Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret553148
Kitap Tanıtım Köşesi


Taş Bina
Aslı ERDOĞAN

Yazarın bu kitabı yazma sıkıntısı sonsözde anlatılır. Memnun değildir yazar, hem anlattıklarından hem de anlatış biçiminden. Çağrılmadan, kendi hikâyesine girdiğinden söz eder. “Aslı Erdoğan olarak konuştuğum tek bölüm, epilog.” der yazarımız. “Bakın bu taş binayı yaptım ve içinde kalakaldım. Yapayalnızım burada… Yani yazının kendisi de bir taş binaya dönüşüyor sonunda. Başka bir yorumla, kapatıldığımız o metaforik taş bina, giderek yazıyı içerecek kadar genişliyor.” Epilog’dan bir bölüm vermek isterim burada: “Bana gelince… Her seferinde eksik, yarım, yanlış anlattım kendimi. Yerli, yersiz, zamansız. Ya çok kuru ya da trajedinin diliyle… İskelet korkunçluğunda, boş boş çınlayan üç-beş sözcük bir araya getirdim, üzerinden bir türlü geçilemeyen suskunluklarla, söylenmekten çok susulmuş sözcüklerle konuştum… kansız metaforlar, yay gibi uzayan fiiller, gerçek biçimini arayan imgeler boşalttım geçmişin üzerine. Takatim kalmayıncaya dek. Yol yol yükselen sözcük duvarlarının arasında ağır ağır, acıyla dolandım, el yordamıyla, ay ışığında beliren bir hayalet gibi, çağrılmadan girdim kendi hikâyeme…”

Aslı Erdoğan, Taş Bina ve Diğerleri kitabıyla, 2010 yılında 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmıştır. Seçici Kurul’un, ödülü veriş amacını belirttiği açıklama, yazarın yazma amacının gerçekleştiğinin de göstergesidir sanki. “Seçici Kurul, 56. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, ‘çağımızın dilsiz tanıklığını mekânın, bedenin ve imgenin içinden dokuyarak evrensel insanlık acılarını seslendirmekte gösterdiği ustalık’ nedeniyle Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabıyla Aslı Erdoğan’a vermeyi uygun görmüştür.”

Eninde sonunda şafak söker,’ derlerdi. Hem geceden başka nerde bekleyebilirdik şafağı?”

Taş Bina, Aslı ERDOĞAN
ISBN: 975 289 593 5

Anasayfa


www.kosektas.net



Meksikalı sanatçı Omar Ortiz, kendine has tekniği ile çizdiği
resimlerle sanatseverleri adeta büyülüyor!

Omar Ortiz Resimleri


BOZKIRDA GÜZ MEVSİMİ




Bozkıra birdenbire gelse de güz mevsimi, gelişini günler öncesinden görenler de vardır. Yüreğini doğanın ritmine uyduranlardır bunlar. Ondan bir parça olabilen, onu anlayabilen ve ömrünün kalanını zamanın durdurulamaz akışına kaptırıp süzülüp gidenlerden bahsediyorum. Kurtlar, kuşlar ve cümle bitkilerin tamamı ama insanlığın pek azı onların arasındadır. Gülün üzerindeki ayva tüylerinin tan vaktinden hemen önce üşüdüğünü, goncaların ayasında biriken çiğin sam yelleri esmeye başladığında damla damla düştüğünü ve düştüğü yerden toprağa süzüldüğünü bilirler onlar. Bulutların kıpırdanışından yağmurun geleceğini anlarlar. Ağacın gölgesinin her geçen gün uzayıp gittiğini ve leyleklerin yavrularıyla sıcak yerlere doğru uzun bir uçuşa kanat gerdiğini görebilirler...

ÖZER AKDEMİR

Öyle yavaş yavaş değil, birdenbire gelir bozkıra güz mevsimi. Bir gün önce yemyeşil güneşe gülen yaprağı bir bakarsın boynunu bükmüş bulursunuz ertesi gün.

Alıçların ne zaman büyüdüğünü anlamazsınız bile. Tomur tomur, tatsız tuzsuz sert meyveciklerin sarı, kırmızı öbekler halinde dallarında “Gel, al beni” diye salınmasına şaşırır kalırsınız.

Üzümlerin buğu buğu tatlandığını, kayısıların kızardığını, narların çatladığını fark ettiğinizde anlarsınız ki bozkıra güz gelmiştir.

