Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam28
Toplam Ziyaret632107
Lee Hodgson

Yirmi yıldan beri fırsat buldukça günde ortalama 4-5 kilometre yürürüm. Bu yazıda yürümenin yararlarından bahsedecek değilim. Zaten o konuda birkaç yazım var.

Her zaman aynı doğrultu ve yerlerde yürümüyorum.

19 Temmuz sabahı yürüyüş güzergahım,  Avanos - Ürgüp eski yolu üzerindeydi. Tam tepenin zirvesine yaklaştığımda, anayol dışındaki kıraç arazi içinde bir karavana rastladım. “Ne var bunda?”  diyecek olanlara yazıyı okumaya devam etmelerini öneriyorum.

Karavanın dışında, konuşunca adının Lee olduğunu öğrendiğim 46 yaşında erkek bir İngiliz vardı. Karavan içinde, çalışmaya hazır durumda  singer marka, kolla çalışan 60-70 yıllık eski bir dikiş makinası göze çarpıyordu. Makine üstünde kırpık kumaşlardan yapılma para cüzdanları, öğrenci kalemlikleri, çantalar bulunuyordu. Bozkırın ortasında ben bir yabancı görmekten, Lee ise İngilizce bilen biri ile karşılaşmaktan memnunduk. Lee, elinde tuttuğu parçalara iğne ile dikişler atıyor, küçük süslemeler yapıyordu.  Böyle bir manzara ile karşılaşan her insan gibi LEE’ye sormadan edemedim. Önce ne için bu çalışmaları yaptığını sordum.

“Hobi” dedi.

Endonezya’da bir okul yaptırma projesi olduğunu ve onunla ilgili çalışmalar yaptığını, hayır kurumu oluşturduklarını anlattı. Projenin politik ve dinsel yönü bulunmadığını sorum üzerine söyledi.

Lee, ileri derecede topaldı. Bastonla yürüyor, otomatik vitesli eski bir Mitsubishi kullanıyordu. Musclardys trophy adı verilen çok berbat ve genetikle geçen bir kas hastalığı ile mücadele ediyordu. Ve o durumda hem seyahat ediyor, hem çalışıyordu.

“Bunları okul projesi için mi yapıyorsun?” diye sorunca güldü. Bu işle projemin gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Her yerde satabilmek ve insanları inandırabilmek çok güç. Ama Çinlilere, özellikle yılbaşını kutladıkları ayda satış yapıyorum. Sadece bu parçaların geliri ile olmasa da şimdiye kadar hesapta belli bir miktar birikti.” Dedi.

Yalnız,  bu ıssız yerlerde korkup korkmadığını sordum.

“Hayır, korkum sadece yere düşmek. Düşersem hastalığımdan dolayı yardımsız kalkamam.” Dedi.

Hikaye uzun, gerisi bende.

Demem o ki, Avrupalı beyni ve felsefesi farklı. Vicdan ve temiz duygular içinde yaşama bağlılık ve yaşama asılma. Bunu, topluma katkı ve özveri olarak sunma.

Bizde nasıl?

Hüseyin SEYFİ

Hastamın Öğretmeni - 17 - Tabanca ve Bıçak

Hastamın Öğretmeni

17 -TABANCA VE BIÇAK

“Okulda etkinlikler olur muydu?”

Olmaz olur mu? Çok etkinlikler olurdu. Baharın pikniğe giderdik; Anadolu Yakasındaki Küçük Su Kasrına. Kumanyalar hazırlanır, özel vapur kiralanırdı biz öğrenciler için. Yemekler yenir, oyunlar oynanır, sınıflar arası müsabakalar yapılırdı. Dinleneceğimiz zaman ikili gruplar (eşli gruplar) oluştururduk. Benim eşim Nahitçiğim olurdu.  Birimiz çayıra uzanır, diğerimizin başı, uzananın başına değecek şekilde 180 derece açıyla yatar, sonra da her birimiz başlarını birbirimizin omuzlarına koyardık. Bu vaziyette yatarken birbirimize dönmek istediğimizde dudak dudağa gelirdik adeta.”

