Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret632109
Lee Hodgson

Yirmi yıldan beri fırsat buldukça günde ortalama 4-5 kilometre yürürüm. Bu yazıda yürümenin yararlarından bahsedecek değilim. Zaten o konuda birkaç yazım var.

Her zaman aynı doğrultu ve yerlerde yürümüyorum.

19 Temmuz sabahı yürüyüş güzergahım,  Avanos - Ürgüp eski yolu üzerindeydi. Tam tepenin zirvesine yaklaştığımda, anayol dışındaki kıraç arazi içinde bir karavana rastladım. “Ne var bunda?”  diyecek olanlara yazıyı okumaya devam etmelerini öneriyorum.

Karavanın dışında, konuşunca adının Lee olduğunu öğrendiğim 46 yaşında erkek bir İngiliz vardı. Karavan içinde, çalışmaya hazır durumda  singer marka, kolla çalışan 60-70 yıllık eski bir dikiş makinası göze çarpıyordu. Makine üstünde kırpık kumaşlardan yapılma para cüzdanları, öğrenci kalemlikleri, çantalar bulunuyordu. Bozkırın ortasında ben bir yabancı görmekten, Lee ise İngilizce bilen biri ile karşılaşmaktan memnunduk. Lee, elinde tuttuğu parçalara iğne ile dikişler atıyor, küçük süslemeler yapıyordu.  Böyle bir manzara ile karşılaşan her insan gibi LEE’ye sormadan edemedim. Önce ne için bu çalışmaları yaptığını sordum.

“Hobi” dedi.

Endonezya’da bir okul yaptırma projesi olduğunu ve onunla ilgili çalışmalar yaptığını, hayır kurumu oluşturduklarını anlattı. Projenin politik ve dinsel yönü bulunmadığını sorum üzerine söyledi.

Lee, ileri derecede topaldı. Bastonla yürüyor, otomatik vitesli eski bir Mitsubishi kullanıyordu. Musclardys trophy adı verilen çok berbat ve genetikle geçen bir kas hastalığı ile mücadele ediyordu. Ve o durumda hem seyahat ediyor, hem çalışıyordu.

“Bunları okul projesi için mi yapıyorsun?” diye sorunca güldü. Bu işle projemin gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Her yerde satabilmek ve insanları inandırabilmek çok güç. Ama Çinlilere, özellikle yılbaşını kutladıkları ayda satış yapıyorum. Sadece bu parçaların geliri ile olmasa da şimdiye kadar hesapta belli bir miktar birikti.” Dedi.

Yalnız,  bu ıssız yerlerde korkup korkmadığını sordum.

“Hayır, korkum sadece yere düşmek. Düşersem hastalığımdan dolayı yardımsız kalkamam.” Dedi.

Hikaye uzun, gerisi bende.

Demem o ki, Avrupalı beyni ve felsefesi farklı. Vicdan ve temiz duygular içinde yaşama bağlılık ve yaşama asılma. Bunu, topluma katkı ve özveri olarak sunma.

Bizde nasıl?

Hüseyin SEYFİ

Şiirlerle Şenlendik - 31. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 31. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 31. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

2 Ekim 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 31 - Savaşta İstanbul

Üniversitede okumak amacıyla, ilk kez 1967 yılında gelmiştim İstanbul'a. Tarih boyunca, 165 farklı isim verilmiş Osmanlının başkentine.

Anam, 1970'li yılların ilk yarısında gelmişti yanımıza. Okuma, yazması olmayan, çocukluğunda geçirmiş olduğu bir salgın hastalık nedeniyle, işitme engelli olan anam. Köprüleri yoktu o yıllarda İstanbul'un, Harem'den araba vapuruyla geçiliyordu Avrupa yakasına. Boğazdan geçerken, "abov!" dedi dehşetle etrafına bakarak ve sordu bana: "Bu kadar suyu nasıl biriktirmişler?"

Büyük kent olarak sadece Kayseri'yi görmüş olan anam, nereden bilecekti ki Dünyamızın üçte ikisinin su olduğunu?

Nazımın " Kuvayı Milliye Destanı" adlı yapıtını ilk okuduğumda, ben de anam gibi şaşırmıştım; İstanbul'un, kurtuluş savaşı yıllarındaki durumuna. 

"KUVAYI MİLLİYE DESTANI"NDAN

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz :
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
                       bir de İttihatçılar,
        bir de uzun konçlu Alman çizmesi
                       914'ten 18'e kadar
                                    yedi bitirdi bizi.
Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
                              ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
Ve lâkin Tarabya'da, Pötişan'da ve Ada'da Kulüp'te
aktı Ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı Miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
Bir de sakalı Halife'nin,
bir de Wilhelm'in bıyıkları.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
Öfkeli, büyük bir şair :
«Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
                                                   demiş
                                                       bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
       Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919'dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
                       gözü kanlı dört düvele
                               anadan doğma çırılçıplak.
Ve kurumuştu
            ve kan içindeydi memelerimiz.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
                        bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
                         yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
Vahdettin Sultan,
                        ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
                            ve Mandacılar.

