• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam5
Toplam Ziyaret493052
Şiir Tanıtım Köşesi



Hey!
Hiçiz tek tek her birimiz,
denizde damla
semada toz bile olamaz en irimiz
hepimiz her şey.
Kalk.
Silkin ve kalk ki
selam dursun düne
sevdasına geleceğin
gülsün her şafak.
Sen ki taştan cam yarattın,
sen ki sinsi karanlığı aydınlattın,
sen ki demiri makine
Ayı bir karış yol yaptın;
sen ki paraya taptın.
Yıllar şaşkın
yollar şaşkın
roller şaşkın,
savrulduk rüzgar gibi
bedeli yoktur insana aşkın.

Hayatın bozkırında
gülüyor yoksulca
ağlarken ölüler,
kaderin soykırımında
ölen kim
öldüren kimler
beyaz güvercin?
Dinsin
poyrazı ihtirasın
koşarken gizem dörtnala,
bekleme, bekleme yarını
hava hain
sır salkıyamıyor doğa.
Mevsim kayıp
Dersim kayıp
Taksim kayıp,
dağlandı sevdaları ömrümüzün
yetmez mi bunca ayıp?

Sende görürüz
mabedini renklerin,
sende buluruz
heyecanını kelebeklerin,
sende ararız
en alımlısını ahenklerin.
Sendedir
aşk, heyecan, merak; korku, şiddet, sır, sendedir;
bilesin, tılsımı tarihin
binlerce fosilleşen bedendedir.
Gel bizimle
gül bizimle
kal bizimle,
ağlarken kara bulutlar
yeşersin yeni umutlar
gün doğsun gölgelere.

Sırlarımı kendinde oku
yaş yaş, dönem dönem, satır satır;
bazen ılık bir sevgi
bazen soğuk bir korku
inan ki beni sana anımsatır.
Anımsatır ki hayat bir pınar:
Ne şan ne şöhret ne para;
yıllar önce uyarmış Hünkâr:
“Her ne arar isen kendinde ara.” 

Dr. Salim Çelebi




Sallanguç - Dr. Salim Çelebi

KÖŞEKTAŞ’TA DÖRT MEVSİM

II  SALLANGUÇ

 Dr. Salim Çelebi

Yazıya yansıtmış olduğu bu çocukluk anısıyla, kısa bir anlık için de olsa, bizleri alıp ta çocukluk yıllarımıza götüren Dr. Salim Çelebi'ye içtenlikle teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


Her yıl, bir taraftaki tarlaları ekilirdi köyümüzün:Ya dağdaki taraf ya da şose tarafındaki tarlalar. Bir taraf ekilirken, toprak dinlensin diye herk olarak bırakılırdı diğer taraf.

Tek üretim aracı, tek geçim kaynağıydı; saygı duyulurdu toprağa.

Her evde çiçekler sıralanırdı pencerelerin önünde: Sardunyalar, Yaprağı Güzel, Cam Güzeli...

Sarmaşık da bulunurdu bazı evlerde...

Buhur toplanırdı kırlardan; mis gibi kokardı evlerin içi.

Ve yine, “Şemene” asılırdı tavandaki hezene. Kokulu ve üzerinde sarı çizgisel motifler bulunan minik kavun.

Boyam çiğnerdik (Meyan Kökü), farklı ama çok tatlı bir tadı vardı!

Çalılıklar vardı karşıdaki bağların bazı yerlerinde, pembe ve kırmızının her tonunda Çalı Gülleri açardı.

Öbek öbek renk cümbüşü...

Şoseye yakın yerlerdeki tarlalara pancar ekilirdi, Şeker Pancarı.

Köyümüzün tek nakil aracı, İdris Amcanın Austin marka kamyonuyla; Kayseri veya Himmetdede’ye götürülürdü pancarlar. Biz çocuklar da gidip gelirdik taşınan pancarla beraber. Hoşumuza giderdi makineye binmek, bir şey demezdi İdris Amca.

Pancarın şeker fabrikasına tesliminden 1-2 ay sonra, (Belki de paranın ödenmesi esnasında) üretilen pancar miktarına göre torba torba şeker de verirdi fabrika. Parasız sanırdık, bu şekerlerle ve çalı gülleriyle reçel yapardı analarımız.

Hardal ve yemlik toplanırdı tarlalardan.

İştah açardı ve aroması bir başkaydı hardalın!

Aradan yıllar geçecek, 17 yaşında; İstanbul’da üniversite öğrencisi olacaktım:

Bir büfeden, çok sevdiğim “sosisli sandviç” almak istediğimde, satıcı; “turşu ve hardal da ister misin? “ diye soracak ve ben de “evet” diyecektim: Daha sonra da satın aldığım sandviçin içinde köyümüzdeki hardal bitkisini arayacak, “Allah Allah, galiba koymayı unutmuş!” diye düşünecektim!..

