Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret528204
Resim Tanıtım Köşesi
Tuval üzerine yağlıboya,
100x180 cm, 2013


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Anasayfa

ww.kosektas.net


MAINZ KARNAVALI

Görkemli saray Kurfürstlisches Schloss Mainz'da, "Mainz bleibt Mainz, wie es singt und lacht" adı altında yapılan Karnaval kutlamalarından görüntüler.
Video SWR ©2015.

ELBET BİR GÜN BU KIŞ GİDER YAZ GELİR



Son Sözü Doğa Söyler!

ÖZER AKDEMİR

18 Şubat 2019, Pazartesi

Elbet Bir Gün Bu Kış Gider Yaz Gelir, Özer AKDEMİR

Kollarında gece boyunca geçmeyen bir ağrı ile uyandı. Bütün gün durmadan yağan yağmurun altında incir budamanın bedeliydi bu. ‘Hamlamışım’ diye geçirdi içinden. Pek kabul etmeye yanaşmasa da yaşı ilerliyordu günbegün. Eskiden, bir hafta boyunca kendi incir bahçesindeki ağaçlarının yanı sıra diğer köylülerin de ağaçlarını budamaya yardım eder, ‘ıhh’ bile demezdi. Sırım gibiydi o zamanlar. Taşı sıksa suyunu çıkaracak derecede güçlü hissederdi kendisini. Oysa şimdi...

Şimdi küçük bir ‘göbecik’ peydah olmuştu karın kısmında. Sonra saçlarında ve kısa sakalındaki beyazlar da her geçen gün artıyordu. "Yaş kemale eriyor yavaştan" diye geçirdi içinden.

Penceresini açtı, hava karanlıktı hâlâ. Soğuk bir şubat ayazı vurdu yüzüne. Köyde ışıklar birer ikişer yanmaya başlamıştı. Gökyüzünün lacivert rengi tam karşısındaki incir ağaçları ile dolu tepenin doruğundan başlayarak gittikçe turkuaza dönüyordu. Tepenin iki çatalının arasında ise belli belirsiz bir kızıllık peydahlamıştı. Gökteki yıldızların bir bir silinişini izledi havanın çivi gibi soğuğuna aldırmadan. Sonra üşüdü, pencereyi kapattı.

Çocukları ve karısını uyandırmadan çabucak bir şeyler atıştırıp dışarıya çıktı. Arnavut kaldırımı döşeli dar sokaklardan geçerek derenin kıyısındaki incir bahçesine doğru yürüdü. Sokak lambalarının sarı ışığında kaldırımların üzerine püsem püsem çiğ yağıyordu.

Bugün iş yoktu. Köylülerle birlikte minibüse doluşup Aydın’a gideceklerdi. Geçtiğimiz gün Aydın’dan gelen arkadaşlarının bıraktığı afişleri kahvelere asmış, toplu gidiş için köy minibüsünü ayarlamıştı. Özellikle kadınlar gelmek istiyorlardı toplantıya.

Aydın’daki toplantıda kendileri gibi jeotermale karşı direnen köylüler olacaktı. Ege’nin dört bir yanından dertleri kendilerine benzeyen, halleri kendilerini andıran, efkarları kendileri gibi yüzlerinden okunan insanlarla buluşacaklar, ortak dertlere çareler arayacaklardı.

Yolculuk sabah dokuzda başlayacaktı. Akşamdan tembih edildiği gibi gelecek olanlar hayvanlarını sağıp, daha gün ağarmadan bahçelerin yolunu tutmuşlardı. İncir, zeytin ve bağlarda budama sürüyordu. İlaçlama çalışmaları da devam ediyordu. Meyve bahçelerinde sürüm, çapalama ve gübreleme işi de başlamıştı yavaştan. Soğan ve sarımsağın yanı sıra küçük seralarda sebze tohumlarının ekimi de bu ayın yapılacak işleri arasındaydı.

