Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam40
Toplam Ziyaret520908
Din ve İnanç

 Deli dervişlerin zikri gibi her Cuma tekrarlanan “Cumanız mübarek olsun” ritüeli, yobazların hayal dünyalarından damıtılmış bir slogandan başka bir şey değildir! Bu yüzden, bu ve benzeri çağrılara rağbet etmeyelim!

Din simsarları, son yıllarda, günleri, hatta ayları birbirinden ayırmaya başladılar. Olay ve gelişmeleri kendi akıllarıyla yorumlayabilme yeteneğinden yoksun yobazların bu oyununa gelmeyelim!

“Cumanız mübarek olsun” ve benzeri ritüellerin, dinle ve inançla bir bağlantısı yoktur! Tamamen uydurma olan ve dinin gereğiymiş gibi inananlara şırınga edilmeye çalışılan bu yeni hitap ve kutlama geleneği, aslında kutsal inanca yapılan bir yakıştırmadan başka bir şey değildir!

Din de, inanç da hayatımızda var ve onları söküp atamayız; ancak onların bu tür uydurma ve yakıştırmalarla yozlaştırılmalarına da göz yumamalıyız!

Sakın ola bu oyuna gelmeyin, körinanca asla fırsat vermeyin!

Görmek istiyorsanız önünüzü, değerlerle bulunuz yönünüzü!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Anasayfa



K Ö Ş E K T A Ş  M A N Z A R A S I
Adnan Yalım
Bir yere duyulan aşk, bir yere olan sevgi bağı,
ancak bu şekilde ifade edilebilir!

ÖLÜ TURNALAR GÖLÜ

ÖZER AKDEMİR

14 Kasım 2018, Çarşamba

Ölü Turnalar Gölü, Özer AKDEMİR

Tan yeri ışımadan daha, bir allı turna, (Kimileri flamingo derler ama Anadolu’da allı turnadır o), Seyfe Gölü’nden kanat açtı. Anne babasından, göç ederken arkadaşlık kurduğu diğer turnalardan işittiği yerleri görmek, o kadimden bu yana sözü edilen güzellikleri bir günlük de olsa yaşamak istedi. Yarenlerinin, yoldaşlarının, yüreğinin yerini öğreten telli turnanın ‘gitme’ demelerine aldırmadı. Bir sabah, henüz güneş Seyfe Gölü sazlıklarını kızıla boyamadan, henüz tan yelleri tüylerinin arasında dolaşmaya başlamadan yola düştü. Güneşi sol kanadına, tan yelini arkasına alıp, diğer turnalar uykudayken, kimsenin ardından seslenmesine fırsat vermeden alacakaranlıkta havalandı. Şansı da yaver gitti. Havalandıktan hemen sonra bir termal yakaladı ve kanat çırpmasına bile gerek kalmadan döne kıvrıla yoluna devam etti.

Serin bir bozkır sabahında, kırçıl tepelerin, ovaların üzerinde, yanında yöresinde dolanan küçük bulutların güzelliğinde süzülen allı turna, aşağısındaki manzaradan tek bir anı kaçırmamak için gözünü dört açarak uçtu. Sarışın, boz, gri, kırmızı, mor bozkır renklerinin bazı yerlerinde küçük yeşil öbekler vardı. Dibinde koyunların uyuduğu bir kavaklık, dere kenarında dallarını suya iyice eğmiş salkım söğütler, iğde kümeleri ya da iç içe geçmiş yamru yumru asma kütüklerinin arasından fışkıran bağ yapraklarının yeşilleriydi bunlar.

Güneş kanadını aşıp yükselmeye başladığında allı turna tozlu bir alıç ağacının sıska dalına kondu. Aşağıda ağacın köküne doğru kıvrılan yılanı, ondan kaçmaya çalışıp başarılı olamayan bahtsız çekirgeyi, yılanı gözüne kestirip bir fırsatını kollayan buğday başaklarını arasına gizlenmiş tilkinin hareketlerini izleyerek epey bir oyalandı alıç dalında, dinlendi. Arada, henüz küçücük olan alıç meyvelerine gaga vurdu. Acı, mayhoş, susuz tadını beğenmedi alıcın, üstelik taş gibi de sert buldu.

