Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam87
Toplam Ziyaret544535
Film Tanıtım Köşesi

Son Tren

Der Letzte Zug / The Last Train

Son Tren, 2006 Almanya Çek Cumhuriyeti ortak yapımı dramatik savaş filmidir. Joseph Vilsmaier ve Dana Vávrová'nın birlikte yönettikleri filmin başlıca rollerinde Gedeon Burkhard, Lena Beyerling ile Türk kökenli İsviçreli oyuncu Lale Yavaş ve Türk kökenli Alman oyuncu Sibel Kekilli oynamışlardır.

Yıl 1943. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Berlin'den toplanan bir grup Yahudi, katır vagonlarında toplama kampı Auschwitz'e doğru yola çıkar. Su ve yemek verilmeyen insanların çoğu bu acı dolu yolculuk sırasında hayatını kaybeder. Ancak yaşam savaşı geride kalanlar için devam etmektedir. Eski yaşantılarına özlem duyan ve farklı sınıflardan gelen bir avuç insan artık aynı kaderi paylaşmaktadır. Bir türlü bitmek bilmeyen zorlu yolculuk sinirlerin harap olmasına ve dengesiz davranışlara sebep olur.

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Anasayfa


www.kosektas.net



Leonard Cohen, Who by Fire , Dublin 12-09-2012


AVŞAR AĞIDI




Cabbar abi, 10 günlük izinden dönüşümü bekleyemedi. Ani bir beyin kanaması sonrası arkasında anıları ve ağıtları bırakarak göçüp gitti aramızdan. Bir kasette çözülmeyi bekleyen Avşar ağıdı Cabbar abinin ağıdı oldu artık!..
 
ÖZER AKDEMİR

7 Ağustos 2019, Çarşamba


Pazar Yazıları, Avşar Ağıdı, Özer Akdemir

Madran Dağı’nın doruğuna yakın bir çeşmenin başına serdiğimiz sofraya bağdaş kurup oturmuşken “Yarın seni benim köye götüreceğim” dedi Cabbar abi. Sorar gözlerle baktım yüzüne. Cabbar abinin köyü sıska birkaç çam ağacının gölgelediği soframızdan bin kilometre ötede, Binboğa Dağlarına yaslanmış Kayseri Pınarbaşı ilçesinin bir köyü idi. Güldü, açıkladı kafamdaki soruyu. “İlk öğretmenlik atamamın yapıldığı yerdi bu köy. Gençliğimin en civcivli zamanlarıydı. Bir yanda devrimcilik, bir yanda bekarlık, bir yanda gençlik…”

Cabbar abinin 5-6 yıl kadar öğretmenlik yaptığını, 12 Eylül ile birlikte cezaevi günlerinin başladığını biliyordum. Cezaevinden sonra da çok sevdiği mesleğinden koparılmış, ancak o kısacık meslek yaşamını hiç unutmamıştı. Uzun yıllar süren işsizlik, kumaşçılık, kahvecilik, tekstil işçiliği, kitap pazarlamacılığı gibi işlerin ardından emekli olmuştu. Bir iki dönemdir ise kurucuları içinde bulunduğu Emek Partisinin İzmir il başkanlığını yapıyordu.

SAZ ÇALDIK, TÜRKÜLER SÖYLEDİK…

Akşamın ilk yıldızları görünene kadar Madran’da oturduk. Kekik kokuları içerisinde soğuk sularla karıştırıp beyazlattık içkimizi. Akşam serinliği içimizi ürpertmeye başladığında Kavşit köyünde, bir sulama barajını tepeden gören, geniş bahçeli, içinde türlü türlü sebze, meyve, çiçeklerinin yetiştiği bir köy evine gittik. Sabahın ilk ışıkları dağın koyu maviliğini yavaşça ağartmaya başladığı saatlere kadar oturduk. Saz çaldık, türküler söyledik…

Sabah birkaç saatlik uykunun ardından hemen bir şeyler atıştırıp Gerga Antik Kenti’nde aldık soluğu. Çine’nin kuzey batısında, dağların arasında unutulmuş, tarihi, gizi belli olmayan Gerga’yı dolaştık bir zaman. Onu biraz da biz anlamaya, çözmeye çalıştık. Öğleye doğru Çineli arkadaşlarımızla vedalaşıp “Cabbar abinin köyü”ne doğru yola koyulduk.

