Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Şiirlerle Şenlendik - 4. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 4. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 4. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net!

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

7 Kasım 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 4 - Çocuktum, Ufacıktım

 ALAGEYİK

Çocuktum ufacıktım
Top oynadım acıktım.
Buldum yerde bir erik
Kaptı bir alageyik.

Geyik kaçtı ormana
Bindim bir akdoğana.
Doğan yolu şaşırdı
Kaf dağından aşırdı.

Dedim Turan Meleği
Türkün yüce dileği.
Yüz milyon Türk bu anda
Seni bekler Turanda.

Çok uzun olduğu için, başından ve ortasından bir kısmını yazabildiğim Ziya Gökalp’ın “Ala Geyik” adlı bu şiiri, ilk ezberlediğimiz şiirlerdendi. Şiirde, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelişleri, hayali bir şekilde ve masalımsı olarak anlatılmaktaydı.

Şiirde, hayatta hiçbir zaman rastlamayacağımız semboller mevcuttu: Devler, Cinler, Periler, yürüyen kesik başlar… Şiir, “Büyük Turan Ülküsü” mesajı vermekteydi.

Şiirde geçen Dev, Cin, Peri gibi soyut kavramlar; korkutup, ürkütürdü bizleri. Oysaki bizler, Anadolu’nun göbeğinde, iki sınıfı bir derslikte okuyan, her sabah nöbetleşe olarak sınıfların ısınabilmesi amacıyla, okula tezek ve kerme taşıyan yoksul ailelerin mini minnacık çocuklarıydık.

Anne ve babalarımız; bizi büyütmek ve can derdindeydi, can derdinde. Minnettardık onlara. Sevgimizi ne kadar da güzel ifade ediyordu aşağıdaki şiir: Bizim çocukça sözlerimizle, yalın, içtenlikli...

Çocukça yani. Çocukları büyükler anlar, ama çocukları en iyi, arkadaşı olan diğer çocuklar anlar: Özel koşulları farklı olsa da temel amaçları öğrenerek büyümek olan diğer çocuklar.

Büyümekte olduğu süreçte, yarınları için kaygılıdır her çocuk. Kendisini güvenerek teslim edeceği iki birey vardır: Annesi ve babası. Bu nedenle, bazen duygularımızı ifade etmekte zorluk çeksek de içimizden geçenleri yansıtıyordu aşağıdaki dörtlükler.

Not: Bu şiiri yazan şairi, yoğun ve ısrarlı aramalarıma rağmen bulamadım. Bilen var ve bildirirse, sevinirim.

ANNEM VE BABAM

Yüreğimin en derin
Köşesinde adınız,
En güzel şekerlerin
Şekeridir tadınız.

Her sabah erken erken
Sizler beni öperken,
Neler düşünürüm ben
İçimi anlasanız.

Bilirim için için
Yorulduğunuz için,
Beni büyütmek için
Uykulardan kaldınız.

Annem babam yanımda
Sevgileri kanımda,
Bana her zamanımda
Hayat verir adınız. 




Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.