Gün öğleye gelmeden tekrar kanat açıp yoluna devam etti. Yeniden bir hava akımı yakalayınca kanatlarını uzun uzun gerip kendini rüzgarın kollarına bıraktı.

Epey bir zaman sonra, engin tepeler gerisinde kalıp, ucu karlı, başı dumanlı dağ görünmez olduğunda, ileride, ufukla birleşen bir maviliğin belirdiğini gördü. Biraz sonra altında göz alabildiğince bir beyazlık, pembelik uzanıyordu. Anne babasının, diğer turnaların anlattığı beyaz göl burasıydı işte. Aşağıdaki düzlüğün rengi güneşin altında sürekli değişiyor, bazen pembe, buz mavisi, bazen turuncuya ya da mora çalıyordu.

Yalnız duyduklarından daha farklıydı göl. Neredeyse su kalmamıştı, epey ilerilere doğru çekilen su, arkasında tuz tepecikleri, küçük çukurlar bırakmıştı. Dümdüz yüzeyin üzerinde bencik bencik görünen noktalar dikkatini çekti. Noktaların ne olduğunu anlamak için alçaldı turna. Göle indi, tuzların üzerine. Ölü yavru turnalardı bunlar!

    

Hemen önünde sanki uyuyorlarmış, birazdan silkinip kalkacak, kanatlarını şen şakrak çırpıp gagalarını birbirine vurarak oynaşacaklarmış gibi yatıyorlardı. Son kez dünyaya seslenmek ister gibi uzun kırmızı narin boyunlarını geriye doğru kıvırmış, kanatları ile yüzlerini örtüp, belki de yaklaşan ölümün dehşetini görmemeye çalışırken büzülmüşlerdi. Küçücüktüler ve ölüm güzelliklerini yok etmemişti daha.

Tuzların üzeri ölü turna tarlası gibiydi! Hafif hafif esen yelde göğüslerinin ince tüyleri dalgalanı-yor, yanlarına düşmüş kanatları uçmak ister gibi kıpırdıyordu.

Duramadı allı turna, yüreği daha fazlasını görmeyi kaldırmadı. Havalandı, binlerce yıldır turnaların yurdu olan şimdi ise adeta mezarlığı andıran bu beyaz göl, onun belleğine “ölü turnalar gölü” olarak kazınmıştı artık. Gölün üzerinden gözlerini kapatarak uçtu.

Gölden bulunduğu yere doğru pembeye çalan kanatlarını acele acele çırparak uçan turnanın fotoğrafını çektiğinde epey umutlandı fotoğrafçı. Flamingolara yaklaşmış olmalıydı. Tuz beyazlığının üzerinden on beş dakikayı aşkındır yürüyordu. Su olması gereken yerlerde suyun izi bile görünmüyordu. Bir eliyle omzunda tuttuğu üç ayak, boynunda asılı ağır objektifli fotoğraf makinesi ile ayakları tuzlara bata çıka kuru gölü adımlamaya çalışırken acaba yanlış bir yerden mi göle girdiğini anlamaya çalışıyordu. Şimdiye kadar gölün kıyısına gelmiş olmalıydı. Flamingoları da çoktan görmesi gereki-yordu. Oysa, üzerinden uçan flamingodan başkasını şimdiye kadar görebilmiş değildi. Bu aceleci kuşu görmese, belki de geriye dönmeyi düşünecekti ciddi ciddi. Bu işte bir gariplik vardı ama neydi?