Bozkıra birdenbire gelse de güz mevsimi, gelişini günler öncesinden görenler de vardır. Yüreğini doğanın ritmine uyduranlardır bunlar. Ondan bir parça olabilen, onu anlayabilen ve ömrünün kalanını zamanın durdurulamaz akışına kaptırıp süzülüp gidenlerden bahsediyorum. Kurtlar, kuşlar ve cümle bitkilerin tamamı ama insanlığın pek azı onların arasındadır...

Gülün üzerindeki ayva tüylerinin tan vaktinden hemen önce üşüdüğünü, goncaların ayasında biriken çiğin sam yelleri esmeye başladığında damla damla düştüğünü ve düştüğü yerden toprağa süzüldüğünü bilirler onlar. Bulutların kıpırdanışından yağmurun geleceğini anlarlar. Ağacın gölgesinin her geçen gün uzayıp gittiğini ve leyleklerin yavrularıyla sıcak yerlere doğru uzun bir uçuşa kanat gerdiğini görebilirler...

Güz birdenbire gelir bozkıra ve ağaçlar dingin bir sessizliğe bürünür. Dalların ucundaki öz suları usulca çekilir. Yapraklar sararıp solar ve ağacın dibine dökülürler. Kırmızı, turuncu, sarı, az da olsa yeşil yapraklı bir renk cümbüşü haline gelir sokaklar. Birden kırmızıya meyleder bağlar, bostanlar…

Sebzeleri toplanmış bahçeleri tatlı bir uyuşukluk kaplar güz geldiğinde. Etraflarını sarı tevekler çevreler, karık karık solar üzerindeki renkler. Kurumuş mısır püskülleri, pürüşük salatalık, domates gövdeleri boylu boyunca serilir yerlere.

Yeşil fasulyeler ise hâlâ uzun değneklere sarılı, hâlâ tazecik sabırla beklerler toplanacakları günü. Her an sararıp solacak bir tedirginlikte geçer bu bekleyiş. Tüm diğer bitkiler gibi güzün şakası olmadığını iyi bilir fasulyeler de. Geceleyin, kuzeyden esen deli poyrazın acısını öğretmiştir ona doğa ana. Bitkiler, daha tohum iken bilirler başlarına gelebilecek olanı. Doğanın yazgısı, devinimi, sonsuz baş eğmezliği budur işte. Kendi yazar kendi bozar...

Toprağın nefes alışverişi durmuş gibi gelir size güz mevsiminde. Birkaç ay öncesinde ımıl ımıl süzülen buğu tütmez olur artık. Kalan nemi dışarıya bırakmaz, koynunda saklar toprak. Yorulmuştur, yıpranmıştır, doğum sonrasının tatlı rehaveti kaplamıştır her yanını. Çekip üzerine yorganı, dinleneceği günlerin özlemine bürünür. Bu onu esrikleştirir, mahzunlaştırır. Kaderini binyıl önceden gören bir bilgenin dinginliği içinde bekler kışın gelmesini…

Rüzgar da fırtına öncesi sessizliğinde eser. Toprağın, ağaçların, uykuya hazırlanan tüm canların rahatını bozmaya çekinir gibidir efiltisi. Dalı, budağı örselemeden nenniler. Canı çekilmiş, kurumuş bir yaprağı incitmeye kıyamaz gibi okşar, usulca koparıp alır dalından. Sonra, döne kıvrıla bırakır toprağın koynuna. Rüzgarın önünde yeni yolcuklara çıkmazsa eğer yaprak, düştüğü dalın dibinde toprağa karışır. Toprak olur...

Kızarmış elmaların yükünden kırılacakmış gibi yere eğilmiş dallardan kasa kasa, çuval çuval toplanan elmaları bu sene derelere dökmedi köylüler. Geçtiğimiz yıl elmanın kilosuna 100 kuruş bile vermeyen tüccara satmak yerine derelere dökmüşlerdi. “Toplayıp Hacıbektaş’a getirirseniz alırım ancak” demişti tüccar. Bak büyüt, dizin dizin topla sonra da götür yok fiyatına tüccara sat!.. Verilen paranın elmanın maliyetini bile çıkarmadığını gören köylü satmamış, kurt kuş yesin diye dalında bırakmıştı. Topladıklarını da bozkırdaki susuz derelere dökmüşlerdi.

