Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam64
Toplam Ziyaret590988
Kitap Tanıtım Köşesi

Şeyh-Zade Atayi Divan'ı
Doç. Dr. Filiz Meltem Erdem Uçar

Bir dilin kökenini, söz varlığını içeren kitaplar, sözlükler, o dilin kuşaktan kuşağa aktarılmasında en önemli görevi üstlenen belgelerdir! Doç. Dr. Filiz Meltem Erdem Uçar tarafından Şeyhzâde Atâyî’nin Dîvân’ı üzerine yapılmış, toplam iki ciltten oluşan bu çalışmanın birinci cildi “İnceleme”, “Metin”, “Tıpkıbasım”, ikinci cildi ise “Bağlamlı Dizin” ve “İşlevsel Sözlük” içermektedir!

Internet’te hakkında yok denecek oranda bilgi* bulunan, Çağatay Edebiyatı temsilcilerinden Şeyhzâde Atâyî’nin bilinen tek eseri, biri kaside**, 259’u da gazel*** olmak üzere, toplam 260 şiirden oluşan Dîvân’dır. Dîvân’ın günümüzde sadece bir örneği var, o da Rusya’da, Saint Petersburg Asiatic Museum, diğer bir adıyla “Doğu Bilimleri Müzesi”ndedir.

*** Çağatay Edebiyatı şairlerinden Şeyhzâde Atâyî᾿nin hayâtı hakkında yeterli bilgi yoktur. XV. yüzyıl Özbek şairi, yazarı, dilbilimcisı ve ressamı Nizamüddin Ali Şîr Nevaî’nin “Mecalisü᾿n-Nefâyis” ve “Muhakemetü᾿l-Lugateyn” adlı eserlerinde Atâyî hakkında çok az bilgi yer almaktadır! Bilgi kaynağı: “academia.edu

** Kaside, önce Arap edebiyatında görülen daha sonra Türk edebiyatına geçen bir nazım şeklidir

* Gazel, Türkçe Divan edebiyatının en yaygın nazım şeklidir

Gazel aşk, sevgi konularında, kaside övgü amaçlı yazılır.

Şeyhzâde Atâyî’den bir Gazel

Sevgilinin boyunu servi ağacına benzetmek halka adet oldu,

fakat, irem bahçesinin fidanı ile adi küçük bir devin ne alakası var!

Güzellik ülkesini sevgi ve vefa ile fethettin ki,

güzellik ülkesi padişahın adalet ve ihsanı ile bâkî kalır!

Şeyh-Zâde Atâyi Divâ

Doç. Dr. Filiz Meltem Erdem Uçar

Karahanlı ve Harezm Türkçelerinin devamı olarak Timurlular devrinde zengin bir yazı dili hâline gelen Çağatay Türkçesi, ilk eserlerini XV. yüzyıl başlarında vermeye başlayıp Nevâyî ile klasik şeklini almıştır. Bilime ve sanata önem veren, şair, sanatçı ve bilim adamlarını saraylarında himaye eden bir anlayışın hüküm sürdüğü ortamda oluşturulan bu eserler, klasik Çağatay edebiyatının oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Çağatay edebî dilinin şekillenmesinde önemli katkıları olan şairlerden biri de Atâyî’dir. XV. yüzyılın ilk yarısında açık, anlaşılır bir dille kaleme aldığı Dîvânı’nda klasik edebiyatın zenginliklerini, mazmun ve inceliklerini ustalıkla işleyen şair, geleneksel halk kaynaklarından da yararlanmış; halkın yaşam tarzını, duygu ve düşünce dünyasını yansıtan atasözü, deyim ve halk söyleyişlerine yer vermiştir.

Atâyî’nin Dîvân’ının dil özellikleri ve söz varlığı bakımından incelendiği bu çalışmanın Türklük bilimi alanına katkı sunacağı düşünülmektedir.

ISBN 6057898456

Anasayfa

www.kosektas.net 



K A P A D O K Y A
Köşektaşlı resim sanatçısı
Özgür Yalım tarafından çizilmiş bir resim.
Özgür Yalım'ın çizmiş olduğu resimlere bu bağlantı
aracılığıyla ulaşabilirsiniz!
kosektas.net

ÖDÜL VE KÖŞEKTAŞ'TA ANIMSATTIKLARI



Onlar ki; en hasını yaşarlar hasretin; en yücesini yaratırlar bütün değerlerin!
---------------------------------------

 
Bu yazının on ayrı nüshası, yaşamlarını dünyamızın değişik bölgelerinde
bilgisayar ve Internet ortamından yoksun olarak sürdürmekte olan

kimi köylülerimize posta kanalıyla ulaştırılmıştır!
kosektas.net

ŞAİR DR. SALİM ÇELEBİ

22 Ocak 2021, Cuma l Ödül ve Köşektaş'ta Anımsattıkları l Şair Dr. Salim Çelebi

“Gördüklerini yazıp bize aktarırsan sevinirim.” demişti, Özdilek (Şimşek).

Bu nedenle alıcı gözüyle çıkmıştım yolculuğa: Her şeyi olduğu gibi yaşayacak ve her şeyi kendi penceremden görecektim.

Kendi pencerem neyse!

Açmazlarım vardı bu yolculuğa çıkmadan önce:

On yıl var ki bir otobüse bile binmemiştim! Kırık dökük bir arabam vardı ve hep ona yük olurdum. Şimdi o da yok ya!

Yirmi sekiz yıldır üç kez gidebilmiştim köye, bu dördüncü gidişim olacaktı.

2008 yılı Hacıbektaş Veli Anma Etkinlikleri için düzenlenen şiir yarışmasının serbest vezin dalında birinci olmuştum ve ödül törenine davetliydim.

Sorun olmadı gidiş için bilet almak: Deneyimliydim ve 15 gün kadar önce Fransa’dan gelen kız kardeşimi yolcu etmiştim Mermerler Turizmle.

Yol boyu sürekli ikramlarda bulundu otobüs şirketi: Çay, kahve, meşrubat...

Neskafe içebileceğimi öğrenince çok sevindim: Yakın çevrem bilir, neskafe konusunda tutucu ve seçiciyimdir. Tek seçiciliğim! İkram edilen neskafe; içinde fındık da bulunan ve “üçü bir arada “adıyla adlandırılan sıcak içecekti. İçmesine içtim tabi, fakat yolculuğa çıkarken; “Neskafe Gold” marka neskafeyi yanıma almayı unutmamam gerektiğini de öğrenmiş oldum böylece.

Güvenemem ve korkarım yolculuk yaparken yemek yemeden. Bu kez de öyle oldu: Açlığımı sırtımda taşıdım!

Ankara’ya girmedik ve dolaştık durduk çevre yolunda! Trafik yok, sıkışıklık yok, beklemek yok. “Acaba yanlış yolda mıyız?” diye kaygılanmadım dersem yalan olur. Kırıkkale’ye yakın bir yerlerden, tanıdık, bildik bir yere çıkılması; ağız dolusu bir “oh!” çektirdi bana.

Kırşehir ve sonrasında, otobüsümüz,  doğal olarak “belediye otobüsü” gibi hareket etmeye ve davranmaya başladı: Dur, kalk; dur, kalk...

Mucura da girdik, minik bir garajı var. Garajın tam karşısında ve garaja giriş yolunun bitişiğinde bir dönüm kadar bir alan çarptı gözüme: İçim burkularak seyrettim naylon poşet ve pet şişe tarlasını!

Ankara-Kayseri arasındaki yol birbirinden ayrılmış ve çift gidiş, çift gelişi olan bir yol olmuş! Umarım trafik kazları da bu yol iyileştirmelerine paralel olarak düşmüştür.

Ana yoldan sağa, Hacıbektaş yoluna döndük. Orası da ana yol gibi çift geliş gidişli ve birbirinden ayrılmış!

İlçeye 5, 6 km. mesafe olmasına rağmen, sabahın saat daha dokuzunda şenliğin etkilerini çevrede görebilmek mümkün: Öbek öbek park etmiş arabalar, kurulmuş çadırlar, ocaklarda yanan ateşler, uyuyanlar, uyanıp da kahvaltı yapmaya çalışanlar, yeni gelenler...

İnanç ve yaşatılması, fedakârlık istiyor ve bedel ödetiyor doğal olarak! Bu insanlar zorla değil, kendi istekleriyle ve coşkuyla geldiler buraya: İstanbul’dan, Çorum’dan, Sivas’tan...

Farklı inançlılık, bu işte. Özünde farklı kültürlülük: Korunmalı, yaşatılmalı ve alabildiğince desteklenmeli...