Vakit ikindi olacaktı neredeyse. Gelmeden önce birçok kaynaktan, kendisinden önce gelip fotoğraf çekmiş fotoğrafçıların yazdıklarından okumuştu gölü. Işığın en güzelinin ikindi ile akşam güneşi batmadan önceki zaman aralığında olduğunu, gölün bu ışık altında bambaşka bir renge, şekle, gizeme (‘Efsunlanmış gibi’ yazıyordu bir yerde) büründüğünü öğrendi okuduklarından. O ışığı bulmak için konakladığı otelden öğleyin yola çıkmış, aracını bodur bir kuşburnu çalısının dibine park ettikten sonra uçsuz bucaksız görünen göle doğru yürümeye başlamıştı. Sanıyordu ki biraz sonra gölün tuzlu suları onu karşılayacak, sakin sakin ayaklarının ucuna vuracak, suların içinde de ince uzun bacakları, kırmızı boyunları, iri kanatları ile flamingolar dolaşacaktı. O da gölün içerisinde buz mavisi, kum beji, gül pembesi ve nar kırmızısı bir renk cümbüşü içinde ağır ağır hareket eden bu güzellikleri ürkütmeden bir köşeye üç ayağını kurup en uygun anı kollayacaktı.

Ufukta, gün ışığının altında tütüyormuşçasına dalgalanıp duran mavi çizginin su olduğunu sanı-yordu ama belki bir yarım saat daha yürümesi gerekiyordu oraya kadar. Alnından aşağıya süzülen terleri silerek ilerlerken beyazlığın ortasında küçük kahverengi noktaları fark etti. Yürümeye başladığı andan bu yana beyaz ve pembenin çeşitli tonları dışında hiçbir renk gözüne çarpmamışken bu kah-verengi, koyu gri noktalar şaşırttı onu. Epeyce de çoktular ve suların olduğunu düşündüğü yere doğru sayıları da gittikçe artıyordu lekelerin.

Adımlarını biraz daha hızlandırıp en yakınındaki cisimlerin yanına yürüdü. Gördüğü şeyin ne olduğunu tam anlayamadı önce. Bir tutam tüy, rüzgarla birlikte dalgalanan bir yumak pamuk kozalarına benziyordu. İyice yanlarına geldiğinde bunların ölü flamingo yavruları olduğunu gördü. Boyunlarını kıvırmışlar, ayaklarını karınlarına çekip ölmüşlerdi!..

 

Onlarcasını gördü etrafında, çekilen sudan kalan tuzların üzeri yavru flamingo ölüleri ile doluydu! Göl bir flamingo mezarlığını andırıyordu! İçinin acıdığını, boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. Bir ufuk çizgisinde görünen maviliğe, bir ayaklarının dibinde yatan ölü kuşlara baktı. Çekilen suya ulaşamadan açlıktan, susuzluktan öldüklerini anladı yavruların. Onları geride ölümün kollarına bırakırken anne babalarının çaresizlikleri geldi gözlerinin önüne. Üç ayağı bir kenara attı. Oturdu yere. Fotoğraf makinesini boynundan indirip uyuyormuş gibi yatan kuşların yanına uzandı ve deklanşöre bastı ardı ardına.

Flamingoların güzelliğini çekmek için gelmişken onların yavrularının hazin sonlarını fotoğraflıyordu şimdi. Bu vahşeti, bu kederi fotoğraflamak, sessiz sedasız ölüp giden onlarca flamingo yavrusunun son çığlıklarını herkese ulaştırmak, onlar için, her gün bir güzelliği yok olup giden dünya için, tüm canlılar için yapabileceği tek şeydi artık!

Akdeniz Havzası’nda en büyük kuluçka kolonisine ev sahipliği yapan Tuz Gölü’ne her yıl on binlerce flamingo geliyor. Gölde sucul canlılarla beslenip kuluçkaya yatan flamingoların yaşam alanları küresel ısınma, yanlış su-tarım politikaları yüzünden suların çekilmesi ile her geçen yıl daralıyor. Yapılan araştırmalarda çe-kilen sulara kadar ulaşamayacak kadar güçsüz olan onlarca yavru flamingonun susuzluk, açlık ya da hastalıktan öldüğü tespit edildi. Geçtiğimiz günlerde flamingo fotoğrafı çekmek için Tuz Gölü’ne giden Fotoğraf Sanatçısı Emel Gülseren Sarıgül, onlarca ölü flamingo yavrusu ile karşılaştı. Sarıgül bu ürkütücü tabloyu “Tuz Gölü, bir flamingo mezarlığına dönüşmüş durumda” diye anlattı.

