• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam103
Toplam Ziyaret445041
Leylekler

Soğuk suyun akışı,
Serçelerin ötüşü,

Gökyüzünde şenlikti,
Leyleklerin uçuşu...


Lütfullah ÇETİN

Leylekler Bizim Köyü Çok Severdi

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde, havaların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren ısınmaya başladığını nereden bildikleri şaşırtıcı, hatta mucize olan leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için, soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri döner, beş altı ay gibi uzun bir süre bizim köyde kalırlardı.

Altı yedi ay gibi uzun bir zaman sonra, o kadar uzak mesafeleri katedip bizim köye gelen leylekler, sanki pusulaları varmış gibi, hedefi hiç şaşırmadan, Süllü amcanın tuvaletinin üzerindeki, daha tam anlamıyla hazır olmayan yuvaya konarlar, gagalarını tüylerine gömerler, tüylerini kabartıp gerneştikten sonra, huzur içinde uykuya dalarlardı.

Önce erkek leylek gelirdi. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeğe başlardı. İşi bittiğinde ise, özlem içinde başını gökyüzüne çevirip, dişisinin gelmesini beklerdi. Takriben bir hafta sonra, dişi leylek de, erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alırdı.

Leyleklerin birbirlerini karşılama töreni oldukça ilginç olurdu. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için, kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdardı. Daha sonra, etraflarına aldırmadan, en güzel anlarını yaşamaya başlarlardı. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutku dolu sevgi gösterisinin meyvesi dört veya beş yumurta olurdu. Takriben dört, bilemediniz beş hafta sonra tüy yumağı civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlardı. İşte bundan sonra, anne ve baba leylek için telaş başlar, baba leylek, çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcek bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa ve yılanlar sofrayı süslerdi.

Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek, kanatlarının altına alarak, yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korurdu.

Evin sahibi Süllü amca, doğal yaşamın bir parçası olan leylekleri gözü gibi korur, doğum yerlerine ilk kez geri dönen genç leyleklerin yuvayı onarmalarına yardımcı olur, onlara taş attırmaz, yuvadan düşüp yaralanan körpe yavruların yaralarını sarar, iyileşmelerini sağlardı.

Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz, başka bölgelerden gelen diğer leyleklerle, gökyüzünde birleşerek, seyredeğer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş, ve İsrail'e doğru yola koyulurlardı. 

Süllü amca: Süleyman Ceyhan

Lütfullah ÇETİN

17 Şubat 2004

Anasayfa

KÖYÜMÜZ BİLGİSUNUM SAYFASI KOSEKTAS.NET, KİMİ İSTİSNALAR DIŞINDA, YAZ SEZONU BOYUNCA GÜNCELLENMEYECEKTİR! BİLGİNİZE SUNAR, GÜNEŞLİ VE DİNLENDİRİCİ BİR YAZ TATİLİ GEÇİRMENİZİ UMARIZ! KOSEKTAS.NET, KÖŞEKTAŞ KÖYÜ BİLGİSUNUM SAYFASIwww.kosektas.net  



Müzik Dinle • Hilâl ÇELEBİ

Ne mektup geliyor ne haber senden, Söyle de bileyim bıktın mı benden
Her akşam güneşin battığı yerden, Gözlerin doğuyor gecelerime
Beste:Yusuf Nalkesen • Güfte: Halit Çelikoğlu • Makam: Uşşak

BÂLÂ NİŞANİ MESNED-İ TACDAR

Körinanç, en basit anlamıyla, “akıl ve bilim düşmanlığıdır.” Özellikle dinsel anlamda aşırı (tutkusal) bağlılıktır. Başka görüş ve düşünceye, özellikle de deneysel bilime gelişip, serpilme ve güçlenme hakkı tanımaz. Kendi inancı dışındaki hemen her şeyi yok etmeye çalışır. Engizisyon Mahkemeleri, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş ve Malatya katliamları, onlarca seçkin bilim insanımızın, araştırmacı - gazeteci ve yazarımızın katledilişi başlı başına birer körinanç olayıdır.