Hacıbektaş Garajında otobüsten indiğimde, Pir Sultanın; “Şeyhinşah bana darılır...” deyişi duyuluyordu hoparlörden: Tüylerim diken diken oldu, ürperdim!

Çevrede park etmiş bir sürü otobüs vardı: Üzerlerinde; “Bahçelievler Belediyesi,” “Zeytinburnu Belediyesi,” “Şişli Belediyesi” gibi, geldikleri yerleri duyurmaya çalışan yazılar ister istemez dikkat çekiyordu. Ana Caddeye çıktım ve amaçsızca yürümeye başladım. Aslında amacım vardı ve tören alanına gitmem gerektiğini biliyordum, fakat her yöne yürüyordu insanlar. Ben hangi yöne doğru gitmeliydim, bunu kestiremiyordum. Uzun bir yolculuktan sonra otobüsten yeni inmenin vermiş olduğu sarhoşluk ve benim yön bulma beceriksizliğim bir araya gelince, içerisine düştüğüm şaşkınlığı varın siz düşünün! Utandım, soramadım hiç kimseye tören alanının yerini. Bereket versin ki gittiğim yön doğruymuş!

Ana caddede yürürken yıllar öncesi geldi aklıma:

Çarşamba günü değil de Hacıbektaş Pazarının Cuma günü olduğu...

Alışveriş için pazara, Hacıbektaş’a gittiğinde; babamın aldığı yusyuvarlak mis gibi simitler...

Teyzemin eşi Hocanın, (İbrahim Özsoy, önceki soyadı “Gülmez”di.) burunlu opel marka otobüsü...

Her cuma köylülerimizi Hacıbektaş’a götürmek için yola çıkan, kışın soğuğunda binecekler tarafından kilometrelerce itilerek ancak birkaç saatte zar zor çalışabilen ve dönüşünü hepimizin kaygıyla beklediği otobüs! Bir keresinde kaza yapmıştı dönerken ve getirilemeyen simitlerimiz için çok üzülmüştük: Herkes can derdinde, biz simit derdindeydik!

Çocukluk...

Çocukluğum...

Çocukluğumuz...

Elimde valiz, tören alanına gidiyorum. Heyecanlandım birden ve hızlı hızlı çarpmaya başladı kalbim. Valizde ilaçlar var her olasılığa karşı ve fakat kalp çarpıntımın nedeni belli: Şu, el arabasında satılan çerezler.

Çerezlerin hepsi değil tabi, tuzlu yer fıstığı.

Onunla ilk anım ta 50 yıl öncesine dayanır: Sekiz yaşındaki çocukluğuma...

Aklına nerden düşmüşse o gün Hacıbektaş pazarına beni göndermişti babam, sekiz yaşındaki çocuğu. Tek başıma değil tabi, Aziz Amcayla birlikte. (Aziz Şimşek)

Sanırım nisan veya mayıs ayıydı, sebze ve meyvelerin köyümüzde henüz daha olgunlaşmadığı ilkbahar ayları. Eve ne alınacaksa babam Aziz Amcaya tembih etmiş ve karşılığı olan parayı vermiş, bana da harcamam için bir lira (yüz kuruş) para vermişti.

Mutluydum, ilk kez köyün dışına çıkacaktım ve bir şehir görecektim!

Heyecanlıydım, neler göreceğimin merakı ve telaşı kaplamıştı benliğimi!

Şafak sökmeden, Aziz Amcayla koyulduk yola. Yaya değil tabi, eşeklerin sırtında.

İlerde anlatacağım gibi ilginç bir eşeğimiz vardı, fakat o gün eşeklerin bile birbirine uyum sağladığını gördüm. (Keşke biz insanlar da birbirimize uyum sağlayabilsek!)

İmbalımız bile vardı, dürterek seğirtmedik; zaten rahvan gidiyorlardı.

Gün ışımaya yakın durduk bir su başında. Bizim gibi duranlar da vardı. Önce kendimizi kömbe ve peynirle doyurduk sonra da yoncayla yemledik eşekleri. Tabakasındaki tütünden bir sigara sardı Aziz Amca ve tekrar koyulduk yola...

Bir levhada “Hacıbektaş” yazısını okudum, fakat her ihtimale karşı, ”Geldik mi Aziz Amca?” diye soramadan da edemedim. Önce moralim bozuldu: Girişteki evlerin hiç bir farkı yoktu bizim köydeki evlerden!

Park ettik bir hana eşeklerimizi: Aziz amca, her iki eşeğin yularlarını sıkı sıkıya bağladı duvarda çakılı olan kazığa. Heybelerimizdeki sepetleri aldık ve zerzevat almak için düştük yola.

Pazar yerindeki satıcıların çokluğu ve çağrışıp bağrışmaları ve iki katlı yapıların fazlalığı hayrete düşürmüştü beni. Bizim köyümüzde sadece üç tane iki katlı ev vardı ve adına “konak” denirdi: Biri Mehmet Polatlar’ın, diğeri Yaşar Amcaların (Koçer) ve öbürü de komşumuz Musa Amcaların (Yüksel) konağı idi.

Ne almadık ki pazardan: Patlıcan, biber, domates, karpuz... Şeftali bile aldık!

Aziz Amca, birisiyle görüşmesi gerektiğini söyleyerek ve “Ben birazdan gelirim.” diyerek ve de aldığımız zerzevatlara göz kulak olmamı tembih ederek handan ayrıldı.

Bir oh çektim içimden! Canıma minnetti Aziz Amcanın ayrılması. Çocuktum ama ben de bir bireydim. Benim de ihtiyaçlarım vardı. Üstelik bir lira param da vardı. Aslında kafama koymuştum ne alacağımı. Zerzevat almak için handan çıkarken görmüştüm satıcıda: Alabilmek için kıvranıp duruyordum zaten. Onun için Aziz Amcanın gitmesi keyif vermişti bana.

Gittim, bir çırpıda aldım ve koydum cebime. Elli kuruştu fiyatı.

“Acaba ne aldı” diye meraklanmayın, biraz sonra öğreneceksiniz.

Sebze ve meyvelere göz kulak olmak için alelacele dönerken, o, el arabasındaki tuzlu fıstığı gördüm ve on kuruşluk da tuzlu fıstık aldım. Köyde yediğimiz fıstığa benzemiyordu: Kabukları yoktu en azından, tadı da bir tuhaftı. Yarıdan çoğunu yedim ve ben yemeye devam ederken Aziz Amca geldi.

Kupkuru olmuştu ağzımın içi. İnanılmaz derecede susamıştım. Aziz Amcaya da ikram ettim fıstıktan. İyi ki de etmişim; tuzlu fıstıkları iki parmağı arasında ovalayarak tuzlu iç kabuğunu çıkardıktan sonra ağzına atmasını hayatım boyunca unutabilmem sizce mümkün mü? En azından, iç fıstığın nasıl yenmesi gerektiğini epeyce tuz yiyerek de olsa öğrenmiştim!

Zerzevatlarımız sepetlerde, sepetler heybede, heybe eşeğin sırtında ve üstelik biz de eşeklerin sırtında olarak tutmuştuk yeniden köyümüzün yolunu.

Cebimde kırk kuruşum ve ikide bir yerinde mi diye baktığım kendime özgü hediyemle keyfime diyecek yoktu yol boyunca!

Ne hayaller kurmadım ki eşeğin sırtındayken kendi kendime!

Öz’den yukarı doğru çıkarken zamanın adeta durduğunu hissettim, bir türlü geçmek bilmiyordu meret. Çıktık, çıktık, çıktık ve Ali Amcanın evinin önünden geçip basmamızın olduğu yere gelince eşeklerden indik ve Aziz Amca ayrıldı.

Babam tam karşıda bekliyor olacak ki bizi karşılamak için geliyordu. İşte o anda; sır gibi şu ana kadar siz okuyuculardan, gözüm gibi de kendimden sakladığım nesneyi gururla cebimden çıkardım.

O anda dünya benimdi, dünyayı ben yaratmış gibiydim. Çerçevesi sarı, camları yemyeşil gözlüğü; büyük bir mutluluk ve keyifle gözüme taktığım zaman her şeyin rengi değişmişti: Çimeni yeşil görünüyordu her şey! Bir ara, “Gözlüğü eşeğe takmış olsak gördüğü her şeyi ot sanarak yer mi?” gibi bir düşünce geldi aklıma. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Tahmin edin, ne oldu?

Hayır. Hayır, hayır. O da olmadı. Düşündüğünüz doğru değil. Birden dünyam karardı: Güneş battığı için değil tabi, babamın savurduğu tekmeyle ben bir tarafa savruldum naylon gözlük başka bir tarafa!

