• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam76
Toplam Ziyaret448127
Kitap Tanıtım Köşesi

Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı - Kadından Nefretin Evrensel Tarihi

Jack Holland tarihin başlangıcından beri, insanlığın bir yarısının diğer yarısını baskı altında tutup insanlık onurunu elinden alması nasıl açıklanabilir sorusundan yola çıkıyor.

Antik Yunan’dan günümüze kadar gerçekleşen olaylar üzerinden kadınların karşı karşıya kaldığı baskıyı anlatıp sorunun kaynağını, nasıl beslendiğini ve çözümünü bulmaya çalışıyor.

Mizojini, kadınla erkek arasındaki ilişkilerin meydana getirdiği sosyal, siyasal ya da ideolojik çatışmaların ortaya çıkardığı yıkıcı bir ürün. Bunların hiçbirisi tek başına mizojinin sorumlusu değil. Bu bağlamda kadın düşmanlığı tüm diğer ayrımcılık çeşitlerinden ayrılmakta. Yazar ne zaman doğduğu sorusu için ise; “o kadar eski ki insanlar tekerleği bulmadan önce mizojiniyi buldular” diyor.

M.Ö 8. yüzyılda Doğu Akdeniz’de oluşmaya başlayan yapı, Batının düşünce sistemini, kadının toplumdaki konumunu doğrudan etkiledi. Yunanlılar, Batı kültürüne sadece demokrasiyi değil, kadından nefreti de yerleştirdiler. Yunan söylencelerinde erkeklere ateşe hükmetme kibiri yüzünden ilk ceza verilir; “Pandora”. Burada Havva’nın rolünü Pandora üstlenir. Nefret edilen kadın, kültürden kültüre sadece isim değiştirir ve belki hikayesinde bazı farklıklar vardır.

Yahudi ve Hristiyan söylencelerinde olduğu gibi, Antik Yunanda da, kadınlar ortaya çıkmadan önce, erkekler doğanın dışında kalan yaratıcısıyla bütünleşmiş bir şekilde yaratılmıştı. Ama kadın bu özel ilişkiyi bozdu; erkeğin antitezi ve öteki olarak kendi sınırları içinde kalmaya zorlanmalı idi. Burada düalist bir yaşam felsefenin temelleri de atılmış, kadın değişken dünyanın önemsenmeyen temsilcisi olmaya mahkum edilmiştir. Daha sonra Platon ve Aristo Batı kültürüne cinsiyetler arası düalizmin yerleşmesine sebep olmuşlardır. Kadından nefret edenlerin en bilinenleri; Rousseau, Nietzsche, Hitler erkeğin Tanrıyla ilişkisinin tekliğini yeniden değerlendirmenin mümkün olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bu çaba her seferinde kadını bir gölge gibi takip edecek olan bir düalizmi ortaya çıkardı.

Roma döneminde, Ortaçağ’daki cadı avlarından 1200 yıl önce, kadın düşmanlığı gelip iyiden iyiye yerleşmişti. Ancak kadınlar ilk kadın hakları eylemini de bu dönemde yaptılar. Tıpkı o gün olduğu gibi bugün de, erkekler kadınların hangi giysiyi giyeceklerine, hangi ekonomik haklara sahip olacaklarına, çocuk doğurup doğurmayacaklarına ve maalesef daha pek çoğuna karar verenin kendileri olmasını istiyor. Kadınların özgürleşmesi her çağda tutucu çevrelerde olumsuz bir etki yaratıyor; can havliyle ilk sarıldıkları yer de aile.

İlk Hristiyanlar ana günah, utanma ve düalizmi içeren bir sistem kurdular. Bedensellik karşısındaki çaresizlik erkeğin kendisinden korkmasının mizojiniye büyük ölçüde yön verdiğini gösterir. Kadın güzelliğine karşı girişilen tutum Yahudi-Hristiyan mirasının ve bunlardan kaynaklanan beden düşmanlığının bir sonucu. Zaman içinde bedensel arzu ve iradenin çatışması Katolikliğin merkezine yerleşti. Ortaçağ’da bu durum “İblis Kadın” imajı ile güçlendi. Kadınlar artık cadı olmakla suçlanarak yakılmaya başlandı. Ekonomi, felsefe, sanat alanındaki ilerlemeler kadınların şeytanın işbirlikçisi olmasına engel değildi. Bilim, mantık, demokrasi, bireyin ön plana çıkması.. Hiçbirisi mizojinin önünü kesemedi. Dünya değişirken sabit kalan yegane şey kadından nefretti.

