Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam33
Toplam Ziyaret392089
Köşektaş Hikayeleri

Bilgisunum sayfamızın güncelliğini koruyarak büyümesinde ve bugünlere gelmesinde Celal hoca büyük pay sahibidir! Yıllardır sağladığı yazılı destekle, ortak bahçemize içerik, renk ve farklılık kattığı için kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır!

kosektas.net

SAVAŞA GİDEN DEVE KATARI

“Mal canın yongasıdır!” derler. İnsanlar genellikle, sonunda ölüm olduğunu bile bile, mallarından vazgeçemezler.

Birinci dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1914 yılı, rumi takvime göre 1330 yılına denk gelir. Birinci Dünya Savaşı’na; bazı beceriksiz, hayalci yöneticilerimizin aşırı kişisel tutkuları yüzünden devlet olarak girmişiz. Seferberlik ilan edilerek ona yakın kurra silah altına alınmış, ellerinde birden çok atı, öküzü, devesi ve kağnısı olanların mallarına, savaşta taşıma aracı olarak kullanma amacıyla, el konulmuş.

Köşektaş’ta devecilik yapan Necip adında birinin on beş kadar devesi varmış. Kendisi yaşlı olduğundan askere alınmamış ama develerine, savaştan sonra geri verilmek kaydıyla, el konulmuş. Dile kolay, onca yıl devecilik yapmış, onca deve yetiştirmiş, her birini oğlu Mükür kadar seviyor. Develeri olmadan o ne yapar? Hem develeriyle onun gibi kim ilgilenir? Savaş bitince geri verecekleri nereden belli?

Geçkin yaşına karşın, gönüllü olarak, develeriyle birlikte, savaşa o da gider. Gidiş o gidiş.  Savaş bitmiş ama ne Necip’ten ne de develerinden bir haber alınamamış.

Celalettin ÖLGÜN


Mükür: Mükremin Taşkıran. Ölümü: 1980.

Necip: Mükür’ün babası. Savaşta kalmış.

Bilgi: İlk kez 21 Mart 2004 tarihinde yayınlanmış bir hikeyedir.

kosektas.net

Anasayfa


Musa Kâzım YALIM - Ah Edip İnlerim Gurbet Elinde - Kaynak - Kadri ŞENÇALAR
--------------------------------------------------------------------------
Müzik ruhun gıdasıdır derler ya, gerçekten de öyledir. Bu iri deyişteki gerçek, insanların kalplerindeki kir ve pası arındırmasında yatmaktadır. Müzik dinleyen insanın yüreği kir ve pas tutmaz. Kelimelerle anlatmayı beceremediğiniz duygu ve düşüncelerimizi ancak tınılarla, seslerle, anlatabiliriz. Müzik sese biçim verir, devinim verir; dili geliştirir!  Müziğin olduğu yerde kin, kavga, suskunluk, korku ve de cehalet olmaz! Aksine, dostluk olur, muhabbet olur, coşku olur, aşk olur!
Musa Kâzım YALIM

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 9. BÖLÜM


Şairimiz, şiirimiz ve nesrimizle biz farklıyız, çünkü biz Köşektaşlıyız! 
Seçkin şairimiz Dr. Salim Çelebi'nin yazmakta olduğu, 46 bölümden
oluşan, "Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizisinin dokuzuncu bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

12 Aralık 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 9 - Rüzgar Esmez, Konuşur

Doğurgandı toprak ana. Ekinler boy vermeye başladığında, harman yerleri papatyalarla; çoğunlukla keliler (Tarlaların sınırları) ve ekinlerin içleri de gelinciklerle dolardı. Türkçe kitabımızdaki, Tevfik Fikret’in, “Gelincik” ve “Papatyalar” adlı şiirleriyle, doğayı sınıflarımıza davet ederdik. (bazı şiirlerin tamamı alınmamıştır.) 

GELİNCİK

Rengi bayrağıma eş
Tarlalarda bir ateş
Ekinlerle hep kardeş,
Çayırlarda biricik
Al ipekten gelincik.

Rüzgârlara gelemez
Yaprağına değilmez
Gelinciği kim sevmez?
Sapları da incecik
Karagözlü gelincik.