Babam,”Ulan eşşolu eşek, ben sana harçlığı bunun için mi verdim!” diye bas bas bağırırken, çareyi kaçmakta bulmuştum. Yerde yatan gözlüğü ayaklarıyla paramparça ederken babam, hevesim kursağımda kalmıştı tabi...

Çocuklar için yapılmış bir oyuncak bile olsa bir gözlüğün camı yeşil olabilir mi?

Ya çocukların göz sağlığı!..

Ne günlerdi!

Bir yandan aklıma gelenleri hüzünle düşünüyor bir yandan da yürüyorum Hacbektaş’ın ana caddesinde yavaş yavaş.

Üzerlerindeki pırıl pırıl giysilerle habire caddeyi süpürüyor temizlik işçileri ve giysilerinin arkasında “Şişli Belediyesi” yazıyor. Bir önceki yıl da görmüştüm aynı manzarayı...

Tören alanına gitmek için yürüdüğüm ana caddeyi, alana 100 metre kadar bir mesafe kala polisler kesmişler ve önce üzerimi, sonra da valizimi didik didik aradıktan sonra geçmeme izin verdiler. Etkinliklerin yapılacağı alan oldukça kalabalık. Belediyenin hemen  önünde ve bitişiğinde de park var tören alanının.

Belediyenin yine yan tarafına park etmiş ve üzerinde, “Şişli Belediyesi (İçme Suyu) “ yazılı bir araç hemen hemen herkesin dikkatini çekiyor. Susayanlar kuyruk oluşturmuşlar ve suyu rahatça içebiliyorlar. 

Belediye Binasının tören alanına bakan duvarına, Hacı Bektaş Velinin ve Atatürk’ün dev posterleri yan yana asılmış. En üstte de “İncinsen de incinme” deyişi yazılı bir pankart asılı. Tören alanında küçük bir tribün var ve tribünün çevresi polis kordonu altında.

Cumhurbaşkanının da gelecek olması nedeniyle güvenlik önlemleri oldukça artırılmış. Kalabalıktan zar zor geçerek polislerin ve tören görevlilerinin yanına ulaşabiliyorum. Davetli olduğumu söylüyorum, ellerindeki listeden, gösterdiğim davetiyeyi kontrol ediyorlar ve içeri geçmeme izin veriyorlar.

Davet edilenlerin isimleri yazılmış tribündeki sandalye ve koltukların üzerine: Bin bir uğraştan sonra adımı bulup oturuyorum. Davetlilerin ve protokoldekilerin yerlerini bulmaları büyük bir kargaşa yaratıyor. Organizasyonun hiç de iyi olmadığını gözlemlemek üzüyor beni!

Yavaş yavaş dolmaya başladı protokoldeki yerler.

Siyasi Parti Liderlerinden ilk gelen Zeki Sezer oldu, alkışlandı. Murat Karayalçın geldi, alkışlandı. Her ikisiyle de konuşma olanağı bulabildim.

Murat Karayalçın ile Dikilide zaten bir çok defa sohbet etmiştik. Ödül aldığımı öğrenince mutlandı ve “Senin bu yönünü bilmiyordum.” dedi.

Yan tarafımda oturanlardan biri, yanındakine; Deniz Baykal’ın etkinliklere niçin gelmediğini sordu. Kimliğini bilmediğim kişinin verdiği cevap oldukça ilginçti: “ Baykal’ı buraya sokmazlar!”

En son Mustafa Sarıgül geldi siyasi kimlikli kişilerden ve en fazla alkışı da o aldı.

İnsanların çok ilginç bir varlık olduğuna bir kez daha tanık oldum: Çoğu kişi, protokolde kendisi için ayrılan yeri beğenmiyor ve kendi adının yazıldığı sandalyeyi daha öndeki bir başka sandalye ile değiştirmeye çalışıyordu.

Siyasi Parti yetkilileri geldikten sonra, bir ara tiyatroda olup olmadığımdan bile kuşku duymaya başladım: Bazıları, kendilerini daha  ön plana çıkarmak için zıplıyorlardı adeta. Yaptıklarıyla, politikanın bir diğer çirkin yüzünü sergilediklerinin farkında bile değillerdi. Oysa ki Adalet Bakanlığı yapmış olan ve hemen önümde oturan M. Seyfi Oktay, “Dostluk ve Barış ödülü” de alacaktı ve yeri bir çok politikacıdan (!) çok daha önlerde olmalıydı: Üzüldüm.

“Merhaba Salim Abi.” diyerek biri geldi yanıma: Zaman zaman İnternette yazıştığım, fakat o güne dek hiç görmediğim Harun Şimşekmiş gelen, epeyce sohbet ettik. Ayrılırken, ısrarla konuk olmamı ve olursam mutluluk duyacağını, arabası olduğunu ve ulaşım için hiç bir sorun çekmemem gerektiğini söyledi. Duygulandım ve çok teşekkür ettim kendisine.

Biraz sonra da Gönen (Çelebi) geldi. Onu da hayal meyal, yedi sekiz yaşlarında bir çocukken gördüğüm haliyle anımsıyordum. Yaşlandığımı, köprülerin altından çok sular geçtiğini bir kez daha görmüş oldum. Gönen de partili arkadaşlarının geldiğini,üzülerek ayrılmak zorunda olduğunu söyledi ve kartını verdi. Teşekkür ettim.

Önce Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, kısa bir süre sonra da Cumhurbaşkanının tören alanına geldiği anons edildi. Cumhurbaşkanının gelmesiyle birlikte protestolar da başladı: Ellerinde Atatürk posterleri taşıyan bir grup, ”Cumhurbaşkanı, sen buraya yakışmıyorsun.” pankartı açtı.

Medya mensuplarının yoğun ilgisi nedeniyle kendilerini zor görebildik.

Belediye Başkanının açış konuşmasından sonra, Hacıbektaş Kaymakamı tarafından, serbest vezin şiir yarışmasında birinci olmam nedeniyle bana plaket verildi ve 2008 yılı dostluk ve barış ödülüne layık görülen M. Seyfi Oktay konuşmasını yapması için kürsüye davet edildi.

Tören komisyonunun uygulamak istediği programla, Cumhurbaşkanının gelmesi nedeniyle uygulatılmak istenen program arasında çelişkiler belirmeye başladı: Örneğin, öykü yarışmasında birincilik ödülü alan Fehmi Salık’a ödülü verilmedi, belki  de unutuldu! Böyle bir ortamda ve hem de kürsüde seviyesiz ağız münakaşaları oldu ve Seyfi Oktay konuşmasını tamamlamadan kürsüden indi.

Ertuğrul Günay ve Sayın Cumhurbaşkanı da konuşma yaptılar ve protesto edildiler. Bu karışıklık içerisinde, sevinilecek tek yan kavga ve olay çıkmamasıydı.

Kardeşlerim köyden geleceklerdi ve onlarla buluşacaktık. Onlar bana ve ben de onlara telefon ediyordum fakat bir türlü konuşamıyorduk. Sanıyorum Cumhurbaşkanının gelmesiyle birlikte, doğal olarak güvenlik önlemleri de en üst düzeye çıkarılmış ve telefonlarda frekans karmaşası yaratılmıştı. Güç bela, postanenin önündeki çok sınırlı bir alanda iletişim kurabildik ve buluşabildik.

Köye doğru çıktık yola, amcamın oğlu Mehmet’in (Çelebi) arabasıyla.

Hacıbektaş’tan uzaklaştıkça telefonlarımız normale dönmeye başladı. Sanıyorum bazı kanallar (Yol TV., Cem TV. vd.) Hacıbektaş’ta yapılan etkinliği naklen yayınlamışlar. Bu nedenle olacak ki televizyondan izleme olanağı bulan tanıdık ve dostlardan bir çok kutlama mesajı aldım yol boyunca...

Çocukluğumuzda, köyümüzden Mucur- Kırşehir istikametine bakıldığı zaman herkesin gördüğü ve adını söylediği tek bir belirgin nokta vardı: Kara Çalı. Tam yanından geçerken, Mehmet (Çelebi) arabasını yavaşlattı ve “İşte, Kara Çalı bu!” dedi. Gövdesi ve dalları kesilerek götürülmüş, sadece sökülen kökü “ben buradayım” diye çığlık atıyordu.

Bedenimden bir şeylerin eksildiğini hissettim: Eksilerek eskidiğimi...

Nihayet merak ettiğim levhayı gördüm: “Kayseri 80 Km.” levhasını.

