Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Hastamın Öğretmeni - 13 - Nahit Hanımın Ölümü

 Hastamın Öğretmeni

13- NAHİT HANIMIN ÖLÜMÜ

Ünlü şair Cahit Külebi’nin, “O, benim velinimetimdir,” dediği Nahit Hanım, 2002 yılında vefat etti. Birçok başlıklar atıldı; onunla ilgili olarak yazılanlara. Bunlardan en çarpıcı olanı, beklide en gerçekçi olanıydı: “93 yaşında bir aşk uçurtması…”

İki evlilik yaptı Nahit Hanım: Önce, Hasan Ali Yücel’in (Ünlü şair Can Yücel’in babası ve 1940’lı yılların Milli Eğitim Bakanı) sağ kolu olan büyük eğitimci Halil Vedat Fıratlı ile ve sonra da ünlü şair Arif Damar ile.

Ölünceye dek, her iki eşinden aldığı soyadını da kullandı Nahit Hanım: Nahit Gelenbevi Fıratlı Damar.

Aşklarının yanı sıra, en büyük tutkularından biri de Cumhuriyet Gazetesi okumaktı Nahit Hanımın. Apartman çalışanı ekmek almayı unuttuğu zaman kızmaz, fakat Cumhuriyet Gazetesi almayı unuttuğu zaman kıyameti koparırdı.

Vefat ettiğinde hastane masrafları, evinin eşyaları satılarak ödendi ve kalanıyla da mezar yaptırıldı.

Hep kirada oturdu Nahit Hanım. Bankada biriktirdiği 2 milyar Lira parası vardı; fakat kıyamazdı o parayı harcamaya. "Bir gün lazım olur," diye sakladığı, hatta zaman zaman nasıl harcayacağı konusunda yakın dostu Nurten Karaçin'le hayaller kurduğu o parayı, dostları onun çok sevdiği bir kuruma bağışlamayı uygun gördüler. Evet, Nahit Hanım'ın dar günler için sakladığı 2 milyar lirası, Nurten Karaçin tarafından Nahit Fıratlı adına Cumhuriyet Vakfı’na bağışlandı.

Atatürk döneminin aydınlanmacı öğretmen kuşağının son temsilcilerinden biriydi Nahit Hanım. Cumhuriyet ilkelerine olan bağlılığı artık anılarda yaşıyor. Bir de esin kaynağı olduğu şairlerin dizelerinde.

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.