Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam68
Toplam Ziyaret381788
Üyelik Girişi
Resim Sergisi
Amerikalı resim sanatçısı James Rizzi’nin, 2009 yılında, Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yılı anısına renk cümbüşüne dönüştürdüğü Berlin Duavarı’nın özgün bir parçası olan bu beton parçası tam 3.5 metre yüksekliğinde ve 3.5 ton ağırlığında. Mainz‘deki Frankfurter Hof adlı bir salonda 18 Temmuz’dan beri gerçekleştirilmekte olan ve 14 Eylül’e dek sürecek olan James Rizzi Resim Sergisi nedeniyle Berlin’deki Checkpoint Charlie (Charlie Kontrol Noktası)'den alınarak Mainz’e getirilen bu duvar parçası, Mainz Gutenberg Meydanı‘nda sergilenmekte.
KOSEKTAS.NET
 

Anasayfa

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 İbrahim ÖZDOĞAN
1950 - 1984

   Kelebekler uçuşuyor eve;  güneş batıyor, akşam oluyor,
   Karanlık basıyor, ışıklar yanıyor;  İbrahim hoca veda ediyor...

   Otuz ay doktor, otuz ay bitmek bilmeyen,
   Otuz ay iğne ilaç, hiçbir derde deva etmeyen...
 
   Otuz yıldır aynı soru; sen neden ölmeliydin?
   Otuz yıldır aynı yanıt; hiçbir acıyı dindirmeyen...

   


OSMANLI, TÜRK, İSLAM KİMLİKLERİMİZ

Sayın okuyucular, bundan sonra yazacağım her yazı ‘Cehaletle Kavga’ başlığı altında olacak! Çünkü ister cumhurbaşkanı seçmek, ister kadınları boğazlamak, ister tarihi ve doğal çevreyi yok etmek, ister ağaç kesmek, ister hırsızlık yapmak, ister tarih bilmeden onunla övünmek, ister dindar olmadan dini istismar etmek gibi olayların tümü cehalete dayalı olgular.

DOĞAN KUBAN

23 Ağustos 2014, Cumartesi

Vurgulamak istediğim cehalet olgusu okuma yazma bilmek, okula gitmek, kentli gibi davranmasını öğrenmekten öte toplumun tümüyle yaşadığı çağla bütünleşmiş olması, ondan haberi olması anlamına geliyor. Çağdaşlaşma belki daha doğru bir tanımlama ama bunun toplum tarafından kavram olarak anlaşılması, kanımca, olanaksız.

Cehaletin bir tek nedeni yok. Çok bileşenli, karmaşık bir olgu. Fizyolojik nedenlere, fakirliğe, eğitim noksanlığına, yetişilen ortama, ideolojiye bağlı pek çok nedeni olabilir. Cehalet, kişi boyutunda, tartışılacak bir konu değil.

‘Cehalet’ tüm olumsuzlukların temelinde var olduğu kanısında olduğum toplumsal ve temelde hazmedilmemiş bilgiye dayalı davranışsal, evrensel bir hastalıktır. Toplum hasta olmadığı zaman kişisel hastalıklar yenilebilir.

Bazı davranışlara, eğer kamu az duyarlıysa, rahatsızlık da denebilir. Fakat sürekli rahatsızlık, örneğin ulaşımın kasıtlı olmayan ölümcül sonuçları ancak inatçı bir cehaletle açıklanabilir. Bürokrasinin cahiller elinde toplanması bir hastalık alametidir. Eğitimin her düzeyde çökmesi bir hastalıktır. Bu bağlamda kişisel etki, şiddetlendirici olsa bile cehaletin toplumsal varlığını yadsımak ve açıklamak için yeterli değildir.

BOŞUNA ÖVÜNME VE BÜYÜK GÖRME

Toplumun tarih bağlamındaki korkutucu bilgisizliğinin neden olduğu boşuna övünme ve kendini büyük görme bu hastalığın önemli arazlarından biridir. Ne zaman toplumsal bir eksiklikten söz edilse birtakım insanlar çıkıp falan ya da filan konuda ne yaman olduğumuzu anlatmaya başlıyorlar. Genelde bu savlar bu konulardaki cehalete ve önyargılara dayanıyor.