Aslında Mehmetin söylediği gibi bu levhanın değiştirilmesi gerekiyor: Düşünüyorum da 40 yıl kadar önce, örneğin, “Şeker Evler” Kayserinin o kadar beri yanındaydı ki git git bitmezdi aradaki mesafe! Ya şimdi? Şimdi nerdeyse Kayserinin merkezi konumuna gelmiş! Yani Kayseri bizim köye oldukça yaklaşmış. Umarım ilgili yetkililer benim bu dileğimi kulak ardı etmezler.

Yolda otomobil ile ilerlerken köyümüzün karşısındaki bağları gördüm. İster istemez şaşkınlıkla (belki de kıyaslamak amacıyla) başımı hafifçe arkaya çevirip Kızıltepeye baktım ve inanamadım, sordum karşı bağlara ne olduğuna: Öğrendim ki bağlar harap, kayısı ağaçları bitti bitecek nerdeyse.

Kırk yıl önce böyle miydi: Mevsimi geldiğinde budanır, her bir çubuğun gözü tek tek açılır, bellenir ve sonra da Parmak Üzümü, Bulut Üzümü, Keklik Üzümü, Kara Üzüm fışkırırdı çubuklardan; sararmaya başlayan çağlaları taşımakta zorlanırdı zerdali ağaçları...

Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı ile Topal Yunusun Hikayesi “adlı şiirini ne zaman okusam neyi hatırlarım biliyor musunuz? Karşıdaki bağların, köyümüze ve dağa yakın olan bir bölgesinde; diğer ağaçlara kıyasla daha gür, yaprakları daha koyu, duruşu daha heybetli bir ağaç vardı: Ceviz Ağacı. Kimin bağında olduğunu bilmiyorum ama bugün bile gitsem yerini bulabilirim.

Ceviz değildi ama, “Acı” mevkiinde de böyle bir ağaç vardı yanılmıyorsam: Belki de birkaç ağaç! Düş kırıklığı yaşamamak için ne o tarafa baktım ne de sordum, “Hâlâ yerinde duruyor mu?” diye.

Ama benim yine de favori ağaçlarım dağdakilerdi: Çalılıklar; alıç ve taş armudu ağaçları.

Yıl sanıyorum 1961 veya 1962 idi ve bir eşeğimiz vardı, inanılmayacak kadar ilginç özelliği olan bir eşek:

Her şeyden önce, o yaşlarda benden çok daha zeki idi: Bir “Büngül Göz”de bir de “Sivri”de bağımız vardı. Büngül Gözdeki bağ yola daha yakındı ve tek başıma gitsem bile bulabiliyordum. Sivrideki öyle değildi ve bir sürü bağların arasından geçilerek gidiliyordu ve yerini bir türlü aklımda tutamıyordum! Fakat eşekle bağa gitmem gerektiğinde, yol ayrımına vardığımız zaman  hangi bağa gidileceğini (Sivriye mi, Büngül Göze mi?) eşeğin yularını çekerek yönlendiriyordum ve hayvancağız yüzlerce bağın arasından geçerek ilerliyor ve bir ağacın altında duruyordu: İşte o bağ, bizim bağımızdı.

Eşeğimizin bir diğer ilginç özelliği ise canı istediği zaman yürümeyip olduğu yere çökmesiydi. Yorgunluktan mı, kızgınlıktan mı, inadından mı; çalışma koşullarını kendisinin belirleme isteğinden mi, bilemezdik!

Bir gün Fedai ile (Çelebi) bağa gitmiş, sepetlerimizi kayısı veya üzümle doldurmuş köye dönüyorduk ki doğa ve tarladaki gördüklerimiz baştan çıkarmıştı her ikimizi de.

Duran’ın çeşmesine yakın bir yerlerde, yol kenarındaki bir tarlaya ekilmiş olan nohut, öyle davetkârdı ki dayanamadık ve yolduk. Çocukluk işte! Tam tarladan çıkarken bir ses duyuldu: Ürpertici, korku salan ve tüylerimizi diken diken eden bir ses: Bekçi düdüğü sesi.

Ayvayı yemiştik o anda! Panik içerisinde ve alelacele eşeğe bindik ve kaçacağımızı sandık: Eşek birkaç adım attıktan sonra olduğu yere çöktü. Şimdi hepten ayvayı yemiştik! Yapacak bir şeyimiz kalmamıştı, bekçinin gelmesini büyük bir korku içerisinde beklemekten başka.

Hışımla geldi bekçi, sanıyorum Hacı Mehmet Amcaydı. (Yücelin babası) Haklı olarak kulaklarımızı çekti ve hırsızlığın çirkinliği konusunda uyarıcı bir konuşma yaptı. Fedainin ve benim yüzlerimiz mosmordu tabi. O kadar çok utanmıştık ki hakkımız olmayan bir şeyi çaldığımızdan dolayı. İşin bizi daha da utandırıcı yanı, yolduğumuz nohut demetlerini bize geri vermesi ve bizi yakalatan eşeği yattığı yerden kaldırabilmemiz için bize yardım etmesiydi!

Merak ettiğim ve bugüne kadar öğrenemediğim tek şey, eşeğin bu rezilliğimizi üzülerek mi yoksa keyifle mi seyrettiğidir.

Bugün oralarda ne bağ kalmış ne bekçi var ne de çalınmak için davetiye çıkaran nohut tarlaları!..

Ben bunları bir solukta düşünürken, çoktan gelmiştik bile harman yerine.

Köyümüzün ortaklık malıydı harman yeri o günlerde ve kadastro geçmemişti henüz.

Belirlenmiş ve çizilmiş sınırları yoktu ama, her evin harman yerinin, neresi olduğu aşağı yukarı belliydi.

Tırpanla biçilen veya orakla yolunan, genellikle buğday ve bazen de arpa ve yulaf yığınlarından dağ gibi harmanlar oluşurdu!

Tırpanla ekinleri biçme işlemini genellikle erkekler, orakla yolma işlemini ise çoğunlukla kadınlar yapardı.

Tarlada, harmanda, bağ ve bahçede; analarımız ve babalarımız yan yana birlikte çalışırlardı.

Birinin elinde “anadut,” birinin elinde “beldenat.”

Birinin elinde “yaba,” birinin elinde “tırmık.”

Birinin elinde “bel,” ötekinin elinde “çapa...”

Yan yana ve omuz omuza.

     -2005 yılında, Dikilide tanıştığım ve benimle aynı yaşta olan Kayaltı köyünden bir öğretmen arkadaş, “Çocukluğumuzda, Köşekteşda kızların bile traktör kullandığını duyar ve hayrete düşerdik!” diyecekti.

Eğer bir bebeği varsa evin, o da götürülürdü tarlaya veya bahçeye ve “dulda”ya yatırılırdı.

Çalışmaya giden kadınların başında “yağlık” denilen siyah veya beyaz renkli bir örtü; erkeklerin başında da şapka bulunurdu.

Kadınlar, bayram ve düğünlerde; sevinç ve mutluluklarını ifade etmek amacıyla başlarına “eşarp” giyerlerdi.

Çocukluğumda, köyümüzde “türban”lı tek bir kadın bile yoktu. Hiç kimsenin saçının kılı başkalarını ilgilendirmezdi: Akıl egemendi, akıl!

Bayılırdık, üzerine koyulan tabure veya sandalyeye oturarak düven sürmeye...

Saplar, “düven”in alt yüzeyinde bulunan “çakmak taşları” tarafından usul usul parçalanır ve “tınaz”lar kaplardı her yanı.

Fırsat kollanır ve yel uygun esmeye başladığı zaman, yabayla savrularak saman ve tanesi ayrılırdı.

“Ceç” denirdi tanelerin oluşturduğu yığına.

Gelişen teknolojiyle birlikte; düvenlerin yerini patozlar, orak ve tırpanların yerini de biçerdöverler aldı.

Çakmak taşlarıyla dövülen tahıl taneleri, teknolojinin dişlerine emanet artık...

Harman yeri deyince harman işleriyle beraber, top gelir aklıma: Futbol.

Ben, futbolu Mehmet’ten (Akdemir: Talip ve Bilal’ın ağabeyi) öğrendim. Mehmet, Hacıbektaş’ta ortaokul birinci sınıf öğrencisiydi ve biz henüz ilkokulda idik, futbol topunun ne olduğunu bile bilmiyorduk: Bizim küçük lastik toplarımız vardı ve yerde zıplatırdık. Top, yer ve avuç içimiz arasında mekik dokurdu ve kim sayı olarak daha fazla zıplatırsa, o; iyi top oynuyor sayılırdı.