Bizim de çocukken oyuncaklarımız vardı ve oyunlar oynardık:

Uzaktan kumandalı robotlarımız yoktu, Öz’de, çamurla bir şeyler yapmaya çalışırdık...

Balon alırdık: İlk alındığında balonları şişirmek bi zordu ki! Sağ olsun, Eşref Amca şişirip kontrol ettikten sonra verirdi.

Pilli tren setlerimiz hiç olmadı, aşık oynardık. Çok az bulunurdu aşık: Ne de olsa bir hayvan kemiği, onu da bulamazsak kayısı çekirdekleriyle oynardık.

Dönme dolaplarla tanışmadı bizim çocukluğumuz, çüşbindi oynanırdı; uzun eşek oyunu yani.

Uçurtmalar yapardık.

Kaydırak ve salıncak da yoktu köyümüzde, çelik- çomak oynanırdı.

Büyüklerimiz, yakın iki ağaç arasına urgan gererler ve üzerine koyulan palaza oturarak  sallanırdık ve “sallanguç” denirdi adına.

Barbi bebekleri de olmadı bizim kız arkadaşlarımızın: Giysilerin, hiç işe yaramayan yırtık pırtıklarıyla yapılan bebekleri oldu belki.

Oyuncak arabalarımız da yoktu bizim; bir değneği iki bacağımız arasına alır ve biniyormuş taklidi yaparak koşuştururduk!

Yap-bozlarımız da olmadı, yapıp boza boza doğadan öğrendik her şeyi.

Bir de Birem- birem oyunu vardı: Bir şey elde saklanır ve karşıdaki tekerleme söyleyerek hangi elde olduğunu tahmin etmeye çalışırdı:

 “Birem, birem; ikem, ikem; kamçı boylu kara tiken; evel, altı; alma yedi; sara sekiz; dora dokuz; doğru moğru döşü kara; çek bi daha başı kara.” tekerlemesi söylenirdi aklımda kaldığı kadarıyla.

Günlerce önce başlardı köyümüzdeki bayram hazırlığı:

Kirmen veya iğle eğrilen yünden, rengârenk çorap ve kazak örerdi kadınlar ve kızlar...

En hoşa gideni pişirilirdi yemeklerin: Bir gözümüz sehendeki cânım sütlüde bir gözümüz de tenceredeki topalaklı köftede olurdu.

Bir başka olurdu bayram sevinci biz çocuklarda. Bayramdan bir gün önceki akşam, kına yakılırdı avuçlarımızın içine: Kına sürülen avuçlarımız yumulur ve bir yağlıkla sarılır, sabah kalkıp da elimizi yıkadığımızda farkına varırdık kınayla boyanmış ellerimizin.

Allı- yeşilli poşularla süslerdi analarımız her birimizi. Anne-babamızın, komşuların, akrabalarımızın ve rastladığımız herkesin bayramını kutlardık. Varsa küs olanlar, barışırlardı.

Kurban bayramıysa kutlanan; sıcak sıcak kavurmalar yenir, sızgıtlar yapılırdı. Eti saklamanın en iyi yoluydu sızgıt yapmak; buzdolabının henüz daha köyümüzde olmadığı yıllarda.

Etler dizilirdi kössâye ve ucundan tutularak tandıra sokulur; evrilir çevrilirdi yanmasın diye.

Eller de yanardı bu arada pişmekte olan etle beraber!

Kurutulurdu etlerin bir kısmı gelecek için.

Her şey doğaldı ve doğadaydı hayat.



Yorumlar - Yorum Yaz
Şiir Tanıtım Köşesi

"Beyaz, ipek gibi kar yağdı"
Ataol Behramoğlu'na

F I S I L T I

O gece kar yağdı
Bir fısıltı gibi indi yere yumuşak
Ne gözleri doldurdu giden sevgili
Ne alkış istedi yeni gelen
 
O gece zehir yağdı gökten
İçen bir daha dönmedi
Teker teker yudular
Aramızdan ayrılanları

Dökülmüş bir şaraba sardılar
Testisi kırılmış, içi saçılmış
Mutsuz bir tarihe gömdüler
Henüz başlamamış
Başka bir çağa bıraktılar okunmak üzere

Bir fısıltı gibi akıp giderken kar
Ezberlenmiş bir tarih gibi unutuldu yar

Engin Korelli

Başkalarının Dili - Ekin YAYINLARI (Editör: Mehmet Düz) 2004- Ankara