MUSA KÂZIM YALIM

09 Haziran 2016, Çarşamba

Bâlâ nişani mesned-i tacdar

Kıymetli dayıoğlum Salim, benimle ilgili düşünceleriniz beni gerçekten çok onurlandırdı. Akıl ve bilimi, kılavuz yapmış, diyalektik materyalist felsefeye dayalı “bilimsel dünya görüşünün” izinden yürüyen sizin gibi gençlerin takdirini kazanmak insana yeniden güç kazandırıyor. Sizin gibi gençlerden ilgi gördükçe, yaşamı daha çok sevmeye başlıyor insan.

Dünyada tüm insanlığa yararlı bir birey olmak, akıl ve bilime bağlı olmaya bağlıdır. İnsanlığın bilimsel çağdaş dünya doğrultusunda gelişip güçlenmesi, akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanç anlayışını yenmeye bağlıdır.

Eğer biz toplum olarak, deneysel bilim ve güzel sanatlara dayalı bir toplum olmak istiyorsak, akıl ve bilim yoluna dönerek, ArapOsmanlı birlikteliğini oluşturan, akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanca yönelik kültür ve uygarlıktan ayrılarak, kendi ulusal kültürümüzü oluşturmak zorundayız. Sonuç olarak şu gerçeği vurgulamak istiyorum:

Türkiyemizi, “bilimsel dünya görüşüne” yönlendirmek ve Rönesans hareketinin çağdaş kazanımlarına ulaştırmak, sizin gibi aklın ve bilimin gücüne inanmış, her görüş ve düşünceyi bilimsel ölçütlere göre değerlendiren gençlerin görevidir. Ülkemiz, sizin gibi gençlerin elinde yükselecektir.

Kıymetli dayıoğlum, ben sizin hafızanıza ve zekanıza hayran kaldım. Yaklaşık 40 – 45 yıllık bir anıyı unutmamış olmanız, beni hayrete düşürdü. Sizi kutlarım!

Bâlâ nişani  mesne-i tacdar.” Bu dizenin, Osmanlılar zamanında Padişah, Sadrazam veya Şeyhülİslâmı övmek için söylenmiş olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda sevgililer için de söylenmiş olabilir. Örneğin:

Rütbe-i balâ: Vezirlikten önceki rütbe.

“Kim yetiştirdi bugüne servden bala seni.”

Şair Nedim’in bu övgü dizesi, Vezirliğe yükselmiş birisi için söylenmiş.

Serv: Servigililerden olan ve Akdeniz Bölgesi’nde çok fazlaca yetişen, yapraklarını dökmeyen ince, uzun bir ağaç.

Bâlâ: Yüksek, yukarı, yüce.

Nişani: İşaret etme, belirtme.

Mesned-i: Üzerine dayanılan dayanak, önemli bir görevlinin çalıştığı yer ve mevkii.

Tacdar: Taç giyen Padişah veya Hükümdar.

Osmanlı döneminde kullanılan dil  ve felsefe, Osmanlıları yüceltecek, yeni bir kültür, yeni bir uygarlık yaratacak nitelikte olmadığı için ve aynı zamanda Arap – Osmanlı birlikteliğinde sürekli akıl ve bilim düşmanlığı güdüldüğü içindir ki; Anadolu’nun karayağız delikanlılarının kanı pahasına elde edilmiş yerler, 1699 Karlofça Antlaşması’ndan başlamak üzere, birer birer kaybedilmeye başlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun varlığını kaybetmesi, Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturan akıl ve bilim düşmanlığına dayanmaktadır. Araplar ve Osmanlılar, Orta Çağ karanlığının içinde körinanca kapanıp kalmışlardır.

