Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam41
Toplam Ziyaret581163
Şiir Tanıtım Köşesi

Das Gespräch (Sohbet), 1982
Fotograf: Mehmet Ünal


Marta

Bak, Marta!
Bak, işte sevgili kadını bu toprakların
Bak işte yazıyor burada
Bir milyon insanımız yurtdışında şimdi şu anda
Bir milyon insanımız sıra bekliyor
Dilekçe yazdırıyor bir milyonumuz
Yazdırmayı düşünüyor bir milyonumuz da...

Bak, Marta
Bak, işte
Yazıyor burada
Sen savaşı bitirdin ama ‘45’te
Benim savaş bitmedi
Sen kaldın ölülerin ve yıkıntılarınla başbaşa
Şu başının içi ışık
Ben kaldım ölülerim ve yıkıntılarımla başbaşa
Korkunç bir ışıksızlık
Şu kafamın içi benim
Karmakarışık...

Sevmemek mümkün değil şu hızlı trenlerini Almanya’nın
Yıldız gibi akıp gidiyorlar bu karışıklıkta
Bu ne kadar çok fabrika
Bu ne kadar demiryolu
Bu ne kadar otoban
Bu ne kadar araba
Bu ne kadar direk köprü kemer orman su geçit
Bu ne kadar demir kömür beton petrol ve işçi
Bu ne kadar yabancı
Bu ne kadar hız
Bu ne kadar...

Ah bilsem de Almanca’yı
Çatır çatır sorsam şu Almanlardan
Nasıl çıktı bu Krup
Nasıl çıktı bu Engels
Marks’ı siz mi yetiştirdiniz?

Hasan Hüseyin Korkmazgil,
Koçero Vatan Şiiri 

 

Hastamın Öğretmeni - 16 - Venüs

 Hastamın Öğretmeni

 

16 -VENÜS

Ferihan Hanımı ziyarete gitmeden önce, öğretmeni Nahit Hanım hakkında neleri, sohbetin hangi aşamasında sorabileceğimi, tasarlayarak gidiyordum. Çok hassas davranmak zorundaydım. Sohbetimiz süresince Nahit Hanım konusu, genellikle, sorulan ve yanıt alınamayan birkaç cümleden ibaret kalıyordu. Samanlıkta iğne aramak gibi bir şey..

“Akşamları neler yapardınız okulda?”

“Yatılı okuduğunuz için siz de bilirsiniz: Yemek, etüt, yatakhane. Okulumuz yatılı olduğu için her gece bir hoca nöbetçi kalırdı. Benim yazım çok düzgündü. Nahit Hanım nöbetçi kaldığında, beni odasına çağırırdı; yazı yazardım: Anılar, makaleler, not defterleri…”

“Savaş yıllarıydı o yıllar. Kıtlık yılları… Araç ve gereçleriniz yeterli miydi?”

“Bu günkü kalitede olmasa da her şeyimiz vardı. Saman kağıtlı veya sarı yapraklı defterlerimiz, çabuk biten kurşun kalemlerimiz, yazısı çıkmayan sabit kalemlerimiz. İki öğrencinin oturduğu sıralarımız vardı. Sıraların gözleri kapaklı idi ve kapak öne doğru kaldırarak açılırdı. Derslerle ilgili araç gereçlerimiz hep sıranın gözünde bulunurdu. Başka yere götürmezdik. Sıra kapağımın iç kısmına, cebir öğretmenimiz Macide Hanımın resmini yapıştırmıştım. Ben, sınıfta arka taraftaki sıralarda otururdum. İletişim kurmak istediği zaman, Nahit Hanım öndeki öğretmen masasından bana bir pusula gönderirdi. Pusula elden ele dolaştığı için, bana gelene kadar ne yazdığını herkes okurdu. Bana karşı duyduğu ilgiyi, sınıftaki herkes biliyordu. Arkadaşlar, ‘Seninki geliyor, seninki gitmiş,’ derlerdi.”

“Yatakhanedeki arkadaşlardan biri hafta sonları evci çıkardı ve yatağı boş kalırdı. Eğer Hafta sonu nöbeti varsa, o yatakta Nahit Hanım yatardı.”

“Nahit Hanım benim şiir yazdığımı biliyordu. Şiir yazdığım defteri hep merak ettiğini hissediyordum.”

“İri yarı, dişlek, çirkin bir kız arkadaşımız vardı. Kendisini de ikna ederek adını ‘Venüs’ koymuştuk. Son ders bittikten sonra benim şiir defterini, arkadaşlarla birlikte Venüs’ün sıra gözüne saklardık. Sabah geldiğimizde Nahit Hanımın şiir defterini bulup bulamadığını kontrol ederdik. Bulamadıysa, ‘Seninki yine bulamamış’ derlerdi. Yine, defteri sakladığım bir günün sabahı sınıfa gelip sıra kapağımı açtığımda, sıra gözümün arandığını gördüm. Hatta kapakta yapıştırılmış olarak bulunan Macide Hanımın resmi kapaktan çıkarılmış ve en üstteki kitabın üzerine koyulmuştu. Nahit Hanım beni Macide Hanımdan sanırım kıskanmıştı. Defter saklama işi öğrenci şımarıklığından başka bir şey değildi. Oysaki Nahit Hanım defteri istese, götürüp kendisine verirdim.”