Okulumuzun çevresi yüksek bir duvarla çevriliydi. Ne biz dışarıyı görebilirdik, ne de dışarıdakiler biz içerdeki öğrencileri. Rahibeler gibiydik anlayacağınız. Dışarıyı görebilmek için hafta sonunun gelmesini veya mutfak nöbetini iple çekerdik. Okulumuzun mutfağı, okulun karşısında, yolun öbür tarafında bulunan Şehremini İlkokulundaydı. Yemekler orada pişer, kazanlar, nöbetçinin nezaretinde caddenin öbür tarafından bu tarafına geçirilirdi. Trafik yok gibi bir şeydi. Arada bir geçen tramvayları görürdük. Tramvay ücreti 3 kuruştu. Savaş yılları olmasına rağmen, yiyecek konusunda hiçbir zorluğumuz olmazdı.”

“Bir ara, okul olarak Ankara’ya gittiğinizi söylemiştiniz galiba?”

“Evet, evet.1944-1945 Öğretim yılında Cumhuriyet Bayramı kutlamaları için izci olarak trenle Ankara’ya götürdüler. Başımızda da Meso vardı. Hamit’le arkadaştık o zamanlar. Sözlü gibi bir şey yani. Hamit, Meso’dan izin alarak pasta getirdi bize. Tüm kızlar afiyetle yedik. İstanbul’a dönüp de Nahit Hanımın ilk dersine girdiğimiz zaman, Nahitçiğimin bana yazdığı bir pusula, ön sıradan başlayıp elden ele dolaşarak bana kadar geldi. Açtım, ‘Süslü kızım Ankara’yı mı düşünüyor?’ diye soruyordu Nahitçiğim. Sanırım,  Ankara’da neler yaptığımızı ve bu arada arkadaşım Hamit’in bize pasta getirdiğini, Meso, Nahit Hanıma anlatmıştı.”

“Öğretmen okulu son sınıftaydınız zaten. Okulu bitirip yurdun dört bir yanına dağılacaktınız. Sizin tayininiz nereye çıktı?”

“Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinin Çayırlı Köyüne.” “Nasıl bir köydü Çayırlı?”

“Güzel bir köydü; her Anadolu köyü gibi. Köyün içinden, Filyosun kollarından biri geçerdi. Köyde epeyce değirmen vardı. Köy, Çaycuma’ya yaya olarak 3,5 saat uzaklıkta idi. Zaman zaman toplantı için çağırırlardı bizleri. Ben genellikle yaya olarak giderdim. 1-2 defa atla gittim. Köylüler atla gitmem için ısrar ederlerdi. Ben atla gitmeyi istemezdim. Çünkü atla gittiğim zaman yanıma bir de çocuk verirlerdi. Ben atın üstünde, çocuk ise yürüyerek gidiyorduk. Çocuğun yürüyerek yorulmasına içim elvermiyordu. Çevredekiler benim için,” Erkek gibi kadın; her ay onca yolu tek başına yürüyor, mutlaka tabancası vardır,“ derlermiş. Köyün muhtarı ise, “Hem tabanca taşır, hem de bıçak,” diye korumaya çalışırmış beni.”

 

Bugün 6 Mayıs


PIRILTI

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

Bugün 6 Mayıs. Hıdrellez: Gece ateşler yakıldı, dilekler dilendi, farklı yörelere özgü farklı ritüellerle kutlandı; doğanın uyanışı. Doğa uyansa da İstanbul’a henüz bahar gelmedi. Hava, buz gibi. Galiba, katlettiğimiz doğa, mevsimleri değiştirerek; yüzümüze vuruyor ilkelliğimizi.

Bugün 6 Mayıs. Üç fidanın ölümsüzleştiği, sonsuzluğa yollandığı gün, bugün. Işıklarda uyusunlar. Antiemperyalist, antifaşist ve antişovenist mücadeleleri; rehberimiz olmaya devam ediyor, devam edecek.