Dayıoğlu, sizinle ve diğer genç arkadaşlarla olan sohbetlerimiz sırasında, “Osmanlıca’yla, yani ne olduğu belirsiz sözcüklerden oluşmuş bir dil yapısıyla, Türk toplumunun kalkınma olanağı yoktur!” ve benzeri konuları içeren tartışmalarmımız olmuştur. Osmanlıca, Türk toplumunun kendi yarattığı bir dil değildir. Onun için de Osmanlıca’nın, düşünce ve felsefe üretme yeti ve kapasitesi yoktur.

Yıllar önce, “bâlâ nişani mesned-i  tacdar” sözcükleriyle, kimi örnekler vererek, Osmanlıca’nın, bizim toplumumuzu, “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda kalkındırma gücüne sahip bir dil olmadığını vurgulamaya çalışmıştım.

Büyük önder Atatürk, ne olduğu belirsiz bir Osmanlıca’yla, yani karman çorman bir dil yapısıyla, Türk toplumunun kalkınamayacağı gerçeğini görmüş, onun için, Türkçemizi, arı bir dil haline getirmenin kaçınılmaz olduğuna inanmıştır.

Bugünkü Müslümanlık da, Arap ulusçuluğu doğrultusunda geliştirilmiş, akıl ve bilim düşmanlığına odaklanmıştır. 

Arap ulusçuluğuna inanmış bulunan Osmanlılar, akıl ve bilim düşmanlığına dayalı Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturmuşlardır.

Osmanlılar, Anadolu insanının inanç ve geleneklerine dayalı kendi kültür ve uygarlığını yaratmasına yardımcı olacağı yerde, Arapların kültür ve uygarlığının etki alanını genişletmişler ve Arapları ihya etmişlerdir. Bu yüzdendir ki, Osmanlıca denilen, ne olduğu belirsiz, Arapça-Farsça karışımı bir dil oluşmuştur. Osmanlıca denilen bu dil, çağdaşlaşmamızı önleyen bir takoz olamaya hâlâ devam etmektedir.

Müslümanlık:

  • Arap Ulusçuluğu’na dayalı, Arap – Osmanlı birlikteliğinin Osmanlılar tarafından geliştirilip güçlendirilmesi yüzünden Kuran düzenlemesiyle, “evrensel niteliğini”;
  • Başta Türkiye olmak üzere, İslâm dünyasındaki durmak bilmeyen katliamlar yüzünden, “hümanist ve hoşgörü niteliğini”;
  • Tebeddül-i ezmanla tagayür-i ahkam caizdir.” Hazreti Muhammed’in bu sözlerine göre, İslâm dini, değişen zaman ve mekana göre de yorumlanabilirlik niteliğini;
  • İslâm dininin kutsallığını hiç önemsemeden tüm İslâm dünyasında, politika ve rant doğrultusunda kullanılmasıyla da, kutsal niteliğini;

ne yazık ki kaybetmiş durumdadır.

İslâm dünyası, İslâm’ın bu temel niteliklerini gözardı etmiş olduğundan, asırlardır emperyalist ülkelerin tutsaklık zincirine bağlı kalmaktan kurtulamamıştır.

Bâlâ nişani  mesned-i tacdar.” Bu anlatım, tamamıyla bir Osmanlıca anlatımıdır. Bütün Osmanlıca bu tümce gibi anlamsızdır. Bu tümce veya anlatım, Osmanlı hanedanına anlamlı gelebilir. Ama Anadolu halkı için anlamsızdır. Osmanlıca, anlamsız ve anlaşılması güç olduğu için insanı doğru düşünmeye yönlendirmez. Bu nedenle, 40-45 yıl önce, arı Türkçe’ye dönmemizin önemini vurgulamak için bu dört kelimeyi telafuz etmiştim.

Arı bir Türk dilinin yaratılmasını desteklemek için, adı geçen Osmanlıca anlatımı örnek vermekle gençlere, arı Türk diline güvenmelerinin ilericiliğin ve devrimciliğin bir gereği olduğu anlatılmak istenmiştir.