Türk olarak İslam dünyasında ilk çağdaş cumhuriyeti kurmakla övünebiliriz. Fakat Avrupa’ya işçi gönderdik diye övünmüyoruz. Gerçi insanlarımıza yeteri kadar iş sağlayamıyoruz diye dövünmemiz gerekir. En büyük ve uzun ömürlü bir imparatorluğun kurucusu olarak övünebiliriz, ama en büyük İslam ordusu olarak Osmanlı ordusu ile övünemeyiz. Çünkü bu ordu en görkemli döneminde Hıristiyan devşirmelerden oluşan, bir tür paralı asker niteliğinde idi. İmparatorluğu batıran da, zaptedilemez hale gelen Yeniçerilerdir. Onlarla, Çanakkale’de bizimle savaşan Fransız ve İngiliz sömürge askerleriyle karşılaştırmak aydınlatıcıdır.

Yeniçeri sistemi olağanüstü bir örgütlenmedir. Fakat bu Osmanlıların ortaçağın en güçlü İslam ordularını çıkarmış olan Gazneliler ve Selçuklular gibi övünme olanağı vermez. Farsça Divanlı Yavuz Sultan Selim, Türkçe divanlı Şah İsmail’i yendi diye bir Türk büyüğü olmadığı gibi, Abbasi halifesini zorla Mısır’dan İstanbul’a getirip kendisini halife ilan ettiği için Müslüman büyüğü de değildir. Yavuz’un yok ettiği Arap halifeliği Kuran’ın Kureyş’ten olmasını söylediği halifeliktir.

Müslümanlar Preveze ile, Hıristiyanlar Lepanto ile övünürler. Fakat bu çağda savaşla övünmek ilkel bir davranıştır. Amerikalılar Afganistan ve Irak’ta savaşı kazandılar ama, Afganistan’ın ya da Irak’ın durumu insanlık için övünç verici değildir.

Osmanlılar ya da Türkler olarak, fıkıh ya da kelam ya da başka İslami bilimler konusunda övünemiyoruz.

O alanda Arap ya da İranlılarla aşık atacak kimse yetiştirmedik.

Yetişenler de zaten Türklere öğretmek için yazmadılar. Anadolu Müslümanlığı bir Ahmet Yesevi de yetiştirmedi. Bir Sufi tarikatı kurucusu olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi biliyoruz. Farsça dilli Mevlana da Türk değil.

Yarım Türkçe yani Osmanlıca yazan büyük divan şairlerimiz var. Ama dünyaca ünlü Hayyam, Firdevsi, Hafız yetiştirmedik. El -Kindi, İbni Sina, Farabi gibi filozof da yetiştirmedik. İslam dünyasını allak bullak ettiğimiz için, ne Müslüman ne de Türk büyüğü değiliz. Fakat İslamı Hıristiyanlığa karşı koruyan kalkan olarak çok önemli bir tarihi konumuz var.

KİMLİK SORUNUMUZ

Bütün bunlarda bir kimlik sorunu var. Türkler Attila ile Hun, Cengiz ile Moğol idiler. Geçmişin derin boyutunda, Çin’de Wei saltanatını kuran Topa göçerleri, Göktürkler, Eftalitler, Hazarlar, Kumanlar, Peçenekler, Bulgarlar, Oğuzlar, Selçuklular, Gazneliler, Tulunoğulları, Mısır’da Türk Memluklar, Altınordulular göçerken Türktür. Yerleşince o kimlikleri değişebiliyor. Türk değildir.

Anadolu ve Rumeli’de etnik karakterini değiştiren Slavlar Müslüman olup Türkçe konuşmaya başlayınca Türk olmuşlardır. Çerkesler, Lazlar, Anadolu da İslamlaşan Rumlar, Ermeniler Türktür. Osmanlılar Hıristiyan gençleri Müslüman yapıp hem Hıristiyanlara, hem Müslümanlara karşı savaştırdı. Avrupa dil ve tarihi konumdan dolayı onları Türk olarak gördü.

Anaları esir Hıristiyan olan Osmanlı sultanları, kan bağından dolayı değil, tarihi konumları, konuştukları dil ile Türk sayıldılar. Kürt kökenli cumhurbaşkanlarımız, Gürcü kökenli başbakanlarımız, Çerkez kökenli büyük komutanlarımız oldu.

