseni kaşıya kaşıya
geç karşıdan karşıya.
Yok ezilmek korkusu..
Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var..
Rüzgar:
çatıyor gitgide kara kaşlarını.
Kesmiş düdük sesleri köşe başlarını.
Üç adam…
Üç adam duruyor
ve bir sarhoş türküsünü söyliyerek
topuklarını yere vuruyor..
Caddenin ortasında bağırıp durmayın,
topuklarınızı yere vurmayın,
NAFİLE
asfaltı getiremezsiniz dile! !
NAFİLE
konuşmaz sesini kaybeden şehir
okşamazsa eğer
ONLARIN
ceplerinde kilitlenen elleri
bakır telleri..
Üç adam:
Üç adam duruyor:
Birincinin kolunda kırık bir
keman var,
ikincinin başında silindir
sırtında frak,
üçüncü kıllı bir maymun gibi çıplak..
Üç adam
kayboluyor karanlıkta sallanarak..


Bakmak ve Görmek


Sanatçıları ötekileştirilen, dışlanan toplum; yoksullaşır, yurttaşlık duyarlığını yitirir. Bir kısmımız teknoloji bağımlısı olarak gerçek yaşamdan koparılıp sanal yaşamla yaralarımızı sararken, büyük çoğunluğumuz da önce yoksullaştırılıp sonra kullaştırılıyoruz.

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle.

Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet Paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum. Çıkmakta olduğumuz mahallenin yukarı kısımlarında, önünden geçmekte olduğumuz yan yana duran iki evin önü kalabalıktı, insanlar koşuşturuyorlar ve çığlıklar duyuluyordu. Sorup, öğrenemedik ne olduğunu; bizi bekleyen acil bir hastamız vardı.

Baygın, yüzü boynuna, bacakları dizkapağına ve kolları da dirseklerine kadar morarmış; 55-60 yaşlarında bir erkek yerde yatıyordu. Gerekli tedaviyi yaptım ve hasta dramatik bir şekilde iyileşerek birkaç dakika içinde kendine geldi, doğruldu ve eşinin elini tutarak, “Doktorum, bu kadın beni öldürecek,” dedi. “ O kadar tembih etmeme rağmen, beni hep arı kovanı bulunan yerlerden geçiriyor…” Hayata dönmenin şakasıydı bu.

Dönüşte, benim bir doktor olarak yukarı doğru çıktığımı görmüş olacaklar ki taksinin önüne geçerek durdurdular ve her iki evdeki bayılanlar için yardım istediler. Olanaklarım ölçüsünde gerekli tedavileri yaptım.

Yan yana duran evlerden birindeki kalabalık, evin ölen annesi için ağlıyordu, diğer evdeki gözyaşlarının nedeni ise askerden gelen çocuklarına kavuşmanın verdiği sevinçti. Kaybın verdiği hüzün de gözyaşlarına neden oluyordu; kavuşmanın verdiği mutluluk da. Nedenleri farklı olsa da yoğun duyguların ürünüydü gözyaşları.

Mahalleye çıkışta sokağa “bakarken,” koşuşturarak, çığlık atan kadınlar vardı; dönüşte yanlarına vardığımızda, çığlıkların nedenlerini öğrendik, gerçeği “gördük.”

Bakmak ve görmek… Bakma olayında daha etkin olan organ gözdür. Görme olayında ise; detay, derinlik, algılama ve anlamlandırma olgularından dolayı;  gözle birlikte etkin olan organ beyindir. Bakma olayı bir fotoğrafın negatifi, görme ise fotoğrafın kendisidir. Görme olayı emek ister, emek ürünüdür. Sanatçılar çok iyi görebilen insanlardır, sanat evrenselliğini ve ortak dilini bu olgudan alır.

Sanatçıları ötekileştirilen, dışlanan toplum; yoksullaşır, yurttaşlık duyarlığını yitirir. Bir kısmımız teknoloji bağımlısı olarak gerçek yaşamdan koparılıp sanal yaşamla yaralarımızı sararken, büyük çoğunluğumuz da önce yoksullaştırılıp sonra kullaştırılıyoruz.

Kul bakar, yurttaş görür.
Kul her emre uyar, yurttaş sorgular.
Kul korkar, yurttaş örgütlenir.
Kul için görev vardır; yurttaş için hak.
Kul bireycidir, yurttaş toplumcu...

Ben yeniden keşfetmedim; ünlü düşünür Ziya Gökal, 'kul'un tarifini ünlü dörtlüğüyle yıllar önce yapmış zaten;

“Ahlak yolu pek dardır
Tetik bas önün yardır,
Sakın hakkım var deme
Hak yok, vazife vardır.”

Şair Dr. Salim ÇELEBİ