Arı Türk dilinin amacı, Türk köylüsünün ve Türk toplumunun, kendi ulusal kültürünü oluşturarak, Batılı bilimsel ve sanatsal dünya görüşüne, yani bilimsel uygarlığa yönelmesini sağlamaktır.

Dil, bilimsel uygarlığın temelidir. Dil düşünceyi, düşünce felsefeyi, felsefe bilimi, bilim de endüstriyi oluşturur.

Kolay anlaşılır, arı bir Türk dili yaratıp geliştirmekdikten sonra, ne yaratıcı olabiliriz ne de muassır medeniyetler seviyesine ulaşabiliriz.

Osmanlıların dili, halkımız tarafından kolay anlaşılır bir dil olmadığı için, Osmanlı yönetimi, Osmanlı hanedanı ve erkanı halkla bütünleşememiştir. Bu yüzden de, yaklaşık 650 yıl içinde halka uygar hiçbir hizmet götürülememiştir. Osmanlıların, Türk köylüsüne, Türk toplumuna hizmet götürmesi şöyle dursun, onları ezim ezim ezmiş, perme perişan etmiştir. Şu dizelerden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı yönetimi, halka hizmet etmek şöyle dursun, ancak halkın ürettiği ürüne ortak olmayı bilmiştir.

Şalvarı şaltak Osmanlı, Egeri kaltak Osmanlı, Eken de yok, biçen de yok, Yiyen de ortak Osmanlı.

Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturan ve körinanç denilen akıl ve bilim düşmanlığının doğuşu, bir hayli kavgalı ve kanlı olmuştur.

Batı, Rönesans hareketinin sayesinde akıl ve bilim düşmanlığından kurtulabilmiş, fakat Ortadoğu ve İslâm dünyası, bu belayı üzerinden bir türlü atamamıştır.

Körinanç en basit anlamıyla “akıl ve bilim düşmanlığıdır.” Özellikle dinsel anlamda aşırı (tutkusal) bağlılıktır. Başka görüş ve düşünceye, özellikle de deneysel bilime gelişip, serpilme ve güçlenme hakkı tanımaz. Kendi inancı dışındaki hemen her şeyi yok etmeye çalışır. Engizisyon Mahkemeleri, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş ve Malatya katliamları, onlarca seçkin bilim insanımızın, araştırmacı - gazeteci ve yazarımızın katledilişleri başlı başına birer körinanç olayıdır.

Körinanç; toplumsal ve devlet yaşamında bağnazlığa dayalı, düşsel ve dinsel inancı egemen kılmaya çalışır. Bu yüzden her zaman dikkatli olmak gerekir.

Kıymetli dayıoğlum, sizin bir sorunuz, bizi nereden aldı ve nereye getirdi.

“Laf, lafı açarmış.” Bu özdeyiş yerinde söylenmiş bir olgudur.

Başarılar diler, gözlerinden öperim.

Sevgiler.

Musa Kâzım Yalım.

7. II.2010


 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 09 Haziran 2016

Araştırma sonucundan önce yalanı biraz açıklamak gerekiyor; Yalan kısaca, bilgi amacıyla davranışta bulunan veya konuşan kişinin, o bilginin yanlış olduğunu bilerek vermesi , aldatma niyet.. Yalan kısaca, bilgi amacıyla davranışta bulunan veya konuşan kişinin, o bilginin yanlış olduğunu bilerek vermesi , aldatma niyetini taşıması. Yalan temelde insanların yanlış yönlenmesine yol açtığından başkalarına zarar verebiliyor. Yalan insan üzerinde gittikçe alışkanlık yapıyor ve onu toplum nazarında itibarsızlaştırıyor. Yalan, insanlar arası güveni zedeliyor.
02.10.2012
Antika merakımdan, kilim - halı koleksiyonculuğumdan olacak belki de, eski belgeler, yazılar hoşuma gidiyor. Eski dergiler, gazeteler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazılan basılan dergiler, kitaplar, yakın tarihimizde önemli olayları veren gazete kupürleri. Onlardan birer cümle, birer paragraf okumak beni dinlendiriyor Geçen yıl içinde, doksan yaşın üzerinde, emekli öğretmenlerimizden Abdullah Sağlık ile görüştüm, konuyu ben açmadan elinde ciltli eski bir dergi getirdi, “Yeni Adam” isimli bir dergi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu. Kırklı yılların başlarında çıkan bir dergi. “Al bu sana hediyem olsun” dedi. Fiyatı 10 kuruş, “Aradığım şey bazen ayağıma geliyor,” diye mutlu oldum.
11.05.2012
İnsanoğlu var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi bulmak için kendince arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur. Sanat her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir. Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar. Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar. Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
17.04.2012