Tüm dinler ve önemli filozofların neredeyse hepsi kadını hor gördüler. Bugün bile örtünme, cinsiyet ayrımı, genital sakatlama ve benzerleri toplumun sağ duyusundan kaynaklanan doğal bir sonuç gibi gözükebiliyor. Mizojini geniş bir alana yayılmış; şarkılarda, filozofların, siyasetçilerin dilinde… Ancak Aydınlanma döneminden itibaren gelişen felsefi ve siyasal ilkeler ile beslenen adalet, hak eşitliği ve insan onuruna saygı ile kadınlara eşit haklar tanıma fikri varlığını sürdürebilir. Mizojini, cinsiyetler arası tarihe başlı başına hükmetmiyor. Ortadan kaldırılması sadece kadın için değil, insanlığın ilerlemesi açısından da önemli. Mücadele ile mizojininin olmadığı bir dünyada yaşamak mümkün.

ISBN: 9789755338446

Anasayfa

www.kosektas.net  


Niçin her gün bir kitap okuyorum ve niçin siz de okumalısınız:
Tai LOPEZ

Videodaki alt yazıyı Türkçe'ye dönüştürme işlemi:
Videoyu başlattıktan sonra, sağ alt köşede görünecek ayarlar düğmesine 
bir kez tıklayarak, dil seçenek listesine ulaşabilir, dil seçenek listesinden de "Turkish" seçeneğini seçerek, videodaki altyazıyı
Türkçe'ye dönüştürebilirsiniz...

kosektas.net


KÖŞEKTAŞ HİKAYELERİ



Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir de bilgilendirici gücü olduğu, herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri,
gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı,
sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net

CELALETTİN ÖLGÜN

17 Temmuz 2016, Pazar

Mükür Hikayeleri, Celalettin ÖLGÜN

Asıl adı, Mükremin idi ama insanlar bu kadar teltik, uzun adı söyleyemediklerinden, Mükür adıyla anarlardı. Gerçek adını belki kendi bile  unutmuştu. Soğan yemez, evinde bulundurmaz, yiyenin yanında bile durmaz, derlerdi. En çok da soğanlı şakalarla karşılaşırdı. Eli uzdu, bozulan kapı “Firek”lerini, anahtarlarını ilkel bir biçimde onarırdı. Turhan yayarken yağın olmaması üzerine: “Ya ayranı olduracağım ya da basa basa dolduracağım!” dediği bugün bile anlatılmaktadır. Derler ki; en büyük arzusu, Kayseri’yi bir kez olsun görmekti, ama göremeden öldü.

Mükür'ün anlattığı olaylar aslında biraz abartılıdır. Abartmasının nedeni de anlatımı güçlendirmek içindir.

Köyümüzde Mükür ile ilgili çok öykü anlatılır, tesel getirilir. İşte bunlardan bazıları.

BİLEK - Konak, yukarı mahallenin ortak köy odasıydı. Uzun kış geceleri nasıl geçecek? Bazen eskilerden, geçmişten anlatılarak...

O gece, Mükür, Cebiç lakaplı ustanın, ustalığını övüyormuş, “Bir gün Bali Tepesi'nde oturuyordum. Cebiç Mustafa, Körçeşme’nin oralarda bir ev yaptırıyordu. Çekicin taştan sıyırttığı kıymak kulağımın yanından vınlayarak geçmişti!" diye anlatınca; oda cemaatinden Hüsnü (Uçar) de, “Dayı, sakın o taş Sarılar’dan gelmiş olmasın?” diye alaya almaya çalışınca, “Sus ulan işte, adamda bilek vardı, bilek!” diye azarlamış.

Bir defasında, kışın yağmur suyu inmesi sonucunda, yıkılan bir duvarı incelerken el kadar bir “helik taşını” gösterip; “İşte, bu helik kaydığından duvarın dengesi bozulup çökmüş.” diyerek duvarın yıkılma nedenini çözmüştü.  