 PAPATYALAR

Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları
Zümrüt gibi çayırları:
Gelin yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Tarlalarda hoşa giden
Sarı, turuncu, pembe, mor
Birçok güzel çiçek olur,
Bence güzeldir hepsinden:
Gelin yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Ziya Osman Saba, “Bir Yer Düşünüyorum”  şiiri ile doğanın çocuksu yüzünü yansıtır, ailemize mutluluk dilerdi, okuma kitabımızın sayfalarından. Belki de iklime bağlı olarak ıhlamur olmasa da köyümüzde; söğüt, kavak ve envayi çeşit meyve ağaçlarıyla, Anadolu’nun ortasında bir tabloydu köyümüz. Mis gibi kokusu, çok uzaklardan algılanırdı topladığımız buhurun. Çiğdem, bükük boynuyla gülücükler gönderirdi her birimize. Evlerimizin pencereleri; cam güzeli, yaprağı güzel ve sarmaşıklarla kaplıydı.

BİR YER DÜŞÜNÜYORUM

Bir yer düşünüyorum, yemyeşil,
Bilmem, neresinde yurdun?
Bir ev, günlük güneşlik,
Çiçekler içinde memnun

Bahçe kapısına varmadan daha,
Baygın kokusu ıhlamurun,
Gölgesinde bir sıra, der gibi;
- Oturun!
 
Haydi, çocuklar haydi,
Salıncakları kurun!
Başka dallarsa, eğilmiş;
- Yemişlerimizden buyurun!
 
Rüzgâr esmez, konuşur;
- Uçurtmalar uçun, çamaşırlar kuruyun.
Mutlu olun, yaşayın
Ana, baba, evlat, torun.       

Şiirin birinci mısraında betimlenen ve ikinci mısraında sorusu sorulan "yer" için, 50-55 yıl sonra, Yakup Kadrinin "Yaban" romanından esinlenerek yanıt vermek istiyorum.

Pak yürekli, konuksever, candan duygulu insanlar vardı çocukluğumun geçtiği yerde. Zenginin kapısı fakire açıktı ve gurbet yolları sonunda mutlaka sıcak bir yurda ulaşırdı. Tüm canlıları ve doğayı, hilesiz severdi orada yaşayanlar. Oranın taşı arkadaş, toprağı dosttu. Çekilen sefaletin, yoksulluğun derecesi hepimizce malumdu; fakat o maddi yoksulluğun içerisinde, her birimiz birer manevi varlıktık. Orası Anadolu’ydu, orası benim köyümdü, orası KÖŞEKTAŞ’TI. 

(Devam edecek...)   
 
HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz! Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
Şebeke: www.kosektas.net | İletişim: kosektas@kosektas.com | Son Güncelleme: 12 Aralık 2014
 