Şiir Tanıtım Köşesi

Engin KORELLİ

Bir Kök-türk Kadını:
Güran Han`ım

Ben adınızı unuttuğunuz bir yerdenim
Kendinizi unuttuğunuz ve
Bir kitap yaprağında yeniden bulduğunuz, ya da
Bir resimde, belli mi olur
Boya fırçalarınızın üzerinde
Renklerinizi karıştırdığınız bir kavanozda
Bulanmış bir suyumdur belki de
Hiç pınar görmemiş bir su
Küçük bir kır köyünde
Demir oluklu bir çeşmeden
Akmamış hiç daha

Ben artık kendimi arasam bile bulamayacağım bir yerdenim
Sanki pencereden bakıyorum yaşamıma uzaktan
Başka kentler ve yerleşim yerleri tanımadım
Hiç bir zaman çıkmayı denemedim buradan
Öyle kaldım, sonsuzda boşluğu dolduran bir nesne gibi,
sormayın
Bir yaşantı ki, kimseye anlatmasını bile öğrenemedim

Kimseye fısıldamadan gelip geçtiğiniz bir çağda doğdum ben
Hiç haberiniz olmadan gelip geçen kış günlerinde
Sever misiniz kış günlerini bilmem
Ve ben
Hep bir beyazlık tadı dilinde
Okşanan atlar gibiyimdir yelemden
Siz bilmiyordunuz bunu

Ara sıra sormuş dahi olsanız
Duymamış gibisinizdir aslında
Ne söyleyen anlatmıştır onu doğru dürüst. Yani ben
Ne dinleyen anlamıştır onu. Yani siz
Aynen: diyalog yoktur, diyen fılozof gibiyizdir
Ne yazık ki, bunca zaman farkına varmamışızdır bunun

Bu nedenle gözlerim bomboş bir sonsuzluktur
Her keresinde ayrımsarım bunu
Bir yere, bir kişiye baktığımda
Bir daha görmemeşimdir çünkü onu
O aranıp durur orada, bense burada

Derler ki: bu bir aranış bile değildir
Ve aranış sayılması için ilk önce
Başka bir dil gereklidir

Üzülüyor muyum? Seviniyor muyum?
Ha bir kent, ha bir mağara olmuş biz şamanlara
hiç söyleniyor muyum?
Evet, ben şamanların kayalara çizdikleri resimler
Ağaçlara bağladıkları çaputlardan geliyorum.
Adı hiç bir yerde anılmamış mağaralardan
Ta bundan bin üç yüz yıl önce
İki avcının sırtını dayadığı bir duvardan geliyorum
Orhanların duvar yazıları gibi, çıtkırıldım bir tümceyim, dedim
Anlamadınız. Hiç kim yazdı bunları, diye sormadınız
Ve ben o duvar yazılarında anlatılan,
kuşatılmış bir köyden geliyorum
Her yanım ayrı bir renk
Uygurlar boyadılar beni, Gök Türkler‘in çocukları

Her kuytuya bir haber gönderip o zaman öncesinde
Her yöne ayrı bir renk verdirerek adamlarına
Doğuya kır rengi dediler ve o ara yeşil,
yaşıl bile olmamıştı henüz
Güneye al dediler; güneşi karşıladılar,
doru atlarını sürdüler orada.