TİLKİ -  Mükür, uzun yıllar bağ bekçiliği yapmıştı. Kendine ait bir “Paa”sı kaynağını kendisinin bulduğu bir de pınarı vardı.

Bağ bekçiliği yaptığı zamanlarda, kendi anlatmasına göre, nasıl yapmışsa, sağ bir tilki yakalayıp, bağırta bağırta yüzüp, postunu çıkarmış, o durumda bırakmış. Çırıl çıplak olmuş o tilki, yuvada bekleyen yavrularını “copur copur” emzirmiş.

Kimilerinin aktardığına göre; yüzülmüş tilki, bırakıldıktan sonra, pınardan lıkır lıkır su içmiş.


TER
- Mükür’ ün diz ağrılarıyla başı derttedir. Sarılar’daki bacısını görmeye gittiği bir zaman; onu sıcak kuma gömmüşler. “Bacım, kum o kadar  sıcak, o kadar sıcaktı ki, benden bir ter boşandı, bir ter boşandı, kumun içinden ark yaptı da akıp gitti.

Abartılmazsa olmaz!

SAL - Mükür’ün eli uzdu, ancak ağırdı. Komşusu Bali, ekinleri biçmiş sap çekecek. Sal kurmayı bilmiyor, beceremiyor. Dengeli, düzgün sal kurmak herkesin işi değil. Salı kurması için Mükür’den rica etmiş. Belki de ücret karşılığı ya da karşılığında bir iş yapacak. Salı kurmaya başlamış ama eli ağır, işi sağlamcı olduğundan iş çok yavaş yürüyormuş. Bali’nin, “Şunu şuraya bağla, bunu şuraya vidalayalım, şu ağaç şuranın,” diye işe karışması üzerine; “Defol, şurdan, madem yapmayı biliyordun beni niye çağırdın?”

TÜFEK - Mükür’le Bılkı'nın Halil bağ bekçisidir. Kendi tüfekleri ile Büngülgöz’de, hem yarış olsun hem de akşama pişirilecek et çıkması amacıyla, sığırcık sürüsüne ateş etmişler. Mükür’ün atışı boşa gitmiş. O yıllarda ondan genç ve bekçilikte daha  deneyimsiz olan Halil’in bir atışta dokuz kuş birden vurması da Mükür’ün zoruna gitmiş.

Akşam üstü yemek hazırlığı için kuşlar temizlenirken, Halil yerde yatan tüfeğe basıp geçmiş.  Bu durumu gören Mükür, kıldığı namazı  bozup kalkarak:

“Sen ne yapıyon? Tüfeğin üstüne basılıp geçilirse kırk gün av vurmaz!” diyerek   Halil’in ensesine tokatı yapıştırmış. Bu hikaye Mehmet Akdemir’den derlenmiştir.


Teltik: Söylenmesi anımsanması zor, az bilinen ad.
Mükür: Mükremin Taşkıran, ölümü: 1981.
Firek: Kapı kilidi, Firenk (Fransız) Kiliti.
Cebiç: Samcak Ali Ağa ile Abdülgani Yılmaz’ ın babaları.
Balitepesi: Köşektaş'ın doğusunda, köye 2 km’ ye yakın uzaklıkta, hafif yükselti. Kaçkaç mevkii.


 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 17 Temmuz 2016

Araştırma sonucundan önce yalanı biraz açıklamak gerekiyor; Yalan kısaca, bilgi amacıyla davranışta bulunan veya konuşan kişinin, o bilginin yanlış olduğunu bilerek vermesi , aldatma niyet.. Yalan kısaca, bilgi amacıyla davranışta bulunan veya konuşan kişinin, o bilginin yanlış olduğunu bilerek vermesi , aldatma niyetini taşıması. Yalan temelde insanların yanlış yönlenmesine yol açtığından başkalarına zarar verebiliyor. Yalan insan üzerinde gittikçe alışkanlık yapıyor ve onu toplum nazarında itibarsızlaştırıyor. Yalan, insanlar arası güveni zedeliyor.
02.10.2012
Antika merakımdan, kilim - halı koleksiyonculuğumdan olacak belki de, eski belgeler, yazılar hoşuma gidiyor. Eski dergiler, gazeteler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazılan basılan dergiler, kitaplar, yakın tarihimizde önemli olayları veren gazete kupürleri. Onlardan birer cümle, birer paragraf okumak beni dinlendiriyor Geçen yıl içinde, doksan yaşın üzerinde, emekli öğretmenlerimizden Abdullah Sağlık ile görüştüm, konuyu ben açmadan elinde ciltli eski bir dergi getirdi, “Yeni Adam” isimli bir dergi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu. Kırklı yılların başlarında çıkan bir dergi. “Al bu sana hediyem olsun” dedi. Fiyatı 10 kuruş, “Aradığım şey bazen ayağıma geliyor,” diye mutlu oldum.
11.05.2012
İnsanoğlu var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi bulmak için kendince arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur. Sanat her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir. Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar. Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar. Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
17.04.2012


