Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam86
Toplam Ziyaret549458
Kitap Tanıtım Köşesi


UYGARLIK TARİHİ

Server Tanilli

Türkiye’de ortaöğretimin, özellikle de liselerin, 1950’lerle beraber gelip girdiği ve bugün de süren bir çıkmazı şudur: Tarih, felsefe, sosyoloji, edebiyat ve sanat gibi kültürün temel konularında, gençlere -hemen hemen- hiçbir şey verilmiyor; öğrencilerin kafalarına yalan yanlış, abuk subuk, ipe sapa gelmez birtakım şeyler tıkıştırılıyor.

Egemen sınıfların bir oyunudur bu!

Amaç da ne yapıp edip gençlerin uyanmasını engellemektir.

İşler öylesine tezgahlanıyor ki, daha liseden başlayarak gençlerin gözlerinin önüne bir “duman perdesi” çekiliyor; içinde yaşadıkları çağa ve topluma yabancılaştırılıyor.
Liselerden üniversite ya da yüksekokullara bu durumda gelen öğrencilerle bir “kültürel diyalog” kurabiliyor ve bir “kör dövüşü” dür gidiyor. Bu kitap, işte bu oyunu bozmak için yazıldı. Söyleyeceklerini de, bir “uygarlık tarihi” nin zemininde ve “çağdaş tarih” in çerçevesi içinde söylüyor.

Tek kelimeyle çağını tanıtarak.

Kültür; çağını tanıtıp bilinçlendirmiyorsa, laf yığınıdır.

Başta gençlere seslense de, temel kültüre meraklı herkesin öğreneceği var bu kitaptan. Okuyun göreceksiniz…


ISBN 6054183623

Anasayfa


www.kosektas.net



Meksikalı sanatçı Omar Ortiz, kendine has tekniği ile çizdiği
resimlerle sanatseverleri adeta büyülüyor!

Omar Ortiz Resimleri


DUMANLI DUMANLI OY BİZİM ELLER



 
ÖZER AKDEMİR

2 Ekim 2019, Çarşamba, Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller
, Özer AKDEMİR

Ceyhan Nehri Elbistan’da bir kayalığın dibinden doğar. Üzerinde çam ağaçları dikili olan bu kayalık tepeye, nehrin kaynadığı yerden, iki yanından suların aktığı geniş merdivenlerle tırmanılır. Tepenin üzerinde çirkin bir kafeterya var, akşamları düğün salonu olarak kullanılır. Bir zaman sivri uçlu keskin taşlarla bezeli olan tepe, tıraşlanıp düzlenmiş, bir yanına upuzun bir bina yapılıp, kalan üç tarafı demir korkuluklarla çevrelenmiştir. 

Güvenlik gerekçesiyle konulan demir çubukların gerisinden baktığınızda geniş yatağında sakince akan Ceyhan’ı görürsünüz. Elli metre aşağıda, hemen ayağınızın dibinde kaynayan suyun nasıl olur da birden bire böylesine dev bir nehre dönüştüğünü anlayamazsınız. Kayalığın dibinden suyun gelişini göremezsiniz bile. Belirgin bir kaynama da yoktur. Birden bire ortaya çıkan ve geniş yatağını anında doldurup Akdeniz’e doğru 509 kilometrelik uzun yolculuğuna başlayan büyülü bir nehirdir Ceyhan.

CEYHAN’IN DOĞDUĞU YER

Ceyhan’ın doğduğu kayalığın dibine Elbistanlılar, Pınarbaşı derler. İlk çıktığı yerde sarıya çalan bir yeşil iken sonradan rengi gittikçe koyulaşır suyun. Zümrüt yeşili bir renk olur ve ileride yapay bir çağlayandan dökülürken köpürür. Etrafı, oturma grupları, sıralar, piknik masaları ile düzenlenmiştir Pınarbaşı’nın. Üzerinde saltanat kayığına benzetilmiş rengarenk kayıklar gezer geceleri. Çevresinde salkım söğütler, türlü türlü renkte, kokuda çiçekler dikilidir nehrin. Bunların yanı başına kondurulan tahta masalarda, çayır çimenlerin üstünde yaz geceleri tadına doyulmaz bir serinliği yaşar Elbistanlılar. 

Kayalıktan Elbistan Ovası’na doğru baktığınızda, beyaz bir pusun içinden yükselen termik santrallerin bacalarını görürsünüz. Afşin Elbistan Termik Santrali A ve B ünitelerine aittir bu bacalar. Santraller, aynı fotoğraf karesine girecek kadar iç içedirler.

Şar Dağı, adeta Elbistan’ın üzerine üzerine gelir. Hele akşamları ilçenin tepesinde bir karanlık heyula gibidir dağ.  

AFŞİN - ELBİSTAN OVASINDA BİR CELLAT GİBİ...

Betona boğulmuştur güzelim Elbistan! Neyse ki ova hâlâ yeşildir. Taa Berit Dağları’na, Keş Dağı’na, Nurhaklar’a kadar yayılan ova, uzun boyunlu mısırlarla, sarı buğday başaklarıyla şeker pancarı tarlalarıyla doludur. Yol kenarlarında sıra sıra selviler, kavaklar, iğdelikler…

Oysa ne kadar da aldatıcıdır bu güzellik! Daha Ceyhan’ın kaynağından görünen termik santral bacaları Elbistan Ovası’nın, Afşin köylerinin ve yaylalarının celladı gibidirler!..

