Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam32
Toplam Ziyaret531016
Resim Tanıtım Köşesi
Ten - Metal
Tuval Üzerine Yağlıboya


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Hastamın Öğretmeni - 15 - Tesadüfün Böylesi

 Hastamın Öğretmeni

 

15 - TESADÜFÜN BÖYLESİ

Öğretmeni Nahit Hanım hakkında, Google’da bulabildiğim tüm bilgileri paylaşıyorum Ferihan Hanımla. Haftada birkaç kez götürebildiğim bilgileri keyifle okuyup, eski günleri heyecanla anımsıyor.

Serin bir Ekim günü neskafelerimizi yudumlarken, “Benim kafama takılan bir şey var,” dedim çantamdaki notları çıkarırken. “ Buraya gelmeden önce de araştırdım. Nahit Hanımın üç okulda görev yaptığı biliniyor: Ankara Kız Lisesi, sürgün edildiği Edirne Lisesi ve Haydarpaşa Lisesi. Kabataş lisesinde de çalışmış. Hatta Kabataş Lisesinde çalışan ilk bayan öğretmenlerden olduğu varsayılıyor.  Çapa Kız Öğretmen Okulunda çalıştığına dair hiçbir bilgi bulamadım. Siz hangi yıllarda Çapada okudunuz?”

“1942- 1945 yılları arasında”

Savaş yıllarında yani!”

“Evet, savaş yıllarında. Hitler Avrupa’yı ve Rusya’yı yakıp yıkarken, bizler Anadolu’yu aydınlatmak amacıyla eğitiliyorduk.

“Öğretmenlerinizden ismini hatırladıklarınız var mı ?”

“Olmaz olur mu hepsini hatırlıyorum. Müdürümüz Rabia Yarkındı. Müdür yardımcımız Mesadet Saver idi, lakabı ‘meso’ idi. “ Gülümsedi ve devam etti konuşmasına. “ Meso elinde makasıyla dolaşırdı ve kulak memesinden alta inen saçları keserdi. Beden Terbiyesi derslerine girerdi, erkek gibi kadındı. Matematik Hocamız Macide Hanım sarışındı, Marylın Monro’ya benzerdi. Meveddet Ekinci, biyoloji dersimize girerdi.”

“Bugün size Nahit Hanım hakkında yeni bilgiler getirdim. İki kitap yazmış: Birinin adı, ‘Çocuklara Psikolojik Yardım ve diğeri Osmanlıca Okuma Anahtarı. Bu son kitabı Nebahat Karaorman ile beraber yazmış.”

“Nebahat, ablasıydı. Evlenince soyadı değişmiş olabilir. Nahit Hanım pedagoji dersimize girerdi, ablası Nebahat hanım da Pedagoji Tarihi dersimize.”

“Yine burada kafama takılan bir şey var. Nahit Hanım, adını kullanırken hep evlendiği eşlerinin soyadlarını da kullanmış. Örneğin, Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar. Damar, son eşi Şair Arif Damar’ın soyadı. Fıratlı, ilk eşinin soyadı. Gelenbevi soyadını nereden alıyor belli değil ve ayrıca kızlık soyadı Tendal’ı da kullanmıyor. Bir de ilk adı var: Aliye.

“İlk adının Aliye olduğunu bilmiyorum. Ve yine “Gelenbevi” soyadını niçin kullandığını da bilmiyorum.”

“O dönemden hatırladığınız kız arkadaşlarınız var mı?”

“Olmaz mı?  Necla var Necla Işıtan. Necla ile ilginç bir kader çizgimiz vardı. Ben ilkokulu Zonguldak Gazi İlkokulunda okudum. Ortaokulu ise Mehmet Çelikel Lisesinin orta kısmında. Sıra arkadaşım Necla idi. Necla’nın babası Liman İşletmesinde memurdu. Ortaokul üçüncü sınıfa geçtiğimizde, Necla’nın babasının tayini Karadeniz Ereğli’ye çıktığı için birbirimizden ayrıldık. O yıllarda sınıf birincilerini, öğretmen okuluna gidebilmesi için namzet gösterirlerdi. Beni de göstermişler. Çapa İlk öğretmen Okuluna kabul edilmeme rağmen, resmi yazı geç geldiği için 2 ay kadar Lisede okudum mecburen. Resmi yazı gelip de Çapaya gittiğimde birde ne göreyim, Necla da orda. O da okulu birincilikle bitirenlerdenmiş. Necla ile üç yıl yan yana diz dize okuduk. Okulu bitirdik, ikimizin tayini de Zonguldak ilçesinin yan yana sayılabilecek kadar yakın iki köyüne çıktı.
 

 

Sanatın Toplumsal İşlevi


Ahşap Yakma Resim
Gürsel Şeref

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER