Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Şiirlerle şenlendik - 9. Bölüm


ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 9. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 9. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

12 Aralık 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 9 - Rüzgar Esmez, Konuşur

Doğurgandı toprak ana. Ekinler boy vermeye başladığında, harman yerleri papatyalarla; çoğunlukla keliler (Tarlaların sınırları) ve ekinlerin içleri de gelinciklerle dolardı. Türkçe kitabımızdaki, Tevfik Fikret’in, “Gelincik” ve “Papatyalar” adlı şiirleriyle, doğayı sınıflarımıza davet ederdik. (bazı şiirlerin tamamı alınmamıştır.) 

GELİNCİK

Rengi bayrağıma eş
Tarlalarda bir ateş
Ekinlerle hep kardeş,
Çayırlarda biricik
Al ipekten gelincik.

Rüzgârlara gelemez
Yaprağına değilmez
Gelinciği kim sevmez?
Sapları da incecik
Karagözlü gelincik.

 PAPATYALAR

Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları
Zümrüt gibi çayırları:
Gelin yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Tarlalarda hoşa giden
Sarı, turuncu, pembe, mor
Birçok güzel çiçek olur,
Bence güzeldir hepsinden:
Gelin yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Ziya Osman Saba, “Bir Yer Düşünüyorum”  şiiri ile doğanın çocuksu yüzünü yansıtır, ailemize mutluluk dilerdi, okuma kitabımızın sayfalarından. Belki de iklime bağlı olarak ıhlamur olmasa da köyümüzde; söğüt, kavak ve envayi çeşit meyve ağaçlarıyla, Anadolu’nun ortasında bir tabloydu köyümüz. Mis gibi kokusu, çok uzaklardan algılanırdı topladığımız buhurun. Çiğdem, bükük boynuyla gülücükler gönderirdi her birimize. Evlerimizin pencereleri; cam güzeli, yaprağı güzel ve sarmaşıklarla kaplıydı.

BİR YER DÜŞÜNÜYORUM

Bir yer düşünüyorum, yemyeşil,
Bilmem, neresinde yurdun?
Bir ev, günlük güneşlik,
Çiçekler içinde memnun

Bahçe kapısına varmadan daha,
Baygın kokusu ıhlamurun,
Gölgesinde bir sıra, der gibi;
- Oturun!
 
Haydi, çocuklar haydi,
Salıncakları kurun!
Başka dallarsa, eğilmiş;
- Yemişlerimizden buyurun!
 
Rüzgâr esmez, konuşur;
- Uçurtmalar uçun, çamaşırlar kuruyun.
Mutlu olun, yaşayın
Ana, baba, evlat, torun.       

Şiirin birinci mısraında betimlenen ve ikinci mısraında sorusu sorulan "yer" için, 50-55 yıl sonra, Yakup Kadrinin "Yaban" romanından esinlenerek yanıt vermek istiyorum.

Pak yürekli, konuksever, candan duygulu insanlar vardı çocukluğumun geçtiği yerde. Zenginin kapısı fakire açıktı ve gurbet yolları sonunda mutlaka sıcak bir yurda ulaşırdı. Tüm canlıları ve doğayı, hilesiz severdi orada yaşayanlar. Oranın taşı a
rkadaş, toprağı dosttu. Çekilen sefaletin, yoksulluğun derecesi hepimizce malumdu; fakat o maddi yoksulluğun içerisinde, her birimiz birer manevi varlıktık. Orası Anadolu’ydu, orası benim köyümdü, orası KÖŞEKTAŞ’TI. 



Yorumlar - Yorum Yaz


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.