Sadece İstanbul değil, bütün kentler hasta. Bacakları pantolonlarından uzun, ceketlerinin kolları kısa. Pabuçları ise (yani otomobiller) birer salapurya. İşte bildiğiniz bir imgeye indirgenmiş bir Şarlovari İstanbul karikatürü.
30.11.2014
Mimar Doğan Kuban, 1970’li yıllara kadar gelen geleneksel ahşap yapıların sonraki süreçte hızla yok edildiğini söylüyor. Bunu da köyden kente göçenlerin kent kültürüne sahip çıkmamasına bağlıyor. Kuban “Ak Saray”la ilgili de “çirkin bir büro binası” diyor.
30.11.2014
Genco Erkal, ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’nin 50 yılını Cumhuriyet’e anlattı. “Bugün 3 Ekim. Akıl almaz bir olay geçti başımdan.” Bu cümlenin Genco Erkal’ın sesiyle sahnede ilk yankılanmasından bu yana 50 yıl geçmiş. Karakter, sahnede âşık oluyor, köpeklerin yazdığı mektupları okuyor... Bir süre sonra sırtında sopa izleri olacak; kolları arkadan bağlanabilen beyaz gömlekten bihaber
19.11.2014
Genco Erkal, ilk 50 yıl önce yönettiği ve oynadığı ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’yle yeniden Kenter Tiyatrosu’nda sahnede. Geçen cuma akşamı, Kenter Tiyatrosu fuayesinde durup Genco Erkal’ın oynadığı “Bir Delinin Hatıra Defteri”nden çıkanları izlerken düşündüm: 50 yıl az bir zaman değil… Benim kuşağım 20’li yaşlarını sürerken izledi ilk kez “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni Ankara Sanat Tiyatrosu’nda.
19.11.2014
Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.
12.11.2014
İlk duruşmaya sloganlar ve marşlarla girdiler Kapıdaki askerlerden yumruk ve dipçik yediler. THKO’luların yargılanması, 16 Temmuz 1971 günü, Ankara Mamak Cezaevi’nde başladı. Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı. Altındağ’da 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler. İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli haldeydiler. Kapıda “Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık” diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler. Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti.
12.11.2014
1963 yılıydı. Aynı lisede öğrenciydiler. Birbirlerinden habersiz aynı eyleme gittiler. Deniz Gezmiş… Mahir Çayan… 1960’lardan günümüze taşan iki gençlik lideri… 68 kuşağının efsaneleri… Kendileri dahil kimsenin bilmediği bir tesadüf, onları çok genç yaşta, aynı eylemde bir araya getirdi. Yıl 1963 idi. İkisi de Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciydi. Deniz 1’de, Mahir 3’te…
12.11.2014
Arjantin’deki mektup arkadaşı, 17 yaşındaki Deniz Gezmiş’e Yankilerden neden nefret ettiğini soruyordu. Benim yaş kuşağım “Penfriend” modasını iyi bilir. Bir dönem, İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurtdışından mektup arkadaşı edinmekti. Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi. Buna aracılık eden kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncülüydü belki… Deniz’in de 17 yaşındayken, dört “Penfriend”i vardı. Ravalpindi’den Baby Maudud... Berlin’den Gabriele… Belçika’dan Jeannine… Ve Buenos Aires’ten Teresita...
12.11.2014
Almanya'daki Türk İşçileri üzerine bir fotograf sergisidir. 2011 göçün 50inci yılıdır. Ülkelerarası antlaşma 1961 yılında yapılmıştır. Almanlar, sevgili kardeşlerim, bakın! Goethe diyorum, Wagner, Schiller, Schopenhauer! Darwin’i tanıyorum, Kant’ı, Nietzsche’yi, Spinoza’yı... Beethoven sizin değil, bizim sanki... Brecht de öyle, Thomas Man da... Sanki bizim oraların adamı; Hegel'iniz, Engels'iniz, Marks'ınız... Sömürseniz, sıksanız da, surat asıp kaş yıksanız da, daha kötü değilsiniz, inanın bana, daha düşman değilsiniz, beni size bir pula satanlardan!
09.11.2014
“Oğlum Deniz, 12 Ocak’tan beri Türkiye radyolarında ve basında banka soygunu ile ilgili haberleri büyük bir üzüntü içinde takip ediyorum. Kendi kendime bu suçun faili olup olamayacağını düşünüyorum ve bunun için çok önceleri yeniden yaşamış gibi canlandırıyorum hayalimde. Karlı bir şubat sabahı Ayaş’ta dünyaya gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum, karşında canlı yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün; insanları... Ve içinden, ‘Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim’ diye düşündün, onun için ağladın. İnsanlar... Yani bütün istikbalini onların daha mutlu olmaları uğrunda feda ettiğin insanlar... Canavarların en korkuncu olan bizler… Tanrı’nın bahşettiği zekâ ve yetenekleri zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanılan uygar canavarlar.
09.11.2014
 1 
Şiir Tanıtım Köşesi

Salkım söğütler
altında koyulaşırdı sohbetler.
Politika, gaile, din; vergi, savaş, kıtlık;
gurbet, sıla, yoksulluk
ve bir de askerlik anıları
süslerdi anlatılanları.
Gocunulmazdı,
açıktı eleştiri
ve kahpe feleğe intizar vardı içinde.

Suspus olunur
çıt çıkmazdı ajans vakti.
Tefe koyulur,
safça
ve insafsızca
suçlanırdı halktan olmayan parti:
Oy vermiş,
alay edilen
birkaç tövbekâr vardı içinde.

Cepte taşınırdı kanıtlar:
Hayat Mecmuası, Akbaba;
Ferhat’tan Şirine,
Keremden Aslıya
yakılan ağıtlar
okunurdu defalarca.
Sevdiğine kavuşamayan yâr vardı içinde.

İşin en kötüsü,
pelesenk olmuştu dillerde
kalkınmasın köylü diye
kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü.
Seferberlik, jandarma,
halkın belini büken
bir de tahsildar vardı içinde.

Bazen berrak bazen çamurlu
çağıldardı dereden akan sular.
Ağzından bal damlayan
Ali Emmiler, Hasan Ağalar;
Çanakkale Gazisi
birisi topal,
nur yüzlü dört ihtiyar vardı içinde.

Şair Dr. Salim ÇELEBİ