ANILARINA DOĞRU YOLCULUK

Aydın’ın kuş uçmaz kervan geçmez bu dağ köyüne tırmanırken aslında Cabbar abinin anılarına doğru yolculuk yapıyorduk. Ara ara gençliğinin baharında öğretmen olarak atandığı köye gidişini, köylülerin kendisini karşılayışını, öğrencilerini anlatıyor ama çoğunlukla derin bir suskunluk içinde etrafını izliyordu. Döne kıvrıla tırmandıkça arada çıplak tepelerin üzerinde öbek öbek evlerden oluşan köy görüş açımıza giriyordu. Köye yaklaştıkça ağaçların türü de azalıyordu. Zeytinden, incire, türlü meyve ağaçlarından kızılçamlara kadar yol boyu bize eşlik eden ağaçlar artık iyice seyrekleşmişti. Çıplak tepeler, çakıllı kumlu topraklar, gittikçe yükselen güneşin alnında masmavi gökyüzü ile ufukta birleşiyordu. Gökte maviliğin üzerine gelişi güzel serpilmiş pamuk demetleri gibi birkaç beyaz bulut süzülüyordu.

Yol kenarında tek başına duran asırlık bir ardıç ağacına gelince arabayı durdurdu Cabbar abi. Köyün ilk evlerine birkaç yüz metre kalmıştı. Hiçbir şey demedi, kapıyı açtı ve çıktı. Ardından gitmedim. Hiç inmedim arabadan. Beni, hatta bugünü unutmuş gibiydi. Anıların içine dalmış, elleri cebinde ardıç ağacının gölgesinden aşağıda pus çökmüş ovayı seyrediyordu. Epey bir zaman sürdü bu esriklik hali. Neden sonra bana döndü, hâlâ arabanın içinde, pencereyi açmış ona bakıyordum. Yüzü ışıldadı, güldü, el etti gel diye. Yanına vardım. Bulunduğumuz tepenin sarp yamaçları aşağıya doğru sayısı gittikçe artan kızılçamlarla örtülüydü. Tepenin eteğinden derin yarın içinden ince çizgi halinde birbirine geçmiş ağaçlar ovaya doğru uzuyordu. Bu, orada bir suyun aktığını gösteriyordu. İnce yeşil çizgi ovanın yeşiline, sisine karışıp kayboluyordu bir süre sonra.

“Bu ağacın altında ne günlerim geçti bir bilsen” dedi ovaya doğru bakarak. Bir insanın sesi yıllarca öteden gelir mi? Cabbar abinin sesi anıların olanca ağırlığını yüklenmiş, geçmişi arıyor, anıyordu. Sesteki özlem buğu buğu tepeden, ardıç ağacının dallarına, oradan beyaz bulutlarla süslü gökyüzüne ağıyordu…

‘CABBAR ÖĞRETMEN, HOŞ GELDİN’

Köyde hepi topu iki saat kadar kaldık. Tek göz odası bulanan sınıfını, dersliğe bitişik yine iki küçük odacıktan ibaret olan yaşadığı evi gösterdi. Dersliğin yanındaki evin sekisine oturup merakla bize bakan, derin yüz çizgileri birbirine karışmış, bir tutam ak saçı başörtüsünden fırlamış ihtiyar bir kadın hemen tanıdı onu “Cabbar Öğretmen, sen misin? Hoş geldin” dedi. Unutulmamak hoşuna gitti Cabbar abinin ancak her gittiğimiz evden, her geçtiğimiz sokaktan, her yudumladığımız çaydan üstüne üstüne gelip, boğazından yukarı tırmanan özleme, anılara çok fazla dayanamadı. Sürekli nemlenen gözlerini daha fazla saklamak, arada gizli gizli göz ucunu kurulamak zor geldi bir süre sonra ve gün daha tepedeyken, usulca “Gidelim mi artık?” dedi...

Dönüşte, biraz da bu yoğun özlem duygusunu dağıtmak için Avşar fıkraları anlattı ardı ardına. Dik bayırdan aşağıya bir kuş gibi inen arabamızın içi bu sefer kahkahalarla doldu taştı. Gözlerimiz yaşardı gülmekten, ensemizin kökü ağrıdı. Aydın tünellerini geçip İzmir’e doğru yol alırken radyoda “Kalktı göç eyledi Avşar elleri” türküsü çalmaya başlayınca keyfimiz iyice yerine geldi. Dadaloğlu’nun bu türküsünün hemen ardından “Sarıkamış Ağıdı” gelince bizim sohbet de Avşar ağıtlarına doğru kaydı gitti.

Yaşar Kemal’in yıllar önce derlediği ağıtların belki yüz katı ağıdı bilen bibisini anlattı Cabbar abi. Her ölüye gidip ağıt yakan bibisi yörenin en ünlü ağıtçısıymış. Ağıtçıların binlerce acı öyküyü bildiğini, söyledikleri her ağıtla birlikte o hüznü tekrar tekrar yaşadıklarını, ağlaya ağlaya helak olduklarını söyledi.