Mehmet ve birkaç arkadaşı, harman yerinde, benim o ana kadar hiç görmediğim bir topla ve ayaklarıyla bir şeyler oynuyorlardı. “Futbol” kelimesini ilk kez onlardan duydum ve anlamını onlardan öğrendim. Başka hiç kimseyi bulamamış olacaklar ki beni kaleye geçirdiler. Mehmet, topu ellerimle tuttuktan sonra ne yapmam gerektiğini anlattı. Yetersiz anlatmış veya ben anlamamış olacağım ki, “Topu tuttuktan sonra üç defa yere vur” diye yapmış olduğu uyarı hâlâ belleğimdedir.

Birkaç yıl sonra ben de iyice öğrenmiştim futbolu.

Futbol takımı kurduk köyde. O zamanlar arkadaşlarımızın çoğu Beşiktaş ve Galatasaray taraftarıydı. Beşiktaş’ın renklerinden beyazı, Galatasaray’ın renklerinden de kırmızıyı alarak köyümüzün futbol takımının renklerini belirlemiştik: Kırmızı-Beyaz.

Yardım topladık köydeki her evden. İnanır mısınız, herkes bir şeyler vermişti: Üç yumurta, bir urupla buğday, yüz kuruş para...

Harman yerindeki bir alana, (Sanıyorum, şu anda ortaokulun bulunduğu yer) futbol sahası yapmıştık. Enini boyunu ölçüp biçmiş ve çimento bularak kale direklerini bile dikmiştik, Sadık köyü maça gelecekti birkaç gün sonra.

Sabah erkenden, Fedai ile forma almak amacıyla Kayseriye gitmiş ve öğleden sonra da dönmüştük. Üç Kuyuda otobüsten indiğimizde, harman yerinde, yani bizim futbol sahası yaptığımız yerde; büyük bir kalabalığın olduğunu görmüş ve hızlı adımlarla telaşlı telaşlı yürüyerek geldiğimizde büyük bir düş kırıklığına uğramıştık. Akşam, büyük bir istek ve özenle diktiğimiz kalelerden birinin direkleri babalarımız tarafından tamamen sökülmüş ve fakat diğer kalenin direklerinin sökülmesi arkadaşlarımız tarafından engellenmekteydi.

Tabi ki elimizdeki formalarla biz de arkadaşlarımızın yanında ve safındaydık. Epeyce ağız münakaşaları oldu. Muhtar telefon etmiş olacak ki birden jandarmalar belirdi harman yerinde, kaçıştık ve saklandık.

Bir gün sonra da Hacıbektaş’a giderek ifade verdik jandarmaya.

Bizler gençtik ve gençliğimizi yaşamak istiyorduk. Ekmek elden su göldendi ve haklıydık kendimize göre.

Babalarımız bizim geleceğimizden de sorumluydu ve o alanı üretim yeri olarak kullanıyorlardı: Onlar da haklıydılar.

Haklı veya haksız olmaktan öte, direkler dikilmeden önce babalarımızla belli bir diyalogun kurulmamış olmasıydı yanlış olan.

Benim iyi top oynadığım söylenirdi. Şimdi bakıyorum da içimizde en iyi oynayan Fedai idi. İki ayağını da mükemmel kullanırdı. Hâlâ şu iddiadayım: Fedai, Türk Futbolu adına bir kayıptır. Ve yine Özcan gibi bir kaleci, Tayyar (Altıntaş) gibi bir santrahaf, Emrullah gibi bir sol bek, Mehmet (Karatekin) ve Bilal (Akdemir) ve Veysel (Özsoy) gibi bir orta saha oyuncusu şu anda Türkiye’de var mı? (Adını anımsayamadığım diğer çok değerli futbolcu arkadaşlarımdan özür diliyorum. Lütfen bağışlasınlar beni)

İlk maçımızı Bel Barak köyüyle yapmış, maçın sonlarına doğru bir gol atmış ve dayak yediğimiz için maç yarıda kalmıştı!

Mezarlığın yanından geçerken, Arthur Millerin bir anekdotu geldi aklıma: Meksika’da gezmekteyken, bir köy mezarlığındaki ilginçlik dikkatini çeker. Mezarlık fiziki olarak değil de bakımlılık açısından adata ikiye bölünmüş gibidir. Mezarlığın bir bölümü; çiçeklerle süslenmiş, ağaçlar dikilmiş, mermer sütunlarla özene bezene yapılmış ve bakımlı durumdayken; bir kısmı harap bir halde ve adeta kendi kaderine terkedilmiş durumdadır. Miller, dikkatini çeken bu durumu, mezarlıklardan sorumlu yaşlı Meksikalıya sorduğunda ilginç bir yanıtla karşılaşır. Yaşlı Meksikalı, bakımlı mezarları göstererek, “Bunlar, ölüler.” der. Bakımsız mezarları gösterdiğinde ise “Bunlar, gerçek ölüler!” der ve Millerin şaşırdığını görünce, “gerçek ölüler” için; “artık bunları köyde tanıyabilen bir kişi dahi bulabilmek mümkün değil.” yanıtını verir.

Gerçek ölüler!

Ben de mezarlıktan geçerken, “gerçek ölülerin” sayısının, köyümüzde de  hızla artmakta olduğunun hüznünü ve burukluğunu yaşadım!

Geçmişimiz...

Analarımız, babalarımız, bacılarımız...

...ve geleceğimiz!..

Gelecekle ve özellikle de geçmişle ilgili bir çok şey anımsatır bana mezarlıklar, özellikle de köyümün mezarlığı.

1960’lı yıllarda İl Teknik Ziraat Müdürlüğü, köyümüzü “elma yetiştiriciliği” konusunda pilot köy olarak seçmişti ve arıcılığı da teşvik ediyordu.

Mezarlığın hemen üzerinde bulunan ve “Gökıyı” olarak adlandırılan yerde, hemen hemen herkesin aynı büyüklükte tarlaları vardı.Elma fidanları Nevşehir’den getirilerek dikilmiş ve bir hayırsever de (Mehmet Ağa) çeşme yaptırmıştı.

Elmacılık konusunda aydınlatılmalıydı halk: İl Ziraat müdürlüğü de böyle yapmış ve Nevşehir’de üç günlük eğitim semineri düzenlemişti. Bu eğitim seminerine arıcılık konusunda Münir (Dündar), elma yetiştiriciliği konusunda da ben katılmıştım. Sanıyorum daha ortaokul öğrencisiydik. Birçok şey öğrettiler bize. Özellikle de “boru aşısı”nın bölgemizde çok yaygın olarak uygulandığını, bu aşının nitelikli bir aşı olmadığını ve “göz aşısı” yapmamız gerektiğini defalarca tembih ettiler.

Aşı konusunda ilk ve tek uygulamayı, “Sivri”nin en uç bölgesinde elmalığı olan İsah’ın (Özsoy. Önceki soyadı ‘Gülmez’di) bahçesinde yaptık ve beraberce 60 kadar elmayı “göz aşısı” ile aşıladık. Sonuç ikimiz için de hüsrandı: Yaptığımız aşılardan ne yazık ki bir teki bile tutmamıştı!

Zamanla o kadar nitelikli elmalar yetişti ki köyümüzde!..

Fakat bir şeyi üretmek, tek başına her zaman yeterli olamıyor. Devletin uygulamak istediği bu proje, ne yazık ki pazarlama unsurunu içermiyordu. Yani devlet, bu elma yetiştiriciliği projesini uygularken; “Bu üreticiler, yetiştirdikleri tonlarca elmayı ne yapacaklar?” sorusunun öbür ayağını oluşturan pazarlamayı hiç düşünmemişti. Elmaları bir tek Kayseri’de kurulmuş olan “Meysu”ya (meyve suyu fabrikası) satabilmek mümkündü, hem de yok pahasına.

Olayı şöyle de düşünebilmek mümkün: Acaba bu uygulama, ilerde Kayseriye kurulması planlanan meyve suyu fabrikasına, ucuz elma yetiştirtme projesinin bir parçası mıydı? Her koşulda devlet, teşvik ettiği ve dayattığı projesiyle; köy halkımızın tarlalarının uzun yıllar üretim dışı kalmasına ve emeklerinin karşılığının heba olmasına neden olmuştur.

    - 2000’li yılların başıydı ve Ayvalıkta, “Tansaş” adlı kitle tüketim mağazası yeni açılmıştı ve  ben de tesadüfen Ayvalıkta bulunuyordum. Tüketim mağazasının sebze- meyve reyonunda, tıpkı bizim köyümüzde yetişen elmaların aynısı vardı. İthal elmalarmış! Fiyatları diğer elmaların 6 katıydı. Öyle bir içim çekti ki ilk kez tane ile elma satın aldım. Tadı da bizim köydeki elmaların aynısıydı!