İki gün oldu bayram biteli. İstanbul’da ulaşım zor. 16 milyon insan için çalışan Ekrem İmamoğlu’nun kentinde, bayramın birinci günü, önce otobüse, sonra marmaraya sonra da tramvaya binmem gerekiyor; Sultanahmet’te, arkadaşımla buluşmaya gitmek için. Sultanahmet’te, yıllar önce Lütfullah ile de buluşmuştuk... Zaman, akıp  gitmiş!

Durağa gitmek için yürürken, çocukluğumda, köyümüzde yaşadığımız o cıvıl cıvıl bayramlar geldi aklıma.

Arefe gecesi, ellerimize kına yakılması…

Bayram sabahı analarımızın, allı yeşilli poşularla bizleri süsleyişi…

Sevgi ve saygıyla; büyüklerimizin ellerini öpüşümüz…

Akide şekeri, sormuk şekeri, paşa şekeri… toplayışımız…

Dükkânlardan aldığımız; mantar, mantar tabancası, çatapatlar…

Küskünlerin barışması…

Ne çabuk gelmişim Eşref Bitlis Bulvarına! Karşıdaki otobüs durağına geçmem gerekiyor ve zorunlu olarak uyanıyorum düşümden.

Durak bomboş, daha 9 dakika var otobüsümün gelmesine. Oturuyor ve sırt çantamdan çıkardığım kitabımı okumaya başlıyorum. Neme lazım, “Boş çuval dik durmaz.” diyor; Halk TV de “Görkemli Hatıraların” yapımcısı Serhan Asker.

4-5 dakika geçmişti ki “Abi, bir şey sorabilir miyim?” diyor; yanıma yaklaşan 3 kişiden önde olanı. “Evet,” diyorum; başımla da işaret ederek.

“ Bugün otobüsler bedava mı?”

“ Evet, bayram süresince ücretsiz.”

“Ya vapurlar?”

“Onlar da bedava.”

Yanıtımı duyunca öyle sevindiler ki, sanki uçacaklar sandım. Üçü birden,”yaşasın!” diyerek zıpladı havaya. İşte o anda, evet, o anda gördüm gözlerindeki pırıltıyı.

Hazine Bakanı Nebati’nin gözlerindeki gibi değil; Munzur Çayında coşkulu akan suyun; doğal ve temiz damlaları gibi.

Hani, ışıksız bir ortamda gökyüzünü seyredersiniz ya, göz kırpan yıldızları; onun gibi.

Hani, manavda, pazarda veya dalında; albenisiyle sizleri davetkâr bakışlarla süzen canerikleri var ya, aynen onlar gibi.

İlk defa vapura bineceklermiş!

Diyarbakırlı olduklarını öğreniyorum, kısacık sohbetimizde. 11 ay önce gelmişler ve günlük 100 Lira yevmiye ile inşaatta çalışıyorlarmış. “Sosyal güvenceleri var mı?” diye sorarsanız; hak getire.

132C simgesiyle betimlenen, Kartal’a gidecek otobüs geldi; seğirttiler binmek için.

O da ne! Binemiyorlar otobüse. Koştum yanlarına. Haklı olarak, maskeleri olmadığı için; binemeyeceklerini söyledi, şoför.

Beklemesini rica ettim; şoför anlayışla karşıladı ve çantamdaki yedek maskelerden 3 tanesini çıkararak; verdim her birine.

“Borcumuz ne kadar gurban,” dedi içlerinden biri. İşte o anda, “bilmem ağlasam mı, ağlamasam mı?” dizeleri düştü aklıma.

Otobüs köşeden dönüp de gözden kayboluncaya kadar; el salladılar bana, pırıltılı gözleriyle.

Ben de el sallıyorum tüm Köşektaşlılarımıza. Bayramınız kutlu olsun.

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

6 Mayıs 2022, 21:14:35