Batı aktı.
Ve kuzeye gittikçe bir aklar toplamı, ki duyulmamış
Başı uçuk renkli bir attı, o ak
Ya da sakarı açık renkli bir at
Daha beyazı almamışlardı atalarımız Araplar’dan
Ve ak aktı

Kuzey ise karaydı
Ve saçının tek bir teli gibi
`Çeşmi siyahım`, diye, bir şiir yoktu ozanlarında
Ve sevdiklerinin gözlerine
`Kara gözlüm kar yağdırdın başıma`, diye dolanıyorlardı
Ya da, karada ölüm yok bize, diye savaşıyorlardı o zaman
Kara haberlere çok üzülüp,
Kimseye kara çalmıyorlardı, bilip bilmeden
Ve tarihde bir kara batak gibi
Kaybolup yeniden diriliyorlardı.

Ve ben bir kaya yazısı gibi o bozkırda
Rüzgar soluyorum karanlık kış gecelerinde
Ve yılgınlar ordusu geçiriyorum içimden
Tarla boylarında toygar kuşları
Oluk oluk oluk su taşıyorum boyalarınıza

Siz sızlanıyorsunuz, bir kenti yırtıp da arkanızda
Yeni gözler ediniyorsunuz korkularınızdan
Atları ve çobanları sürüyorsunuz bir yoksulluğa
Ha bire kaya diplerinde sindindirip bekletiyorsunuz
Her ne kadar Kök Türkler göçebe de olsa
Herkesin yetecek kadar aşkı ve toprağı vardı, diyorsunuz.

Ben demiyorum, yanılıyorsunuz
Erkekler ok yapımında ustalaşmıştı biliyorsunuz
Ve alıştırmada o kadar ustaydılar ki, bir kalbi vurmada
Her kalp bir kere vurulup düşürülmüştü dalından
Sizin kalbinizden başka.

Sonra bir avcı gibi, dolaştığım yıllar başladı arkanızda
Boyalarınız unutturuyordu biz yarenleri
Aşkınız boyuyordu gözlerimizi
Kendimizi yalnız buluyorduk obada.

Derilerden yapılmış kürk mantolarınız vardı
Yeni dikilmiş ayakkabılarınız
Bacağınıza taktığınız o yağıltınızla
Taşlar arıyordunuz içinizden geçenleri duyuracağınız

Ben uzaktan izliyordum, bozkırda bir yılgın gibi
Yıldızlar düşürüyordum tepenize
Yakınıyordum yalnızca yarenlerime
Ve siz, hiç ses etmiyordunuz.

Aşırı yellerden korunmuş, alçak bir ırmak kıyısında
Arabalarımıza yüklediğimiz yurtlarımızla
Güneş ve gök tanrıyı katarak yanımıza
Çıkmıştık bir gün yola

Uzun ve bitmek bilmeyen yolları geçerek
Dağları almıştık gerimize
Ben bir ara bakacak oldum, bu ne sonsuzluk, diye
Ve siz, iki kısrağın çektiği bir araba üzerinde
Kendinize dönmüş iç bileyerek
Gömülmüştünüz düşlerinize
Hiç bir Kök Türk kadınında olmayan
Kırık bir gönül yarası düşmüştü yüzünüze
Ne yapsam da yeğ tutamayacağım
Bir ırmak sızmıştı içinize.

Her devrin yer yüzü şeklinde bıraktık eskimiş yurtlarımızı
Çıkıp geldik iklimleri hiçe sayarak bu çağlara
Atlarımız argın ve susuz, atalarımız yorgun kaldı
Ilboylarımız son bir varoluş kavgasında
Yok oldular adamuslu tengrilerin arkasında

Bir boy bir boya üstün geldi, devirerek boyları
Şaman bayları vurulan boyunlardan da üstün kaldı
Bu kavgalar o günden beri silindiler taş üzerlerinden
Bozkırda kayalar bile parçalanıp dağıldı

Engin Korelli, 1997