Mezarlıklar!

Eski mezarlarda çok büyük mezar taşları vardı, hâlâ da var ya: Çocukken bu koskoca mezar taşlarının nasıl taşınabildiğini düşünürdüm!

Çocukların “büyük” kavramı ve “büyüklük” anlayışı çok farklı oluyor.

Mezarlıklar, elde değil ürkütüyor insanı!

Çocukken hep korkardım mezarlıktan, lise öğrenciliği yıllarımda bile.

Analarımız “Gökıyı”daki elmalığa;domates, patlıcan, hıyar gibi sebzeler de ekerlerdi.

Sebzeler su ister, sulanmak ister. Mehmet Ağanın yaptırmış olduğu çeşmenin suyuyla sulardık sebze ve meyveleri. Su kıt, sulanacak alan ise alabildiğine fazlaydı.

Kimin hangi saatler arasında bahçesini sulayacağı konusunda kura çekerdi büyüklerimiz.

Bahçesi olan herkes sudan eşit olarak yararlanırdı.

Bir tarihte sulama sırası bizdeydi ve sulama saati de gece karanlığına denk geliyordu. Babam yoktu ve biçer döverle Çukurova’ya gitmişti. Bahçeyi ben sulayacaktım ve gecenin karanlığında zorunlu olarak mezarlıktan geçmem gerekiyordu. Bendeki kaygının büyüklüğünü varın siz hesabedin!

Akşamüzeri 7-8 arkadaş bir ufak şişe şarap aldık. Adını, adım gibi anımsarım: “Dert alan” şarabı. Öz’de, yani Fedailerin evinin alt kısmında afiyetle içtik. Şarap dudaklarımızı bile ıslatmamıştı ama hepimiz  zil zurna sarhoştuk! Bu sarhoşlukla, en ufak korku duymadan mezarlığın yanından geçerek “Gökıyı”daki bahçeye gitmiş ve sebzeleri sulamıştım. Hem de savaş kazanmış komutan edasıyla gurur duymuştum kendimle!

Ne zaman geçsem mezarlıktan, ben de herkes gibi üç gulfü, bir elham okurdum.

1975 yılında köye gelmiştik. Kızım dört yaşındaydı ve ilk kez İstanbul dışına çıkıyor ve bir köy yaşamıyla karşı karşıya kalıyordu:

Babasının doğup büyüdüğü yaşama, kırsal kesimdeki hayatın gerçeklerine, küçük üreticinin kendisini var etme savaşımına, üretim aracı; tarla, at, ve eşek olan insanların doğayı değiştirme mücadelesine tanık oluyordu ilk kez.

Mezarlığa yakın bir yerde, dedesiyle eşek arabasında giderlerken, bir atın dışkıladığını (kakasını yaptığını) görür kızım ve dedesine sorar: “Dedeciğim, bu hayvanların tuvaleti yok mu?”

“Mezar” sözcüğündeki, “zar” hecesi gibidir yaşam ve ölüm arasındaki mesafe: Bir varsın, bir yoksun!

Hepimize şekil veren, yönlendiren ve bugünkü hale getiren tabii ki dündür. Yüzleşelim ama çakılı kalmayalım düne. Yarının ne getireceği belli değil, aslolan şu an: Bu yazıları okuduğunuz şu an.

Silinmeli kafalardan keşkeler ve yaşantılar ertelenmemeli...

Mezarlığın hemen yanından geçerek nihayet vardık köye.

Mehmet’in (Çelebi) eşi Zübeyde çocukluk arkadaşımdır ve komşumuzdu da zaten. Zaman zaman bugün bile telefonla da olsa konuşma olanağı bulabiliyoruz. Altı yıl önce köye gittiğimizde tavuklu bulgur pilavı yapmıştı ve bir büküm ekmeği yer sofrasında açarak ve pilavı da üzerine dökerek yemiştik:

Olamazdı böyle bir şey! O ne tattı yahu, müthiş bir şey!

Pilavın tarifini alıp, Dikilide defalarca tarife uygun “tavuklu bulgur pilavı” yapmama rağmen, bir türlü o tadı yakalayamamıştım. Sağ olsun, yine yaptı ve yine çok güzeldi!

Çok iyi tanıyorum Zübeydenin babası Halil Amcayı, “Halil Çavuş” derlerdi.

Köyümüzde bisiklete binen ilk kişinin Halil Amca olduğunu düşünüyordum: Yanılıyormuşum, öyle değilmiş: Necip Amcaymış. (Taşkıran. Galiba Üzeyirin babası) Köyümüz ve yakın çevresinde, tek sıhhiye o olduğu için ve iğne vurmak amacıyla çevre köylere de gittiğinden, zorunlu olarak öğrenmiş bisiklete binmeyi.

Evet, haklılar. Bir karne tatilinde köye gelmiş ve şubatın dondurucu soğuğunda top oynayarak hastalanmıştım. (Kar ve çamur yokmuş demek ki!) Penisilin iğnesini bana da vurmuştu Necip Amca.

Hasan amcam (Çelebi) vefat etmişti bir süre önce. Telefonla baş sağlığı dilemiştim ama Ade Bacıyı ziyaret edip baş sağlığı dilemem gerekiyordu: Amcamın oğlunun eşi, bitişik komşumuz, anamız, ablamız, her şeyimizdi Ade Bacı.

Yıllar su gibi akıp geçse de hâlâ çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdaki imajı canlanıyor belleğimde.

Hasan amca, Almanya’ya ilk gidenlerdendi ve ben de Kayseri’de ortaokul ikinci sınıf öğrencisiydim o yıllarda. Almanya’dan mektup göndermişti ve heyecanla açmıştım zarfı. Zarfın içinden mektupla birlikte ne çıkmıştı biliyor musunuz? İki tane kâğıt iki buçuk lira! Dünyalar benim olmuştu!

Anımsadığım kadarıyla üç kızı vardı Ade Bacının. O ise sürekli oğlu olmasını istiyordu. Erkek çocuk doğuruyor, fakat bebek bir süre yaşadıktan sonra ölüyordu. Bu durum birkaç kez böyle devam etti. Son erkek çocuğunu doğurduğunda, adını İbrahim’le (Çelebi) birlikte koyduk: Güven koyduk adını. Güven, o dönemde Beşiktaşın gol kralı futbolcusunun adıydı. İbrahim Galatasaraylıydı ama isim ikimizin de hoşuna giden bir isimdi.

Güven büyüyecek ve yıllar sonra liseyi bitirdikten sonra anne ve babasıyla Dikiliye gelecek ve ona, doktorluğu için ilk muayene etme aracı olan stetoskobu ben hediye etmiş olacaktım!   

Yolda yürürken, Eşref Amcanın (Çelik) konutunun önünde; 5-6 kişi bir bankta oturuyorlardı.

Yaklaştığımızda ayağa kalktılar ve “hoş geldin” dediler, birer birer.

Anadolu insanı...

“Köşektaş”ımın insanı: Yüreği sevgi ve saygı dolu, gönlü bol; yufkasına soğanını katık eden, hoşgörülü, yiğit insanlar.

Hemen hemen hepsi de sordu “Beni tanıdın mı?” diye. İçim burkuldu; köye bu kadar az gitmenin sıkıntısını yaşadım benliğimde.

Kırçıllaşmış saçları ve dudaklarındaki gülümsemeyle, “Beni tanıdın mı?” diye sordu tokalaşırken biri. Anımsadım adını, fakat “ya o değilse?” kuşkusuyla söyleyemedim: Muzafdı.

”Beni bil,” dedi bir diğeri; iyi bildiğim biriydi: “Çok iyi sohbet ederdin ve hepimizi güldürürdün. Oğlun var, adı İbrahim. Diyarbakır’da müfettişlik yaparken görüşmüştüm.” diyebildim ancak. “Sen, Abdurrahman Abisin; Abdurrahman Kocasın.” diyemedim.

Hiç yaşlanmamış, olduğu gibi duruyor Abdurrahman Amca.

Telliydi annesinin adı, “Telli Ebe” derdik biz Kayseri’de okuyanlar.

Bizler, ilkokulu bitirir bitirmez okumak amacıyla Kayseriye gitmiştik. Babalarımız ev tutmuş, 3-4 arkadaş aynı evi paylaşıyorduk. İmkanı olanlar, evin temizliği ve yemeklerin yapılması amacıyla; bir aile büyüğünü bırakırlardı okuyan öğrencilerin yanında.