“Yaz tatilinde Çapada mı kalıyordunuz?”

“Hayır. Ailem Zonguldak’ta olduğu için, Yazın tatilde Zonguldak’a giderdim. 10. Sınıftan 11. Sınıfa (son sınıf) geçtiğim yıl yazın, Zonguldak’ta evdeyim, dış kapının zili çaldı birden. Açmak için gittiğimde şoke oldum: Öğretmenim Nahit Hanım karşımda duruyordu. Yemek yedik evde ailemle birlikte. Zonguldak’ı gezdirdim. Akşam da vapurla İstanbul’a geri döndü.”

“Bir öğretmeninizin, hem de savaş yıllarında, ta İstanbul’dan kalkıp Zonguldak’a gelmesini ve sizi gördükten sonra aynı gün İstanbul’a dönmesini nasıl değerlendirdiniz?”

“…”

Aralarında geçen konuşmalar hakkında ketum davransa da “Ben o günlerde iki kadın veya iki erkek arasında, aşk ve cinsellik yaşanabileceği bilgisine bile sahip değildim,” demeden edemiyor.

 

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Nankörlük ve Zekâ
 Nankörlük ve Zekâ
 
Nankörün kelime anlamı, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilemez veya yapılan iyiliği çabuk unutan, olarak açıklanır.

Değer; kıymete yaraşır, değerli, zahmete yarar, önemli, zahmetin emeğin karşılığı, taşıdığı yüksek niteliklerin topluca ifadesi, biçilen kıymet.

Nankörlük, yapılan iyiliği unutma hali, güçsüzlük, zavallılık, zayıflık, kısırlık.

Konuyla ilgili olarak, zekâ durumlarından dolayı hayvanlar gelir akla. Özellikle kedi, nedense nankör bir hayvan bilinir. Kucağınıza alırsınız, okşar seversiniz, karnını doyurursunuz, bir de bakarsınız ki, hafif kızınca, tüm iyilikler unutulmuş ve tırnaklarını elinize yüzünüze oturtmuş.

İyilik yaptığınız insanın tırnağı, kalbinize oturur. Kedi tırnağı, elinize, yüzünüze. Kedi tırnağı kalbinizi nasıl görsün. Kedi çiziği bir gün gelir, geçer gider. Ya, kalbe oturan tırnak? silinir mi?

Kedi ile haşır neşir olan insanların da , ‘Hayır, kedi asla nankör değildir, nankör olan insandır.’ dediklerine tanık oluruz.

Hayvanların zekâlarının olmadığından ve nankörlüğünden bahsederken, köpek ile at’a haksızlık etmemek gerekir. At konusu, hemen hemen herkesin birşeyler işittiği, birşeyler bildiği , tanık ve gözlemleri olduğu ayrı bir husustur Bunu bilenler atı kesinlikle ayrı tutarlar.

Galiba, Goethe, “Nankörlük güçsüz insanların işi”, demiş. Önce güçlü insan anlamı üzerinde duracak olursak, güçlü insan tanımı ile ne anlaşılır? Yoruma açık olmasına rağmen güçlü, etli butlu babayiğit olmasa gerek. Böyle bir insanın iyilik bilirllik veya nankörlükle ilgisi olamaz.

Peki, buradaki güçlü insan, paralı pullu insan olabilir mi? Sanmam. Nice paralı pullu insan var ki, el çizme şöyle dursun gözünü oyar iyilik bulduğu adamın.
Geriye ne kalıyor? Ne kalacak akıl fukaralığı, yani beyinsizlik, yani iyiliğin bağlantısını kuramama. Öyle olunca da iyilik yapana nankörlük. Fillerin, timsahların, ayıların, aslanların, kaplanların bakıcılarına yaptıklarını televizyon haberlerinde görüyor, işitiyoruz.

Oysa birikimli, donanımlı, zeki insan yapılan iyiliği unutur mu? İyilikle, yaşam arasında bağlantı kurar. Yaşamına ve iç dünyasına katkılarını sorgular, düşünür ve bağlantılarını bulur.

“İyiliğin değerini bilme.” mutluluk zamanı gibidir. Akıllı insan, mutlu olduğu zamanı veya zamanları unutur mu? İyilik yapana karşı, hiç değilse kötülük düşünmez. Diyet borcu olarak da kabul etmez onu. İyilik, aklının bir köşesinde kalır, zamanı gelince ortaya çıkar ve karşısındakini mutlu eder.

Hüseyin Seyfi