Köylük yerin işi yaz kış hiç bitmezdi aslında. Uğraşı toprak olan, ağaç olan, su olan için doğanın verdiği dinlenme zamanları dışında tatil olmazdı. Sağanak yağış, diz boyu kar ve ağaç dallarını eğecek derecede esen rüzgarlarda, dışarıya, bağa, bahçeye çıkamadıkları günlerde de evlerin, ahırların, hayvanların işleri ile uğraşılırdı.

Minibüs, Başköy’ün daracık yolunda mavi sisler içerisinde ilerlerken, yemyeşil bir tepenin yamacına dikilen bayrağın dengine gelindiğinde başlar o yana döndü hep. Jeotermalcilerin kuyu vurmak istedikleri yere dikilen ‘zafer bayrağı’ydı bu. Yolun tam burasından geçerken, rüzgarda dalgalanan bayrağı her gördüklerinde topraklarını korumanın haklı gururu ile doluyordu içleri.

**

Küçük bir saksıya kozalak dikti Melahat Nene. Minibüse binerken, gelini elinden tutup basamakları çıkmasına yardım etti. Yaşı 80’i bulmuştu ve vücudu hâlâ dal gibi ince de olsa yorgun bacakları artık ağırlığını taşımakta epey nazlanır olmuştu. Minibüs bir anda doldu gelen köylülerle. Gökbel Dağlarının, adına doğa denilen en büyük ustanın elinden çıkmış her biri bir başka şekle bürünmüş kayalarının arasından, uzun kahverengi gövdelerinin üzerinde bir top gibi yemyeşil açılan fıstık çamlarının gölgesinin altından geçti minibüs, Aydın’a doğru süzüldü gitti.

**

Gözü arkada bıraktığı daha üç günlük buzağısında kalmıştı. Sabah buzağıyı alnının ortasından öpüp ayrılırken sanki yüzüne mahzun mahzun bakıyormuş gibi gelmişti. Anası, hâlâ sarhoş gibi ayakta durmakta zorlanan cılız yavrusunu öpüp yalıyordu.

Köy meydanında kurulu direniş çadırında buluştular. Çadırın içi sıcacıktı. Tam orta yerde kocaman bir sobada kuru meşe kütükleri çatırtılar çıkararak yanıyordu. Sabah çaylarını hep birlikte içtiler; zeytine, peynire, reçele birlikte el uzattılar.

*

Salonun yarıdan çoğu köylülerce doldurulmuştu. Şalvarlı, kasketli, tenleri güneş ve rüzgar yanığı köylüler uzak yakın dememiş gelmişlerdi dertlerini anlatmaya.

Her çıkan köylü “Kentliler nerede? Aydınlılar nerede?” diye sormadan geçmedi. “Bu dertler sanki sadece bizim derdimiz. Siz o zehri solumuyor musunuz? Siz bizim ürettiğimiz sebze, meyveyi yemiyor musunuz? Bizim içtiğimiz su zehirlenirse sizinki zehirlenmeyecek mi? Bu yılan bizi sokmaz mı belliyorsunuz? İncir olmazsa Aydın olur mu dersiniz? Dağ da zeytin biterse, tarlada pamuk, tütün yetişmezse, ağaçlarımız bir bir köklenirse ovada yaşam kalır mı sanıyorsunuz? Öyleyse nerede bu Aydınlılar? Nerede Ege’nin geri kalanı?” diye sitem ettiler.

*  

Biri Menderes’in kıyısından geldi. Binlerce yıldır bereket dağıtan nehrin artık el sokulamayacak derece kirlendiğini söyledi. “Nehrin doğduğu yere kuracaklar termik santrali ki o zaman Menderes de olmayacak” dedi.

Kaz Dağı’nın yaralarını anlattı bir başkası. Madenlerin delik deşik ettiği ormanları, ‘Bin pınarlı İda’nın acılarını, Eybek Dağı’na dikilen dev rüzgar direkleri için açılan yolların çevresinde tarumar edilen doğayı...