Biz ki İstanbul şehriyiz,
yüce Türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...


Bugün 6 Mayıs


PIRILTI

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

Bugün 6 Mayıs. Hıdrellez: Gece ateşler yakıldı, dilekler dilendi, farklı yörelere özgü farklı ritüellerle kutlandı; doğanın uyanışı. Doğa uyansa da İstanbul’a henüz bahar gelmedi. Hava, buz gibi. Galiba, katlettiğimiz doğa, mevsimleri değiştirerek; yüzümüze vuruyor ilkelliğimizi.

Bugün 6 Mayıs. Üç fidanın ölümsüzleştiği, sonsuzluğa yollandığı gün, bugün. Işıklarda uyusunlar. Antiemperyalist, antifaşist ve antişovenist mücadeleleri; rehberimiz olmaya devam ediyor, devam edecek.

İki gün oldu bayram biteli. İstanbul’da ulaşım zor. 16 milyon insan için çalışan Ekrem İmamoğlu’nun kentinde, bayramın birinci günü, önce otobüse, sonra marmaraya sonra da tramvaya binmem gerekiyor; Sultanahmet’te, arkadaşımla buluşmaya gitmek için. Sultanahmet’te, yıllar önce Lütfullah ile de buluşmuştuk... Zaman, akıp  gitmiş!

Durağa gitmek için yürürken, çocukluğumda, köyümüzde yaşadığımız o cıvıl cıvıl bayramlar geldi aklıma.

Arefe gecesi, ellerimize kına yakılması…

Bayram sabahı analarımızın, allı yeşilli poşularla bizleri süsleyişi…

Sevgi ve saygıyla; büyüklerimizin ellerini öpüşümüz…

Akide şekeri, sormuk şekeri, paşa şekeri… toplayışımız…

Dükkânlardan aldığımız; mantar, mantar tabancası, çatapatlar…

Küskünlerin barışması…

Ne çabuk gelmişim Eşref Bitlis Bulvarına! Karşıdaki otobüs durağına geçmem gerekiyor ve zorunlu olarak uyanıyorum düşümden.

Durak bomboş, daha 9 dakika var otobüsümün gelmesine. Oturuyor ve sırt çantamdan çıkardığım kitabımı okumaya başlıyorum. Neme lazım, “Boş çuval dik durmaz.” diyor; Halk TV de “Görkemli Hatıraların” yapımcısı Serhan Asker.

4-5 dakika geçmişti ki “Abi, bir şey sorabilir miyim?” diyor; yanıma yaklaşan 3 kişiden önde olanı. “Evet,” diyorum; başımla da işaret ederek.

“ Bugün otobüsler bedava mı?”

“ Evet, bayram süresince ücretsiz.”

“Ya vapurlar?”

“Onlar da bedava.”

Yanıtımı duyunca öyle sevindiler ki, sanki uçacaklar sandım. Üçü birden,”yaşasın!” diyerek zıpladı havaya. İşte o anda, evet, o anda gördüm gözlerindeki pırıltıyı.

Hazine Bakanı Nebati’nin gözlerindeki gibi değil; Munzur Çayında coşkulu akan suyun; doğal ve temiz damlaları gibi.

Hani, ışıksız bir ortamda gökyüzünü seyredersiniz ya, göz kırpan yıldızları; onun gibi.

Hani, manavda, pazarda veya dalında; albenisiyle sizleri davetkâr bakışlarla süzen canerikleri var ya, aynen onlar gibi.

İlk defa vapura bineceklermiş!

Diyarbakırlı olduklarını öğreniyorum, kısacık sohbetimizde. 11 ay önce gelmişler ve günlük 100 Lira yevmiye ile inşaatta çalışıyorlarmış. “Sosyal güvenceleri var mı?” diye sorarsanız; hak getire.

132C simgesiyle betimlenen, Kartal’a gidecek otobüs geldi; seğirttiler binmek için.

O da ne! Binemiyorlar otobüse. Koştum yanlarına. Haklı olarak, maskeleri olmadığı için; binemeyeceklerini söyledi, şoför.

Beklemesini rica ettim; şoför anlayışla karşıladı ve çantamdaki yedek maskelerden 3 tanesini çıkararak; verdim her birine.

“Borcumuz ne kadar gurban,” dedi içlerinden biri. İşte o anda, “bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?” dizeleri düştü aklıma.

Otobüs köşeden dönüp de gözden kayboluncaya kadar; el salladılar bana, pırıltılı gözleriyle.

Ben de el sallıyorum tüm Köşektaşlılarımıza. Bayramınız kutlu olsun.

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

6 Mayıs 2022, 21:14:35