Özer AKDEMİR

Evrensel Gazetesi

 



HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 14 Kasım 2018

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından kalkıp düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor? dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi.
06.04.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012


Şiir Tanıtım Köşesi



...Uzakçıl - Ruhi Su...

Hasan Hüseyin
Korkmazgil

Türk şiirinin devi Hasan Hüseyin Korkmazgil'in yazıp, Türk Halk Müziği'nin belleklerden silinmeyen sanatçısı Ruhi Su'nun seslendirmiş olduğu Uzakçıl adlı seçkin eseri siz ziyaretçilerimizle paylaşmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Neden böyle uzak uzak, neden böyle uzakçıl, işte hastan burada

acımaksa işte burda, sevmekse işte burda, neden uzak ey uzakçıl?

nedir sende bu tutkunluk, uzaklarda cançekişen bir sarıya akacak

ağlamaksa işte burda, sarıysa işte sarı, neden uzak ey uzakçıl?

mavi mi istiyorsun, yeşil mi kırmızı mı pembe mi mor mu, yak artık şu ışığı

tutunmaksa işte burda, kül olmaksa işte ateş, neden uzak ey uzakçıl?

bırakıp neden böyle, neden böyle bu yakını, elinin gölgesindeki

gitmek mi sanıyorsun sen yoksa güzelliği, neden böyle uzak ey uzakçıl?

ah n'olurdu bilebilsek, gitmek denen o yorulmaz kuş nedir

hüzünse büyük gitmek, sen bir hüzün ülkesisin neden uzak ey uzakçıl?

sevmekse uzak gitmek, attın bütün köprüleri, gemilerse yaktın çoktan

bak yiğitsen şu küllere, avcundaki şu küllere, neden uzak ey uzakçıl?

pencere bir gitmektir, öfke bir başka gitmek, silah sesi başka gitmek

batıp batıp çıktıkça dalgalarda, halka halka döner başında karanlıklar, neden uzak ey uzakçıl?

kim sevmiş ölümün sarı sırtlak yüzünü, sevilen yalnızca ölmeyi istemektir
uzaklarda aramaksa, bil ki nefret yanlızlığı, neden uzak ey uzakçıl?

içki hızlı bir gitmektir, delirmekse çok çok hızlı bir gitmek

herkes kendi yörüngesinde bir küçücük kırık çizgi, neden uzak ey uzakçıl?

özlemekse özlediğin, belki kanat sesidir o, düşsel bir albatrosun

gitmek bir çin şarkısıdır, ağaçsız bir ağaçta bir pembe çiçek, neden uzak ey uzakçıl?

küçük kuşlar işledim gel, gel işte bak mavilerden astım güllü perdeleri duvarlarıma

yeni döndüm yıldızlardan, birazdan balıktayım, neden uzak ey uzakçıl?

tüfeğim sıcak daha, kurdumsa can çekişiyor ürkek kuytuda, boğazım kuru

birazdan resim de yapacağım, ellerimi kurulayıp marşlara, neden uzak ey uzakçıl?

bu benim son turuncum, bu sonuncu turuncuyu kötü kullanacağım

ey postacı getir artık, getir yazılmamış mektuplarımı, ben artık onlardayım

ey gürültü kop artık, ey kampana çal artık, bitti uzaklık

hastası dizlerinde, özlemi gözlerinde, çoktan öldü uzakçıl

dolaşan belki bir güz yelidir
bırakılmış bu kentin sokaklarında...