Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret503860
Eşref Çelik


Eşref
, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı, ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik, evlere su, onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa, dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Celalettin Ölgün

Daha delikanlılığa yeni girdikleri yıllarda; Dilencilik mi, herhangi bir şey satmak mı, her ne amaçla gelmişse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca, boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnaz, delikanlıları hoş söz, boş vaatlerle kandırıp yolmaktaymış. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyor,
“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur,”
diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine... Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!
Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah, sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu  “cücülemekte”. O gece tilkiler bir çoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”
Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıdır. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir. Onlara yardımcı olur. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip;
“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çinğene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlar.
Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,
Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır, yatarık.” der.

Eşref: Eşref Çelik. Ölümü. Nisan 2018.

Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Anasayfa



BAKKAL EŞREF EMMİ
Hüseyin Seyfi Yazdı

EŞREF ÇELİK

Zordur kişilerin portrelerini yazmak; çok iyi tanımak gerekiyor her şeyden önce; notlarınız olması gerekiyor o anda tutulmuş, ki benim yok.

ŞAİR DR. SALİM ÇELEBİ

Etkilenmiş olmanız gerekiyor o kişiden; yaşam boyu unutulamayacak...

Ortak yaşantılarınızın olması gerekiyor; tadı damağınızda kalan...

Objektif olmanız gerekiyor; su gibi akıcı ve berrak...

Doğru olarak aktarmanız gerekiyor geçmişte olup bitenleri; ön yargısızca...

Ve kaynak olmanız gerekiyor; geleceğe ışık tutacak...

Komşumuzdu Eşref Amca; hem komşumuz hem de mahallemizin bakkalı. Biz çocukların, gereksinimleri ve istekleri belliydi: Balon, şeker, lokum, bisküvi...

Şekerlerin en güzelleri bulunurdu: Akide şekeri, sormuk şekeri, paşa şekeri...

Hoşumuza giden her şeyin en alâsı vardı dükkanında. Hele biz çocukların, ilk alındığında, şişirebilmek için bir hayli zorlandığımız balonları, şişirip kontrol ettikten sonra verirdi bizlere. Bazen de şişirme esnasında patlardı denemeye tabi tuttuğu balonlar...

İşi olduğunda, dükkanı Mehmet’e bırakırdı: Mehmet Uçara. Mehmet, Polis Koleji öğrencisiydi ve bizden 3-4 yaş büyüktü. “Bom bili bom..” türküsü eşliğinde tartardı müşterilerin istediklerini.

Kafeste keklikleri vardı Eşref Amcanın... Dükkanının önünde bakımlarını yapar, zevkle ve gururla dinlerdi ötüşlerini...

İyi bir avcıydı Eşref Amca. Ava gitmeden önce çiftesini temizler, barutu özenle doldururdu tüfeğine.

1950’li ve 60’lı yıllarda çok sert geçerdi Köşektaşımız’da kış mevsimi. O kadar sert ki, mezarlığa ve öze kadar gelirdi aç kurtlar. Açlıkla mücadele etmek onlar için de hayatta kalabilmenin temel koşuluydu. Canın yongası ya, kaybolan mal (büyük baş hayvan) bir zarara uğramasın diye kaygılanırdı mal sahibi. En çok da kurtların zarar verebileceği düşünülür ve Akif Amcaya (Cesur) kurtların ağzı bağlatılırdı.

Kış mevsimi, Eşref Amca için av mevsimiydi doğal olarak... Bazen kızdırırlardı “Mehmet (Tandoğan. Ercihanın babası) senden daha iyi avcı.” diye.

Yazın, doyumsuz sohbetler yapılırdı bakkal dükkanında: Abdurrahman Amcanın muzipliklerle dolu anı ve fıkraları kahkaha fırtınaları estirir, Seyit Abi, (Cesur) askerdeyken bölük komutanını nasıl bıçakladığını anlatırdı ballandıra ballandıra.

Kışın, özellikle de Ramazanda, akşamları tombala çekilirdi.

Aynı zamanda köyümüzün dişçisiydi Eşref Amca. Bir ilkbahar gecesi, sabaha kadar uyuyamamış ve hüngür hüngür ağlamıştım çürüyen azı dişimin verdiği acıyla. Sabah babamla beraber koştuk Eşref Amcaya. Morfin Hak getire!.. O, paslı kerpeteniyle bir yakaladı dişi; içe, dışa büktü ve elime verdi çıkan kemik parçasını.

Köyümüzün doktoruydu da Eşref Amca. Derma (Dermatit) yazardı. Sol kulak altımda, yumurta şeklinde ve büyüklüğünde, kaşıntılı bir cilt hastalığı belirmişti. Yine koştuk Eşref Amcaya. Dikkatlice baktı, üzerine tükürdü ve dudaklarını kımıldatarak, yani bir şeyler okuyarak elindeki güvezi kalemle çiziktirdi üzerini. Birkaç gün sonra soldu ve sönerek düzeldi hastalığım. O zamanlar, bu tür deri hastalıklarının, kalemin yapısında bulunan  “Potasyum per manganat (KMnO4)” adlı kimyasal madde nedeniyle değil de Eşref Amcanın okuması sonucu iyileştiğine inanılırdı.