Sanırım ya Osmanlarla (Seyfi) ya da Muhsinlerle (Şeref) kalıyordu Telli Ebe.

Tek Devlet Hastanesi vardı Kayseri’de ve sürekli olarak köyümüzden yatan bir hasta mutlaka bulunurdu. Perşembe ve Pazar, hastalarla görüşme günleriydi ve genellikle bilirdik köyümüzden kimlerin hastanede yattığını.

Saat ikide başlardı hasta  ziyareti. Bir fayton tutar ve Telli Ebemizi bindirerek hastaneye gider, hastane kapısındaki satıcılardan; kolonya, simit, portakal gibi hediyeler alır, geçmiş olsun dileklerimizi sunardık. Telli Ebe faytona “tavaka” der ve bayılırdı binmeye...

Yazın köye döndüğünde, faytona binerek hasta ziyaretine gitmemizi zevkle herkese anlatırmış Telli Ebe.

Oturmaktayken, bana “hoş geldin” diyenlerden; ilkokul sınıf arkadaşım ve komşumuz Şahin’i (Uçar), ağabeyi, köyümüzün eğitim duayeni Sinan’ı (Uçar), Musa’yı (Uçar) ve her gün yüz yüze olduğumuz Süleyman Ağabeyimizi (Çelik) tanıyamamak mümkün mü?

Sinan, Mehmet ve Mücahit ortaokulu Hacıbektaş’ta okudular. Onlar, Şahin “Uçar” ve benden sanıyorum iki-üç dönem daha önceler.

Bir karne tatilinde Hacıbektaş’tan gelmiş, evlerinde ders çalışıyordu Sinan. Divit ve hokkası da vardı. İlk kez görüyordum hokkayı. Acayip bir şeydi, ters çevirdiğin zaman bile içindeki mürekkep dökülmüyordu! Ortaokulda okumanın ayrıcalığını gözlerimle görmüş ve “okumak güzel şey” diye düşünmüştüm o zamanlar.

Doğup büyüdüğüm evi de ziyaret ettim: Yitik hayatlar, eskimeye yüz tutmuş anılar...

Üç buçuk saat kadar kalabildim köyde. Tam ayrılacakken, iki kişi daha “hoş geldin” dedi bana. Bunlardan biri Ercihan Tandoğandı. Çok güzel anılarımız var onunla, fakat ben; belki onun da ilk kez duyacağı bir anımı anlatayım.

1983 yılıydı, Diyarbakır’ın Çermik ilçesinde çalışıyordum ve İzmir’in Dikili ilçesine tayinim çıkmıştı. İzmirli doktor arkadaşım Merih’le (Şan) ev kiralamak amacıyla İzmir’e gelmiştik. Dr. Merih’in ablası THY’de çalışıyordu. Konak Meydanında, arkadaşım arabasını caddeye park etmiş ve birkaç dakika için ablasını görmeye gitmişti.

Ben de arabadan inmiş, sigaramı yakmış gelip geçeni seyrediyordum. Resmi giysili bir polis yaklaştı yanıma ve “Affedersiniz, siz buralı mısınız?” diye sordu. Dikkatlice baktım yüzüne ve içimden; “Bu, ya Ercihan’ın kardeşi veya yakın akrabası.” diye düşündüm. “Hayır, ben Diyarbakırlıyım.” diye yanıtladım sorusunu. “”Kusura bakmayın, birine benzettim de.” diye ayrıldı yanımdan. 2-3 adım attı atmadı, ben de arkasından; “Siz Köşektaşlı mısınız?” diye bağırdım. Hızlıca döndü, geldi ve birbirimize sarıldık. “Zaten ben seni tanımıştım Salim Ağabey” dedi Orhan. Vefatını yıllar sonra öğrendim ve şoke oldum!

Bana “Hoş geldin” diyen, görebildiğim son kişi Eşref Amcaydı, Eşref Çelik. O kadar çok anılarım vardır ki Eşref Amcayla, saymakla bitmez.

Her şeyden önce köyümüzün ve mahallemizin bakkalıydı Eşref Amca ve üstelik de köyümüzün en iyi avcılarındandı. O kadar çok gördüm ki ava gidip de tavşanla döndüğünü!

Keklik diye bir av hayvanının olduğunu onun sayesinde öğrendim. Kafesteki kekliklerini beslediğini ve güneşlendirdiğini ve kekliklerin o iştahlı iştahlı ötüşlerini merak ve zevkle izlerdik çocukken.

Aynı zamanda köyümüzün dişçisiydi Eşref Amca. İlkokuldayken, çürüyen azı dişim sabaha kadar hüngür hüngür ağlatmıştı bir gece beni. Sabah erkenden Eşref Amcaya götürdü babam. Alimallah, bırakmazdı kerpetenle tuttuğu dişi! O kadar kolay çekmişti ki, ağrım kesilmiş ve dünyalar benim olmuştu.

Köyümüzün aynı zamanda doktoruydu Eşref Amca. Sol kulak altımda, yumurta gibi oval, sınırları keskin ve belirli, beyaz beyaz kabuk bağlıyan, kaşıntılı ve kaşındığında dökülen bir cilt rahatsızlığım oluşmuştu. Tabii ki başvuracağımız tek kişi yine Eşref Amcaydı.

Eşref Amca aldı eline “güvezi kalemi” (sabit kalem de denirdi ve bu kalemle yazılan yazı silmekle kaybolmaz, ıslandığı zaman yazılardan morumsu bir renk kağıdın her yanına yayılır ve kâğıdı boyardı adeta.) ve yüzümdeki yaraya şöyle bir baktı ve tükürdü ve üzerini kalemle çiziktirdi. 5-6 gün kadar sonra yüzümdeki cilt rahatsızlığı kaybolmuştu.

Bu olayın, ilginç iki yönü olduğunun farkına, yıllar sonra doktor olduğum zaman varabildim:

Öncelikle, bu tür cilt rahatsızlıklarına bizim köyde “Derma” denirdi. Tıp dilinde, yani Latince’de “Derm,” deri demektir ve deriyle ilgili bir çok hastalıklara da “Dermatit” denmektedir. Sanıyorum, köyümüzün diline; bu, “derma” kelimesinin nereden girmiş olabileceğine dair yapılacak bir çalışma, ilginç ve keyif verici olacaktır.

Öte yandan, Eşref amcanın kullandığı “güvezi kalem”in yapısında potasyum per manganat diye bir kimyasal madde vardır ve bu kimyasal madde, günümüzde de bir çok cilt hastalığının tedavisinde kullanılmaktadır.

Köydeki çok kısa süren bu ziyaretten sonra, Mehmetin arabasıyla, otobüse binmek daha kolay olur diye Kızılağıl üzerinden tuttuk Topaklının yolunu.

Yolda, köyümüz ve Kızılağıl arasındaki mesafe için, “Bu yol ne kadar da kısaymış!” dediğimde; “Taşlaşırken, kaçıyorsak ne kadar uzun gelirdi değil mi? “dedi, Mehmet. Haklıydı da: Kızılağıllı gençleri kovalarken, mesafenin uzun veya kısalığı aklımıza bile düşmezdi; fakat onlar bizi kovalarken bir türlü bitmek bilmezdi o yol!

“Taşlaşma “deyince bir şey daha anımsadım: “Taşlaşma,” sadece köyümüz ve Kızılağıl arasında olmazdı ki !

Köyümüzün iki mahallesi, yukarı ve aşağı mahalleler arasında da olurdu. Taşlaşmadan sonraki 1-2 gün içerisinde, karşı mahalleye yalnız gitmek veya o mahalleden geçen bir yoldan yürümek çok zordu! Bu gibi durumlarda, dayak yiyeceklerini taşlaşan çocuklar çok iyi bilirlerdi. Taşlaşma bir güç gösterisiydi:

Savaşın simgeleştirilmesi.

Köyümüzdeki taşlaşma olayı kesinlikle aile grupları arasında olmaz, aşağı ve yukarı mahalleler arasında olurdu. Biz orta mahallede oturuyorduk. Taşlaşma esnasında bir mahalleden yana olmak zorundaydık. Hiç unutmam,kırımlı aile grubundan olmamıza rağmen; yapılan bir taşlaşmada yukarı mahalleden olmuş olacağım ki kızıl tepeye giderken, Mehmet ve Talipten (Akdemir) dayak yemiştim! Onlar da kırımlı aile grubundandı oysaki!