Bu sene Avanos’tan gelen elma öğütme makinesi ilaç gibi geldi köylüye. Çuvalı on liraya tüm elmalarını çektirdiler. Çıkan posanın suyunu şişeleyip, kalan kısmı için kapıların önüne ocak çattılar. Yaktıkları ateşi kuru bağ kütükleri, kalın zerdali dalları ile besleyerek saatlerce kaynattılar. İçine ak pak pekmez toprağı atıp elma pekmezi yaptılar. İlk kez yaptıkları elma pekmezinin tadının üzüm pekmezinden aşağı olmadığını gördüler iş bittiğinde. “Bal, bal valla” diyorlardı birbirlerine pekmezden bir parmak alanlar. Kavanoz kavanoz pekmezleri oldu her birinin. Kimini sattılar iyi bir fiyata kimini içmek, tahine, kara, yoğurda katmak için ayırdılar kilere.

Sarı, kırmızı alıçlardan sirke kurdular kocaman güğümlerin içine. Sarı alıcın sirkesi daha iyi olur diye, dere tepe sarı alıç aradılar bozkırda. Tüm köylüye yetecek kadar alıç ağacı vardı yazı yabanda.

Herkese yetecek kadar kuşburnu yoktu ama...

Bunun için uzak, kuş uçmaz kervan geçmez yamaçlarda, dere diplerinde gezindiler günlerce. İnsanı anında dalayan kuşburnu çalısının dikenleri ellerine bata bata topladılar küçücük meyveleri. Bu, marmelat yapılana kadar çektikleri zahmetin çok az bir kısmıydı daha.

Eve götürüp defalarca yıkadılar bol bulamaç suların altında. Teker teker tepelerini ve saplarını bıçakla kazıdılar. Ocakta, harlı bir ateşin alevinde kaynattılar. Sonra ezdiler, süzdüler... Sonra tekrar kaynatılır.  Sonra...

Bozkırda hazan mevsimi. Yakıp kavuran bir yazın ferahlatan gölgeliğidir. Dudakları, elleri ayakları çatlayan insana bir yudum su gibidir. Tozu iliklerine işleyen köylülerin terlerinin son demlerini akıtmalarıdır toprağa.

Çok da bekletmeyip hemen ardından gelecektir uzun kış geceleri. Sokaklarda karın tipinin, dağlarda ayazın ve silme yıldız dolu geceye uluyan kurtların müjdesidir, bozkır da güz mevsimi...

Özer AKDEMİR
Evrensel

 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 5 Kasım 2019


Film Tanıtım Köşesi

Earthlings/Dünyalılar
Türkçe Altyazılı

«Yapabileceğiniz en iyi şey, bu filmi insanlara izlettirmek olacaktır!»

Shaun Monson
Yönetmen

Hayvan ve insan sömürüsü üzerine yapılmış en çarpıcı belgesellerden biri. Dünyalılar/ Earthlings adlı belgesel film dünya üzerinde yaşayan bütün canlıların aynı ölçüde ve benzer acılara maruz kalmalarını örneklerle ve birbirinden çarpıcı görüntülerle izleyicisine anlatıyor. İnsan türü için bunun adına seksizm, ırkçılık ve soykırım adları verilirken diğer canlıların maruz kaldığı şiddet ve sömürü ise "türcülük" diye tanımlanıyor.

Filmde Nazi kampları ve Klu Klux Klan görüntüleriyle etleri için sıkış tıkış kafeslerde tutulan hayvanların görüntüleri peşi sıra akıp giderken insana dünya üzerinde yaşayan tek tür olmadığı hatırlatılıyor. Bir ırkın diğer ırklardan daha üstün olduğuna inanmasının ve bu nedenle kendisinden "aşağılık" gördüğü diğer ırkları her şekilde sömürebileceğini düşünmesinin ırkçılık olduğu belirtilirken bir sonraki sahnede "türcülüğün" tanımı yapılıyor ve baskın türün diğer türleri hegemonyası altına almasının aslında ırkçılıkla benzer özellikler taşıdığı ve ikisinin tam olarak aynı şey olduğu vurgulanıyor.

Bu amaçla Nazi Almanyası' na dair görüntüler, insanın diğer türleri nasıl sömürdüğüne dair görüntülerle birleştiriliyor ve aralarındaki benzerlik gözümüze sokuluyor. Ardından insanların ve diğer canlıların aslında benzer ihtiyaçlara gereksinim duydukları belirtiliyor: yemek, barınmak, hareket özgürlüğü gibi kavramların bütün canlıların ortak kaygısı olduğu sıralanıyor.

Earthlings, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi