Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam24
Toplam Ziyaret540584
Köşektaş ve Çevresi


Köşektaş'ın en büyük özelliği,
Hiçbir köyde olmayan güzelliği.

Eğer Köşektaş burnunuza buram buram tütüyor, ancak ondan çok uzakta iseniz, olduğunuz yerde gözlerinizi kapayın ve Göllüpınar'dan; Koca Yol, Karşı Mahalle ve Elmalık, ordan da Sivri'ye doğru kısa ve yavaş adımlarla, kısa bir yürüyüş yapın ve Köşektaş'a olan özleminizi bir nebze olsun giderin!

Yöresinin en yeşil ve en güzel köyü olan Köşektaş ve çevresini yansıtan fotograflara bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunnum Sayfası





Sallanguç - Dr. Salim Çelebi

KÖŞEKTAŞ’TA DÖRT MEVSİM

II  SALLANGUÇ

 Dr. Salim Çelebi

Yazıya yansıtmış olduğu bu çocukluk anısıyla, kısa bir anlık için de olsa, bizleri alıp ta çocukluk yıllarımıza götüren Dr. Salim Çelebi'ye içtenlikle teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


Her yıl, bir taraftaki tarlaları ekilirdi köyümüzün:Ya dağdaki taraf ya da şose tarafındaki tarlalar. Bir taraf ekilirken, toprak dinlensin diye herk olarak bırakılırdı diğer taraf.

Tek üretim aracı, tek geçim kaynağıydı; saygı duyulurdu toprağa.

Her evde çiçekler sıralanırdı pencerelerin önünde: Sardunyalar, Yaprağı Güzel, Cam Güzeli...

Sarmaşık da bulunurdu bazı evlerde...

Buhur toplanırdı kırlardan; mis gibi kokardı evlerin içi.

Ve yine, “Şemene” asılırdı tavandaki hezene. Kokulu ve üzerinde sarı çizgisel motifler bulunan minik kavun.

Boyam çiğnerdik (Meyan Kökü), farklı ama çok tatlı bir tadı vardı!

Çalılıklar vardı karşıdaki bağların bazı yerlerinde, pembe ve kırmızının her tonunda Çalı Gülleri açardı.

Öbek öbek renk cümbüşü...

Şoseye yakın yerlerdeki tarlalara pancar ekilirdi, Şeker Pancarı.

Köyümüzün tek nakil aracı, İdris Amcanın Austin marka kamyonuyla; Kayseri veya Himmetdede’ye götürülürdü pancarlar. Biz çocuklar da gidip gelirdik taşınan pancarla beraber. Hoşumuza giderdi makineye binmek, bir şey demezdi İdris Amca.

Pancarın şeker fabrikasına tesliminden 1-2 ay sonra, (Belki de paranın ödenmesi esnasında) üretilen pancar miktarına göre torba torba şeker de verirdi fabrika. Parasız sanırdık, bu şekerlerle ve çalı gülleriyle reçel yapardı analarımız.

Hardal ve yemlik toplanırdı tarlalardan.

İştah açardı ve aroması bir başkaydı hardalın!

Aradan yıllar geçecek, 17 yaşında; İstanbul’da üniversite öğrencisi olacaktım:

Bir büfeden, çok sevdiğim “sosisli sandviç” almak istediğimde, satıcı; “turşu ve hardal da ister misin? “ diye soracak ve ben de “evet” diyecektim: Daha sonra da satın aldığım sandviçin içinde köyümüzdeki hardal bitkisini arayacak, “Allah Allah, galiba koymayı unutmuş!” diye düşünecektim!..

Bizim de çocukken oyuncaklarımız vardı ve oyunlar oynardık:

Uzaktan kumandalı robotlarımız yoktu, Öz’de, çamurla bir şeyler yapmaya çalışırdık...

Balon alırdık: İlk alındığında balonları şişirmek bi zordu ki! Sağ olsun, Eşref Amca şişirip kontrol ettikten sonra verirdi.

Pilli tren setlerimiz hiç olmadı, aşık oynardık. Çok az bulunurdu aşık: Ne de olsa bir hayvan kemiği, onu da bulamazsak kayısı çekirdekleriyle oynardık.

Dönme dolaplarla tanışmadı bizim çocukluğumuz, çüşbindi oynanırdı; uzun eşek oyunu yani.

Uçurtmalar yapardık.

Kaydırak ve salıncak da yoktu köyümüzde, çelik- çomak oynanırdı.

Büyüklerimiz, yakın iki ağaç arasına urgan gererler ve üzerine koyulan palaza oturarak  sallanırdık ve “sallanguç” denirdi adına.

Barbi bebekleri de olmadı bizim kız arkadaşlarımızın: Giysilerin, hiç işe yaramayan yırtık pırtıklarıyla yapılan bebekleri oldu belki.

Oyuncak arabalarımız da yoktu bizim; bir değneği iki bacağımız arasına alır ve biniyormuş taklidi yaparak koşuştururduk!

Yap-bozlarımız da olmadı, yapıp boza boza doğadan öğrendik her şeyi.

Bir de Birem- birem oyunu vardı: Bir şey elde saklanır ve karşıdaki tekerleme söyleyerek hangi elde olduğunu tahmin etmeye çalışırdı:

 “Birem, birem; ikem, ikem; kamçı boylu kara tiken; evel, altı; alma yedi; sara sekiz; dora dokuz; doğru moğru döşü kara; çek bi daha başı kara.” tekerlemesi söylenirdi aklımda kaldığı kadarıyla.

Günlerce önce başlardı köyümüzdeki bayram hazırlığı:

Kirmen veya iğle eğrilen yünden, rengârenk çorap ve kazak örerdi kadınlar ve kızlar...

En hoşa gideni pişirilirdi yemeklerin: Bir gözümüz sehendeki cânım sütlüde bir gözümüz de tenceredeki topalaklı köftede olurdu.

Bir başka olurdu bayram sevinci biz çocuklarda. Bayramdan bir gün önceki akşam, kına yakılırdı avuçlarımızın içine: Kına sürülen avuçlarımız yumulur ve bir yağlıkla sarılır, sabah kalkıp da elimizi yıkadığımızda farkına varırdık kınayla boyanmış ellerimizin.

Allı- yeşilli poşularla süslerdi analarımız her birimizi. Anne-babamızın, komşuların, akrabalarımızın ve rastladığımız herkesin bayramını kutlardık. Varsa küs olanlar, barışırlardı.

Kurban bayramıysa kutlanan; sıcak sıcak kavurmalar yenir, sızgıtlar yapılırdı. Eti saklamanın en iyi yoluydu sızgıt yapmak; buzdolabının henüz daha köyümüzde olmadığı yıllarda.

Etler dizilirdi kössâye ve ucundan tutularak tandıra sokulur; evrilir çevrilirdi yanmasın diye.

Eller de yanardı bu arada pişmekte olan etle beraber!

Kurutulurdu etlerin bir kısmı gelecek için.

Her şey doğaldı ve doğadaydı hayat.



Yorumlar - Yorum Yaz
Belgesel Tanıtım Köşesi


İzmir’in Efemçukuru köyünün yaşamı 2002’de TÜPRAG altın madeninin ilgi odağına girmesi ile değişir. Bağcılıkla geçinen köyün insanları, başta madene karşı bir direniş gösterse de 2008’de çıkarılan acele kamulaştırma kararıyla topraklarını satar, madene işçi olarak girer. Bir kişi hariç: Ahmet Karaçam. 2008’de açılan davalar yıllarca devam eder. Yaşamını sürdürebilmek için keçi çobanlığına başlayan Ahmet Karaçam hep mi yalnızdır yoksa seçiminin sonucunda mı iyice yalnızlaşmıştır bilinmez ama, keçilerinin yoldaşlığında rahat eder. Adı da umut arayanlar arasında alır yürür, Yalnız Efe olur. Peki kimdir Ahmet Karaçam gerçekte ve varoluşuyla bize fısıldadığı cümle ne?

Yalnız Efe

Türkiye, 2019, 34’, Renkli

Yönetmenler: Sevgi Halime Özçelik, Özer Akdemir

Türkçe; İngilizce altyazılı

Görüntü Yönetmeni: Özer Akdemir, Aliye Ceylan

Kurgu: Burak Dal