Birbirine komşu olan bu termik santrallerin etrafı zaten size çok şeyi anlatır. Kuş bakışı baktığınızda parsel parsel bölünmüş yeşil tarlaların yanında siyah bir uçurum gibi görünür kömür ocakları. Bir zamanlar verimli Elbistan Ovası, bugün açık bir kömür ocağı halini almıştır. Hektarlarca alan, termik santraller tarafından yutulmuş, üzerinde ne kadar bitki, ağaç, dere, börtü böcek varsa yok edilmiştir! 

Kömür ocağında vızır vızır kamyonlar, arkalarında göğe yükselen toz bulutları çıkararak çalışırlar. Sürekli olarak dipteki kömürü kazan kepçelerle dolu olan arazi, sanki ay toprağı gibidir! Siyah, sarı, kırmızı, mor renkteki toprakta bir tane bile ot bitmez. Bir kuşun, bir böceğin sesi duyulmaz. İş makinelerinin, termik santralin gürültüsü tüm sesleri bastırmıştır. Rüzgarın sesi bile gelmez burada kulaklarınıza.

Kışlaköy, Alemdar, Çoğulhan, Yazıbelen, Çomudüz, Berçenek köyleri en çok etkilenen yerleşim yerleri arasındadır. Alemdar köyünün içindedir adeta termik santral. Sanki köyün evlerinden birisi gibidir!... Çoğulhan’ın da öyle...

Her iki köyde yaşayanlar da her gün termik santralin külleri ile güne başladıklarını anlatıyorlar. Kadınlar dışarıya kurutmalık tarhana, bulgur, meyve seremediklerini söylerken “İçi simsiyah kül oluyor. Demir tozu gibi. Sabahleyin dışarıda kalan ayakkabılarımızın içi bile kül doluyor” diyorlar.

AŞIK MAHZUNİ’NİN KÖYÜ

Bu köylerden Berçenek’in ise ayrı bir özelliği daha var. Türk halk müziğine damgasını vurmuş en önemli ozanlarından Aşık Mahzuni’nin köyüdür Berçenek. 1940’ta Berçenek’te doğan Aşık Mahzuni, 2002 yılında yaşamını yitirdikten sonra vasiyeti üzerine Hacıbektaş’a gömüldü. 

Termik santrallerin sürekli tüten bacalarını izleyerek gittiğiniz köy, santrallere 3-5 kilometre uzaklıkta. Köyün Elbistan tarafından girişinde, yolun hemen sağ tarafında tel örgülerle alelade çevrilmiş bir tören alanı var. Bir zamanlar burada törenlerin yapıldığı; şimdi paslanmış, tahtaları çürümüş seyir oturaklarından belli olabiliyor ancak. Yarım futbol sahası genişliğindeki bu tören alanının hemen girişinde Mahzuni’nin Berçenek’le ilgili dizelerinin yazıldığı, aşığın Hacıbektaş’taki mezarının başındaki taşla aynı biçimde olan yassı bir taş dikilmiş. Taşın üzerine konulduğu mermer kaide kırılmış. Etrafını otlar, dikenlikler bürümüş. Tören alanının bakımsızlığı, ilgisizliği, gayri ciddiliği o kadar belli ki!.. 

Bakımsızlıktan dökülen tören alanının girişine kondurulan anıtta yazan Mahzuni şiirinin ilk mısrası yanlış yazılmış. “Oyy göresim geldi Berçenek seni” olması gereken şiirde “geldi” sözcüğü unutulmuş! Bu kadar önem veriliyor yani Mahzuni’ye ve türkülerine...

Kışın sadece üç-dört hanenin kaldığı, yirmi otuz evlik Berçenek, birçok Alevi köyü, ilçesi gibi sahipsiz, kimsesiz!.. Mahzuni’nin köyü de olsan, her yıl yüz binlerce Alevinin inanç merkezi Hacıbektaş da olsan bu durum hiç mi hiç değişmiyor ne yazık ki!

Ceyhan nehrinin yemyeşil bereketli suları tarafından beslenen toprakların üzerine kül yağıyor bugün. Afşin Elbistan arasındaki ovada yaşayan insanlar sağlıksız, mutsuz!.. Binlerce işçinin çalıştığı termik santrallerde iş de bulamadıklarından yakınıyorlar. “Ölüyoruz, bari çalışarak ölseydik!” diyenler var aralarında. Köylerdeki bahçeler, tarlalardaki bitkiler kül dolu... Toprak küskün!..

Ovanın tam ortasında termik santrallerin bacaları sabah akşam duman kusuyor. Berçenek’e, köyüne övgüsünü ve özlemini “Oyy göresim geldi Berçenek seni/Dumanlı dumanlı oyy bizim eller” diye anlatan Mahzuni’nin bahsettiği duman, termik santral dumanı değildi bir zamanlar!..


Özer AKDEMİR
Evrensel

 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 12 Eylül 2019


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.

Kardeş Türküler & Mikail Aslan

20 Ekim 2019, Pazar, Saat 14:30
Saalbau Bornheim
Arnsburgerstr. 24, Frankfurt am Main
İrtibat: 0177 893 74 90