Toplumun tutarlı davranmamasında, Türk dilinin başına Osmanlıca diye gelen parçalanmanın neden olduğuna inanıyorum. Osmanlılar Türkçe konuştukları için Türk diye bilindiler. Oysa Müslümandılar ama Türk değildiler. İmparatorluğun halkı her dil ve dinden oluşuyordu.

Çoğunluğu Türk değildi. Türk dilinin egemenliğine karşın nüfusun çoğunluğu Türk değildi. Karılarını Hıristiyanlardan seçen sultanlar da Türk olmayı düşünmediler.

DİL KARMAŞASI

Günümüzde dil bağlamında sürüp giden bir kargaşa var. Tarihçiler halkın yüzlerce yıl Beyazıt dediğine Bayezid diyor. İstanbul’un Beyazıt meydanındaki cami İkinci Bayezid Camisi oldu. Dille oyamanın da cezasını çekmeye devam ediyoruz. Biz onca yıl Hıristiyan diye kullandığımız sözcüğü birileri Hristiyan yaptı. Dilimizde (Hr) yok. Türklerin uygar olmaları için, İlk Cumhuriyet’te olduğu gibi dillerine sahip çıkmaları gerek. Bu taklitçiliği de sınırlayacaktır. Bu, entelektüel gelişmenin yolunu kapatan bir tutumdur.

Türk düşüncesinde kavramsal açılım olmadı. ‘Mefhum’ sözcüğünü anlayan genç kalmadı. Cumhuriyet’ten sonra ‘bilgi’ sözcüğünden türeyen 50’den fazla sözcük üretmişiz. 500 yılda Osmanlıca da bunları karşılayacak sözcük yok. Biz Müslüman olduk ama Arap olmadık. Arapça da konuşmadık. Hâlâ Osmanlıca-Türkçe tartışması anlamsız, olanaksız bir cehalet direnmesidir.

Osmanlıların katılamadıkları çağdaş uygarlığa biz Osmanlıca öğrenerek mi katılacağız? Kısa bir süre sonra İngilizce-Osmanlıca tartışması da olabilir. Böyle giderse günümüzde de düşünce kölesi olarak yaşarız.

Buna benzer sayısız ve herkesin farkında olduğu olgu, toplumun kendi kimliği konusunda bile herhangi bir aydınlığa ulaşamadığını anlatıyor. Bu ortaöğretimi bitirmiş ya da bitirmemiş çoğunluğun olduğu kadar yüksek öğretim yapmış olanların da ikilemidir.

Karayolu, araba, gökdelen, alışveriş merkezi, cami sarmalında kendi tarihi varlığını tanımayan bu toplumun dünyayı öğrenmesi de olanaksızdır. Sadece düşünce köleliği değil, bilim ve teknoloji köleliği yaşıyoruz.

Bu da toplumsal cehaletin ta kendisidir!

 

HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz! Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!

 

Şebeke: www.kosektas.net | İletişim: kosektas@kosektas.com | Son Güncelleme: 23 Ağustos 2014 
Türk Şiirinin Devi
 
Fazıl Hüsnü Dağlarca 100 yaşında!

“Türkçem benim ses bayrağım” dizesiyle kendime ülkü seçtiğim Türkçe, kamunun düşmanı durumuna getirilmiştir. Kimileri Türkçe sözcükleri kullanırlarken, kullanmaktan vebadan kaçar gibi uzaklaşmışlardır. Bu toplu ölüme günümüz devleti sanki öncülük etmektedir. Atatürk’ün getirdiği bütün devrimler, Türkçe sözcükler, din düşmanlığı yargısıyla tu kaka sayılmaktadırlar.

Mustafa Kemal’i ortadan silmek isteyen karanlık güçler gelecek kuşakların lanetinden kurtulamayacaklardır. (Lanet sözcüğünü sövgü yerine kullandım!). Yazdıklarımın hepsi gelecek kuşakların kızgınlığı olsun isterdim. Kızgınlığım onlarla ayaklansın, yürüsün isterdim. Korkum yok, Türkçemizin hiç bitmez tükenmezliği bütün karşı davranışları karşılayacak güçtedir. Bilmezler kişi özgürlüğünün kendi diliyle başladığını. O özgürlük yoksa, kişinin de yok sayılacağını bilmezler.

Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken.
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan dallarla, bulutlarla bir,
Aynı mavilikten geçmiştir.
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?
 
Fazıl Hüsnü Dağlarca