İki saat kadar önce Topaklıdan yer ayırtmama ve otobüs gelmeden yarım saat kadar önce biletimi almama rağmen, iletişimsizlikten dolayı olsa gerek yerim satılmış: Kırşehir’e kadar hostes koltuğunda gitmek zorunda kaldım.

Unutuyordum az kalsın: “Üç Kuyu” adını nerden aldığını bilmiyorum ama, Kayseri’de öğrenci olduğum altı yol boyunca; herkes gibi hep orada indim otobüsten ve yine hep oradan bindim otobüse. Ahmet Amca (Çelik. Eşrefin babası) ve eşi Dilber Teyze yaşardı orada. Ve yine evlerinin önünde bir akasya ağacı vardı. Ne yazık ki hiçbiri kalmamış. Ahmet Amcaya, “Deli Ağa” veya “Deli Ahmet” lakabı takılmıştı. Lakaplarından hiç gocunmazdı. Oradan otobüsle geçerken, bir ara bu lakapların niçin verilmiş olabileceğini düşündüm. Köyden 2-3 km. uzakta yaşamayı tercih ettiği için mi takılmıştı bu lakaplar. Neydi acaba Ahmet Amcayı yalnız yaşamaya iten neden?

Yaz nüfusu artsa da kışın 300 kişi yaşıyormuş köyümüzde. 48 yıl önce, yani 1960 yılında nüfusu 1064’dü.

Tabii ki aş ve iş için ayrılmak zorunda kaldık köyümüzden, darmadağın olduk. 15 yıl kadar önce Noter Muzaffer (Şen) ve eşi Mediha, kısa bir süre de olsa konuğumuz oldular Dikilide. Muzaffer, “Ben duramam, mutlaka her yıl köye giderim.” demişti. Aslında doğrusu da bu galiba. Fakat koşullar ne yazık ki istediğimiz her şeyi, istediğimiz zaman gerçekleştirmemize izin vermiyor.

Doğduğumuz, suyunu içtiğimiz; ilk üzüldüğümüz, ilk sevdalandığımız, ilk mutlu olduğumuz; kırlarında kuzu güttüğümüz yer, köyümüz, Köşektaşımız: Unutabilmek mümkün mü seni!

Ödül ve Köşektaş'ta Anımsattıkları l Şair Dr. Salim Çelebi

 

 




 


Köşektaş Köyü Internet Sayfası'nda yer ıalan tüm metin, resim, fotograf ve benzeri içeriklerin hakları sahiplerine aittir! Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda, kaynak gösterilse bile, izin alınmadan,
kullanılamaz, yayınlanamaz! 
kosektas.net,

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 22 Ocak 2021


20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Bilim insanları araştırmalarını yüzlerce ya da binlerce yıl sürdürebilselerdi, acaba hangi konular aydınlığa kavuşturulmuş olurdu?
12.01.2013
Kareli, vaktiyle Acı mevkiindeki bir tarlada, toprağa düşmüş birkaç karpuz çekirdeğinin döllenmesiyle yetişmiş tek bir karpuz görmüş ve hayrete düşmüş. Hiç kimsenin karpuz ekmediği bu mevkiide nasıl olmuştu da bu karpuz yetişmişti, diye merak etmiş. Karpuzu dalından kopardıktan, bir iki kez evirip çevirdikten ve karpuzun üzerinde kendiliğinden oluşmuş Arap alfabesindeki harfleri andıran kimi hatları gördükten sonra, şaşkınlığı bir kat daha artmış. Hemen oracıkta oturarak ne yapması gerektiğini düşünmüş. Epey bir düşündükten sonra, bu işte bir keramet var demiş, kalkıp Akif Hoca’ya gitmiş.
06.05.2012
Kuş Ali, yılın birinde, Almanya’dan izine gelirken teyzesi Cülü’ye donluk, eşinin teyzesi Kamalı’ya da seksen marklık yün hırka getirmiş. Ancak Cülü’ye donluk gizli verilmiş. Cülü’nün yorumu:
28.04.2012
İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip olan ve zamanla değişik boyutlar kazanan müziğin, insanlar üzerine çok çeşitli tesirleri vardır. Bu tesirler hem menfî hem de müspet olabilmektedir. Müzik, halk arasındaki anlayışa göre ekseriyette bir eğlence vasıtası olarak görülmesine karşın, esasen duygu ve düşünceleri seslerle anlatma veya sesi düzenli ve estetik maksatlara uygun şekilde kullanma sanatıdır. J.J. Rousseau'ya göre müzik, sesleri kulağa hoş gelecek şekilde terkip etmektir. Müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığının, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunun anlaşılmasıyla, müziğin bu özelliğinden nasıl istifade edebiliriz düşüncesi, çok sayıda ilmî araştırmaya zemin teşkil etmiştir....
08.04.2012
Yağmurun bol yağması bolluğu; az yağması da kıtlığı, dolayısıyla da açlığı beraberinde getirdiğinden, ilkel dönem insanları, doğa olaylarını meydana getirdiklerini sandıkları güçlerden, gerek törenler düzenleyerek, gerekse adaklar adayarak medet ummuşlar. İslâmiyetin etkisi altında yapılan yağmur duasından degişik olarak, kaynağını İslâmiyet öncesi eski inanışlardan almış olan ve yöremizde Su Kızı Donatımı diye adlandırılan bu törenler, Anadolu’nun bir çok yöresinde olduğu gibi, eskiden köyümüzde de düzenlenirdi.
30.03.2012
Ferice Yılmaz, Samcak Aliağa’nın kızı, Ömer Yılmaz’ın karısıydı. Çok duygulu, anlamlı ağıtlar yaktığı söylenirdi. Kocası Ömer, karlı, soğuk bir kış günü Avanos’tan eşekle gelirken Avanos, Özkonak arasındaki ziyaret dağında donup ölmesi üzerine yaktığı ağıt o günlerde tüm kadınların dilindeydi (1961-62). Ferice’nin bu özelliğini iyi bilen babası Aliağa; “Ben ölünce nasıl olsa ağıt yakacaksın. O zaman ettiğin o ağıdı ben duyamam. Ben şimdi ölmüşüm gibi ağıdımı et!” demiş. Ferice’nin o gün ettiği ağıt, başta babası ve yanındakileri saatlerce ağlatmış. Ferice’nin ağıtçılığını ünlendiren ağıdı; daha bir yaşında ölen oğlu Hamit için yaktığı ağıttır: “Umudum, demidim de bir tek Hemidim. Bir yumurta gömdümde sana vermedim.” gibi saçmaladığı da olmuş.
08.03.2012
Şiir Tanıtım Köşesi


Vahdettin ŞEN - 1953 Köşektaş doğumlu. İlköğrenimini köyünde, ortaöğrenimini ilçesi Hacıbektaş'ta, öğretmen okulunu Kırşehir'de okudu. Emekli öğretmendi. Yazdığı şiirlere tüm Köşektaşlıların ortak duygularını yansıttı. Büyük bir duygu, anlam ve içerik yoğunluğu vardır şiirlerinde. Köşektaş’ı ve insanını, arı ve berrak, anlaşılır ve özgün bir dille anlattı. Onu, 6 Aralık 2009'da kaybettik, özlemle anıyoruz!


Boşa Geldik

Yararımız olsun yurda
Çalışmaya işe geldik
Mevsimler karışmış burda
Yaz beklerken kışa geldik.

Heycandan çarpıyor yürek
Verdiler bir kazma kürek
Çantalarda peynir ekmek
Köyden koşa koşa geldik.

Söylenen her söze kandık
Burada hayat güzel sandık
Çok çalıştık az kazandık
Alta düştük tuşa geldik.

Kimi dağıttı yuvayı
Kimi yitirdi davayı
Kimisi aldı havayı
Biz buraya boşa geldik.

Bilmem niçin nasıl niye
Çocuklar gelmez haneye
İşten çıkıp meyhaneye
İçtik içtik coşa geldik.

Ne gündüzü ne gecesi
Okunmaz yazmaz hecesi
Her yerde duman bacası
Çok çalışıp hoşa geldik.

Her millet kendi içinde
İşte böyle bir biçimde
Yabancıların içinde
Sıralandık beşe geldik

Umudumuz yarım kaldı
Emeğimi kimler çaldı
Gurbet bizi bizden aldı
Geri döndük başa geldik.

Hayalda mı düşte miyim
Baharda mı kışta mıyım
Amele mi usta mıyım
Hayallerden düşe geldik.

Sanma devran böyle döner
Biri iner biri biner
Beyler yedi birer birer
ŞEN OZAN’ ım dişe geldik.

Vahdettin ŞEN