Pazar yazılarının en düzenli okurlarından birisiydi. Hemen her pazar arar, yazıda geçen birisini, bir olayı, bir bitkiyi ya da kuşu sorardı. Bu onun “Yazını okudum, beğendim” deme biçimiydi. Anadolu’nun tüm güzel yürekli insanları gibi övgüyü ve yergiyi karşısındakinin gözüne sokmadan yapmayı bilirdi.

‘YAŞAR KEMAL BİLE DUYMAMIŞTIR’

Cabbar abiyi en son yaklaşık 15 gün önce gördüm. Bir parti toplantısı için gelmişken büroya uğramıştı. Sağlığı il başkanlığını daha fazla yürütmesine olanak tanımamış ama bu onu mücadeleden geri de bırakmamıştı. Büroya geldiğinde her zaman yaptığı gibi masanın üzerindeki kalemleri teker teker alıp inceledi. Onun en belirgin huylarından birisiydi bu. Hoşuna giden kalemleri alır biriktirir, sonra topladığı bu kalemleri tekrar getirir bize verirdi.

“Tam senlik bir şey var bende. Öyle bir Avşar ağıdı buldum ki, hiç duymamışsındır. Yaşar Kemal bile duymamıştır” dedi. Ağıt bir teyp kasetindeymiş. Tek sorun kaseti dinleyip çözmek dedi ki bu dünyanın en zor işiydi aslında. Ağıttaki sözleri anlamak için o yöreli olmak bile yetmeyebiliyordu çoğu zaman. “Abi, ancak birlikte dinlersek çözebiliriz. Ben sözlerini çıkaramam sen olmazsan” dedim. O kaseti getirecek, ben bir teyp bulacak ve ağıdı yazıya dökecektik, en kısa zamanda.

Olmadı!..

Cabbar abi, 10 günlük izinden dönüşümü bekleyemedi. Ani bir beyin kanaması sonrası arkasında anıları ve ağıtları bırakarak göçüp gitti aramızdan. Bir kasette çözülmeyi bekleyen Avşar ağıdı Cabbar abinin ağıdı oldu artık!..

Özer Akdemir, Pazar Yazıları
Evrensel

 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 28 Temmuz 2019


Kitap Tanıtım Köşesi


Milliyetçilik:
Türkiye'nin Çıkmazı

“Erdoğan Aydın, bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu bir etkinliğe çağırıyor okuru: Düşünmeye! Rehberlik ediyor üstelik.”

Milliyetçilikle dünyayı ve insanlığı sürekli savaş gerilimine sokmaktan başka bir şey yapılamayacağı bir yana; ülkenin sorunlarına da çözüm üretilemez. Modernçağ tarihinin de gösterdiği gibi milliyetçilik; insanlığa, ortaçağdaki dinsel ideolojilerle kıyaslanacak denli büyük felaketler getirmiştir. Bütün savaşlar, artan silahlanma, eğitim, sağlık ve kalkınma bütçelerinin kısılması, hep milliyetçilikle meşrulaştırılmıştır. Dahası; insanı ve haklarını, dinin yerini alan yeni bir kolektif kimlikle ezmenin ve burjuvazinin çıkarlarına feda etmenin aracı olmuştur.

Sorunlarımızı görüp aşmamızı sağlayacak demokratik sağduyumuzu elimizden alıp, bizi öteki inanç ve halklara düşman etmekte din nasıl olumsuz bir misyon görmüşse, milliyetçilik de modern koşullarda aynı misyonu görmektedir.

Bu bağlamda devlet kendi halkına, sürekli olarak "davulcuya kaçabilecek kız" muamelesini reva görmektedir.
Özetle bu kitapta, milliyetçiliğin -ve yanısıra dinin- halkın kontrolü, tektipleştirilmesi ve haklarının unutturulması için nasıl temel bir ideolojik araç olarak kullanıldığı gösterilmektedir.

Kitap, kâh tarihe gidip, kâh günümüzde tartışılan sorunlara gelerek, milliyetçilikle şekillendirilmiş Türkiye’nin öyküsünü anlatıyor.
“Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait” olduğunu bağıran egemen söylemin ardında, gerçekte “milletin” nasıl güdülüp kontrol altında tutulduğunu gösteriyor. “Milletini ve ülkesini sevmek” sanısının aksine milliyetçiliğin, hak ve özgürlüklerimize yabancılaştırılmamızı sağlayan bir egemenlik ideolojisi olduğunu gösteriyor.

Füsun Akatlı

Milliyetçilik: Türkiye'nin Çıkmazı

Erdoğan Aydın.

ISBN: 9789750406355