Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam44
Toplam Ziyaret525605
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Hastamın Öğretmeni - 14 - Öğretmen Nahit Hanım ve Öğrenci Ferihan

 Hastamın Öğretmeni

 
14 - ÖĞRETMEN NAHİT HANIM VE ÖĞRENCİ FERİHAN

İnternetteki kaynaklarda Nahit Hanımın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunu olduğu, fakat ülkemizde edebiyat öğretmenlerine ihtiyaç duyulması nedeniyle edebiyat öğretmenliği yaptığı ileri sürülmektedir. Ve yine, Nahit Hanımın sadece üç okulda (Ankara Kız Lisesi, Edirne Kız Lisesi ve Haydarpaşa Erkek Lisesi) çalıştığı ileri sürülmektedir.

Kronolojik olarak Nahit Hanımın hangi tarihte nerde çalıştığını bilmesek de bazı tahminlerde bulunabiliriz. Milli Eğitim Bakanı Tevfik İlerinin dans etme teklifini reddettiği için Edirne’ye sürülmesi, 1950 yılında olsa gerek; çünkü Demokrat Partili Tevfik İleri, en erken 1950 yılında Milli Eğitim Bakanı olmuştur.

Mart-Nisan 2008 tarihli Kabataş Bülteninde, “Kabataş’ın ilk kadın öğretmeni Refia Çakay değildir, 1946-1947 yılları arasında göreve başlayan biyoloji öğretmeni Saime Çırpan ile felsefe öğretmeni Nahit Tendar hanımlardır,” denilmektedir. Ve yine Hakkı Devrim, aynı yıllarda Kabataş lisesinde felsefe derslerine Nahit Hanımın girdiğini söylemektedir.

1909 doğumludur Nahit Hanım. 18 yaşında liseyi, 22-23 yaşlarında üniversiteyi bitirdiğini var sayarsak; 1931-1932 yıllarında üniversiteden mezun olarak öğretmenliğe başlamış olması gerekir.

Mevcut tüm kaynaklarda, Nahit Hanımın üniversiteyi bitirdikten sonra ilk on beş yıl nerelerde öğretmenlik yaptığı veya çalıştığı hakkında herhangi bir bilgiye rastlayamıyoruz. Mesleğinin ilk on beş yılını, hangi okullarda ve nasıl sürdürmüş olabilir Nahit Hanım?

 

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.