Eşref Amcanın abisi Kırşehir Ziraat Bankasında çalışırdı. Çocukları, yazın genellikle tatillerini köyde geçirirler; Eşref Amcalarda kalırlardı. En büyükleri Nusret iyi arkadaşımdı. (Uzun yıllar Kırşehir sporun kaleciliğini yapan Nusret; öğretmen oldu ve duyduğuma göre kan kanserine yakalanarak yaşamını yitirdi.)

Gô Kıyıda, herkes gibi bizim de elmalığımız vardı. Eşeğe binerek Nusret’le gittik elmalığa. Ağaçlar meyve yüklü, toprak çeşitli zerzevatlarla (Sebze) kaplıydı. Elmalığımız, Hacı Mehmet Amcaların (Yücelin babası. Sanırım lakabı naracı idi.) elmalığı ile bitişikti.

Eşekten iner inmez, benim, "Yapma! Etme!" diye yalvarmalarıma rağmen Nusret gitti; Hacı Mehmet Amcaların elmalığından bir kavun ve bir karpuz kopardı. Aynı anda da uzaklardan bir bekçi düdüğü acı acı öttü. Biliyordum başımıza geleceği.  Bizim bahçeden alacaklarımızı alelacele aldık ve köye geldik.

Gözüm hep yoldaydı. Bekçinin evlerimize doğru geldiğini görünce, utancımdan dam başına çıktım, saklandım. Bekçi, öfkeli bir ses tonuyla Nusretin yaptıklarını anlattı Eşref Amcaya; anlattıkları saklandığım dam başından duyuluyordu zaten. Rahatladım: Bekçi, kavun ve karpuzu Nusret’in çaldığını, benim yapmadığımı söylemişti. Eşref Amca, “Utanmıyor musun? Evde kavun karpuz mu yok? Başkalarının malını hangi hakla çalarsın? El aleme rezil ettin beni!”  sözleriyle epeyce haşlamıştı yeğenini.

2008 yılında, Hacıbektaş Veli Anma Etkinlikleri nedeniyle verilen şiir ödülünü almak amacıyla, gittiğimde, köyümüze de uğradım. Eşref Amcayla beraber, 6-7 kişi dükkanın önünde oturmuş sohbet ediyorlardı. Ayaküstü konuştuk birkaç dakika. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden...

Sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür diliyorum Eşref Amca. Renkli kişiliğini ve biz çocuklara yaptığın yardım ve hoşgörünü unutabilmek mümkün mü?

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

 



HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 18 Mart 2018

Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.
12.11.2014
İlk duruşmaya sloganlar ve marşlarla girdiler Kapıdaki askerlerden yumruk ve dipçik yediler. THKO’luların yargılanması, 16 Temmuz 1971 günü, Ankara Mamak Cezaevi’nde başladı. Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı. Altındağ’da 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler. İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli haldeydiler. Kapıda “Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık” diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler. Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti.
12.11.2014
1963 yılıydı. Aynı lisede öğrenciydiler. Birbirlerinden habersiz aynı eyleme gittiler. Deniz Gezmiş… Mahir Çayan… 1960’lardan günümüze taşan iki gençlik lideri… 68 kuşağının efsaneleri… Kendileri dahil kimsenin bilmediği bir tesadüf, onları çok genç yaşta, aynı eylemde bir araya getirdi. Yıl 1963 idi. İkisi de Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciydi. Deniz 1’de, Mahir 3’te…
12.11.2014
“Oğlum Deniz, 12 Ocak’tan beri Türkiye radyolarında ve basında banka soygunu ile ilgili haberleri büyük bir üzüntü içinde takip ediyorum. Kendi kendime bu suçun faili olup olamayacağını düşünüyorum ve bunun için çok önceleri yeniden yaşamış gibi canlandırıyorum hayalimde. Karlı bir şubat sabahı Ayaş’ta dünyaya gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum, karşında canlı yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün; insanları... Ve içinden, ‘Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim’ diye düşündün, onun için ağladın. İnsanlar... Yani bütün istikbalini onların daha mutlu olmaları uğrunda feda ettiğin insanlar... Canavarların en korkuncu olan bizler… Tanrı’nın bahşettiği zekâ ve yetenekleri zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanılan uygar canavarlar.
09.11.2014
Devlet, Deniz Gezmiş'e ne teklifi götürdü? 'Babam, “Biz de üzülüyoruz. Ben de evladımın ziyan olmasını istemem” dedi. Bunun üzerine sivillerden biri ağız yokladı.' Baba, Mektubunuzu aldım. Sevindim. Benim için burada endişelenecek bir durum yok. Her ne kadar kavga olduysa da bizim onlarla bir ilişkimiz yok. Kavga hükümlüde oldu. Ben ise müşahadede yatıyorum.
08.11.2014


Eşref Çelik


HOH

İbrahim ÇÖL

Masmavi gökyüzünün yıldız aydınlığında oturmuş konuşuyorlardı. Üç dört kişi. Cami önündeki hangi tarihi betimlediği bilinmeyen elips şekilli beyaz taş üzerinde. Etraf alabildiğince sakin, hava oldukça dingin.