Okumanın Yararları

Hüseyin Seyfi

“Kitap vardır tadılır, kitap vardır çiğnemeden yutulur, bazı kitaplar da sakız gibi çiğnenir.”

Yukarıdaki alıntıyı, "The Little, Brown Reader" adlı kitabın girişinden çevirdim. Söz Francis Bacon’a ait.

Konu, bütün makale ve kitapların aynı şekilde ve hızda okunamayacağını, gazete ve dergilerdeki yazıların bile ayrı ayrı okuma hızlarının olduğunu bir saatte yüz sayfa kitap okuyan kişinin, okumadığını göz attığını belirtiyor. Göz atmanın bile bir maharet, bir sanat olduğunu anlatarak devam ediyor.

Erken yaşlarda başlayan kitap okuma alışkanlığının kazancı da erken olur. Özellikle öğrenciler için sınav başarısında okumanın önemi tartışılmayacak kadar büyüktür. Dershanelerdeki Matematik ve Fen Bilgisi öğretmenleri bile okuyan öğrencilerin, formül, denklem ve problemi anlamada, okumayan öğrencilere göre çok iyi olduklarını ve çabuk algıladıklarını belirtmektedirler.

Erken başlayan kitap okuma alışkanlığı, hangi yaşta olursa olsun kişide kelime haznesini geliştireceğinden daha çok bilmeyi, öğrenmeyi, iyi anlatmayı ve anlamayı getirir.

Okuma, başka kültürleri tanımamızı sağlayarak yaşam dünyamızı genişletir.

Anlamada ve kavramada en önemli unsur konuya odaklaşmadır. Kitap okuma odaklaşmayı sağlar.

Merak ve ilgi duymadan öğrenme kolay kolay gerçekleşmez. Kitap okuyan kişi, olay ve olguları merak eder, araştırır, öğrenme hevesini artırır.

Okuma ile geçen hiçbir an boşa geçmiş zaman değildir. Okuma bazen ilaç gibidir, can sıkıntısı ve yorgunluğu giderir.

Okuma hatırlama gücünü ve melekeleri geliştirir, kişinin kendine güven duymasını ve saygısını sağlar.

Okuyan insan duyarlı insandır. Çevresindekilere kayıtsız kalamaz!

Okuyan insan fikir üretir, haksızlıklar karşısında kendini savunur. Zihinsel alıştırma yaparak karşılaştığı problemleri çözmede başarı sağlar.

Okuyan toplum sağlıklı toplumdur. Okuyan toplumlarda demokrasi sorunsuz işler.

Okumak, iyi kötü, yanlış doğru, güzel çirkin, dost düşman seçimlerinde  sağlıklı değerlendirmelerde yardımcıdır.

Okumak, kişiye lezzet ve tat verir.

Okuyanın dünyası geniştir, düşünceleri derindir.

Sevilen bir kitap mutluluktur, yaşamı süsler, zamanı sindirir.


 

ŞAİRİMİZ, ŞİİRİMİZ VE NESRİMİZLE BİZ FARKLIYIZ, ÇÜNKÜ BİZ KÖŞEKTAŞLIYIZ!


 

MEKTEP BAHÇESİ VE ÇOCUKLAR
Hüseyin SEYFİ öğretmenimizin yıllar önce yazıya yansıtmış olduğu "Mektep Bahçesi ve Çocuklar" adlı yazı çok yakın bir gelecekte kosektas.net'te!

KOSEKTAS.NET
KÖŞEKTAŞ KÖYÜ BİLGİSUNUM SAYFASI