“Cerattepe’ye yedi ilin polisi jandarması ile bizi üç gün üç gece döverek çıkabildiler” dedi bir başkası. “Suna boylu çamlarımızla bezeli, yayla gülü kokan dağlarımıza sokmuyorlar bizi artık” diye fısıldar gibi konuştu.

“Yeşilbağcılar yok oldu, Lagina antik kentinin çocuk mezarlarını bile kepçeleyip attılar. Zeytinliklerimizi kömür çıkarmak için kazıyorlar. Ölüm, ağzını dev bir çukur olup açtı Leyne’ye - Turgut’a doğru yürüyor...” diye konuştu Yatağan’dan gelen biri.

“Karaburun kan ağlıyor RES’lerden, dağda keçi kalmadı. Gediz ovasının ortasına sülfürik asitli maden kurmak istiyorlar. Kasaba buna izin vermez. Aliağa da Foça da yaşam, kültür, deniz, sanayinin kuşatmasında daha ne kadar var olabilir ki?” dediler konuşmalarda.

*

Aydın’da, bir tiyatro salonundan çığlıklar atıldı karanlığa doğru. Öfke kusuldu, umut fısıldandı.

Şubat soğuğunda bahar düşü ekildi gönüllere. “Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir”...

Özer AKDEMİR
Everensel



 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 18 Şubat 2019

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Antika merakımdan, kilim - halı koleksiyonculuğumdan olacak belki de, eski belgeler, yazılar hoşuma gidiyor. Eski dergiler, gazeteler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazılan basılan dergiler, kitaplar, yakın tarihimizde önemli olayları veren gazete kupürleri. Onlardan birer cümle, birer paragraf okumak beni dinlendiriyor Geçen yıl içinde, doksan yaşın üzerinde, emekli öğretmenlerimizden Abdullah Sağlık ile görüştüm, konuyu ben açmadan elinde ciltli eski bir dergi getirdi, “Yeni Adam” isimli bir dergi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu. Kırklı yılların başlarında çıkan bir dergi. “Al bu sana hediyem olsun” dedi. Fiyatı 10 kuruş, “Aradığım şey bazen ayağıma geliyor,” diye mutlu oldum.
11.05.2012
Komposto - Kullanılan sözcük kendi dilinden olmayınca, ne olduğunu öğrenmek için ne zor durumlara düşülmüş. Hastalanmış bir kadını kocası, Kayseri’ye doktora götürmüş. Bakımsız olduğundan iyi beslenmesi gerekir olmalı ki doktor; yazdığı diğer ilaçların yanında, “Süt içecek, pirzola, komposto yiyecek,” diye öğütte bulunmuş. Süt, bilinen süt. Pirzola da “eyağ” kemiği, onu da biliyor.
17.04.2012
Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından kalkıp düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor? dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi.
06.04.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın, önce “davlaşmışlar” sonra da saç saça, baş başa kavga ederek birbirini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dövülen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni, bire bin katıp, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca`nın arzuhalci dükkanına varmış.
14.03.2012



"Öpücük’’, (1882)
Francesca da Rimini
Artist: Auguste Rodin

Sanatın Toplumsal İşlevi

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER

MÜZİĞİN İNANILMAZ GÜCÜ

Rafał Blechacz & Bomsori Kim - Chopin: Nocturne No. 20 in C-Sharp Minor

Müzik, ruhu önce okşar, sonra sağaltır! Bu iri deyişteki gerçek, insanların kalplerindeki kiri ve pası müzikle arındırmasında yatmaktadır.
Müzik dinleyen insanın yüreği kir ve pas tutmaz! Dahası müzik, dili
geliştirir, diksiyonu düzgünleştirir, sesi güzelleştirir!

Musa Kâzım YALIM