Bozkırın ortasında hiç örneği bulunmayan bir yontulmuş taş. Kim getirmiş, kim koymuştu, buraya nereden gelmişti. Anlattılar rivayetleri, söylentileri, üstündeki okunmayan yazıları özlü özlü sözlerle.
İlk akşamdan fark edemedikleri soğuk, yavaş yavaş, sinsi sinsi sararken vücutlarını, sıkıca yanaştılar vücut vücuda. Sinsi soğuğu bilen tedbirliler dış tarafa, gömlekliler tişörtlüler iç tarafa. Uzun zamandır birbirlerini görmeyen köylülerdi serpilen yaş aralığında. Kimisinin gençlik, kimisinin çocukluk anılarıydı birlikte yaşanılan, anılan. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor, bazen üzülüyorlardı yaşadıklarına. Hasretle, özlemle yâd ettiler geçmiş yıllarını. Uzun zamandır görüşememişliğin hasretiyle erittiler içlerini. Harman ettiler, kaynattılar neşeyle, geçmişin yolculuğunda. Soğuk titretirken, ısıttı anılar, ısıttı canlarını. Sinmiş, silinmiş olanlar canlandı, yürekleri kıpır kıpır kıpırdadı.

Üzülürken genç gidenlere, başarılı olanlar sevindirdi, coşturdu içlerini. Kalkmak istemediler, ne kadar üşüseler de, titretse de gecenin berrak mavi ayazı. Çocukluk, ilk gençlik yıllarında böyle değildi ağustos geceleri. Harman gecelerinin yaşanmış anılarını anlattılar. Kimin kimi korkuttuğunu. Bu zamanda çalınan koyunları kurtların nasıl yediğini, gülüşerek dinlediler bir parça deri bir ayak, çoban oyununu. Çok mu gürültü çıkardılar, çok mu ses yaptılar?
Elinde her zaman bir şeylerle görünen Eşref ağabeyin kimliksiz silueti göründü önce. Elinde, kilim ipinden örme anahtarlığın ucunda bağlı ahır kapısı anahtarı. Geldi katıldı, daha da geçmiş anılarla sohbete. Konu ‘bilim’di, ‘fen’di, ‘tıp’tı ki anlattı.
Anam hastaydı, yatardı kalkmadan. Her yandan çareler aranıyordu, hoca, ebe, ocaklardan, taşlardan ama bir türlü iyileşmiyordu yatarak. Duymuş, dağın ardında bir hoca varmış, mıska yazarmış, çare olurmuş derin! Babam.
-Yarın git, anana bir tane yazdır da gel.
“On, on iki yaşında ya varım, ya yokum. Bilemem oraları, köyleri. Mümkün mü ki, gitmem demek. Ancak gidilecek yolu yok.
Sabah vakti zayıf, cılız boz bir eşekle yola çıktım. İkindiye ancak Kıyınardı, Gökkıyı, Şehir Yolu ile aştım tepeyi. Sarı sıcak. Eşek zaten kendini götüremiyor, ben çekiyorum yularından yürüsün diye. Akşam geç vakitte sorarak  vardım hocanın evine. Kara, isli çıradan görünmüyor, hiç bir şey seçilmiyor; ne var, ne yok. Babamın selamını söyledim, niye geldiğimi de.
Oturttu Hoca kendince okuyarak. Yazdı, karaladı bir şeyler verdi, ne yapılacağını da söyleyerek.
Orada kalmak istemediğimden belki, başka nedenlerle kal demelerine, yat sabah gidersin ikazlarına rağmen, ısrar ederek ayrıldım Hocanın evinden.
Yolun yarısını geldim gelmedim, öyle bir yağmur bastırdı ki, göz gözü görmüyor. Eşek bile yürüyemiyor. Rüzgârla birlikte çarpan yağmur taneleri iliklerime kadar ıslatıyor. Bir taraftan da saklıyorum Hocanın yazdıklarını, ıslanmasın diye. Nerede ise karnıma sokacağım.
Kendime kızıyorum bir taraftan, “niye kalmadım” diye, hayıflanarak. Geldiğim yerde bir karaltı gördüm. Bu bir mağaranın girişi idi, indim. Bir hoh diyorum, bir hoh da içeriden geliyor. Korktukça korkuyorum.
Giremedim. Islana ıslana, donarak soğuktan, yürümeye devam ettim.”

Biz bu yaşanmışlığı dinlerken yaz ortasında, köyümüzün havası da bizi üşüttü, bunca sıcaklığıyla anlatırken
Eşref ÇELİK.

İbrahim ÇÖL
18.10.2010