• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam42
Toplam Ziyaret439062
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş’ı, insanını ve geçmişini, tümdengelimle değil, aldığı duyumlar ve yaptığı gözlemlerle anlatarak, gösterilmek isteneni değil, varolanı(!) göstermiş olan seçkin öğretmenimiz Celalettin ÖLGÜN'e çok teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


Kalvimiz Böyle miydi?

Aliağa, üçüncü eşi Saniye’yi, ilerlemiş yaşına bakmaksızın, kaçırır. Anlaşmalı bir kaçırmadır bu. Fakat ele güne, obaya karşı ayıp olmasın diye kaçma, kaçırılma şekline dönüştürülür.

Saniye’nin kardeşi
Rıza, Aliağa’yı resmi nikaha zorlamak  amacıyla olsa gerek, “Ablam kaçırıldı, ya ölüsü, ya dirisi” diyerek Hacıbektaş savcılığına başvurur. Bu olayı duyan köylü, Aliağa’yı biraz söyletip kızdırmak ve ardından gülmek için, bir senaryo hazırlar.

O yıllarda köyün öğretmenlerinden  Burhan Bey, ilçe savcısıyla ve Aliağa ile araları iyi olan yargıç İsmail Hakkı Köylüoğlu’yla görüşüp işi bağlar. Aliağa’nın  gönlü yapılır ve gidip teslim olması halinde hemen salıverileceği, hakimin bu konuda bilgisinin olduğu ifade edilir. Sözde, usulen yargılanıp salıverilecektir. Aliağa mahkemeye çıkarılır. Fakat ne savcıda ne de yargıçta Burhan Bey’in dediği tavır yoktur. Aliağa için, evlenme vaadiyle kız kaçırıp iğfal etmekten ceza istenmektedir. Hem de  on yıl bilmem kaç ay.

Bunları duyar duymaz Aliağa’nın rengi atar, sesi gider, ağlamaklı olur. Yarı duyulur, yarı duyulmaz bir sesle yargıca:
“Kavlimiz böyle miydi, Hakim Bey!” der. Aliağa ancak, savcının, yargıcın, Burhan Bey’in ve tanık olarak orada bulunan komşusu Sülü’nün kahkahayı basmaları üzerine anlar kendisine bir oyun oynandığını. Komşusu Sülü’yle Burhan Bey’in işittikleri sözleri varın siz düşünün.

İsmail Hakkı Köylüoğlu: Hacıbektaş’ın ilk yargıçlarındandır. Sonradan milletvekili olmuştur.
Burhan Bey: Burhan Baytek. Uzun yıllar Köşektaş’ta  öğretmenlik yapmıştı. Yozgat'ın Bahadın kasabasındandır.

Anasayfa

www.kosektas.net  



Müzik Dinle - Pete Seeger - Forever Young
Hadi dans edelim, biraz dans edelim
 Beklesin cennet, biz gökyüzünü seyredelim

--------------------------------------------------------------

DÜNYAYI YENİDEN İNŞA ETMENİN YOLU MÜZİK

Her şey dönüşüyor. Ve her şeyin dönüşmesinin de zamanla yakın bir ilişkisi var. Zamanın neleri değiştirdiğini daha net görmemiz için var kayıplar. Peter Seeger’ın gidişi de artık başka zamanlarda yaşadığımızın, bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağının en büyük göstergesi.

ÖZGE Ç. DENİZCİ

23 Nisan 2016, Cumartesi

Dünyayı Yeniden İnşa Etmenin Yolu Müzik

Pete Seeger, ilk gençlik yıllarında Amerikan halk müziğinin öncü isimleriyle birlikte sonradan ciddi bir popülerlik kazanacak olan protest müziğin inşasına önemli katkılarda bulunmuş ve farklı ülke müzisyenlerini etkilemiş bir besteci ve icracıydı. Daha da önemlisi onun katkısı her dönem hareketin inşasında yer almış olmasıydı. Her daim yeniden inşa edilen müzik ve hareket…

Her şey dönüşüyor. Ve her şeyin dönüşmesinin de zamanla yakın bir ilişkisi var. Zamanın neleri değiştirdiğini daha net görmemiz için var kayıplar. Peter Seeger’ın gidişi de artık başka zamanlarda yaşadığımızın, bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağının en büyük göstergesi. Tıpkı o hayattayken olduğu gibi.

94 yıllık bir yaşam! Onu bunca yıl dipdiri tutan en önemli şey belki de müzikti. Ama müziğini yaptığı alanlar ve inandığı değerlerin de üç 30 yıl yaşamasını sağlamış olduğunu düşünüyoruz. Dinamik insanlara hiç baktınız mı çevrenizde? Hepsinin mutlaka inandığı bir dava ve olgular vardır hayatlarında. Bir de komplekslerini sıfırlamışlık. Seeger da hayatı boyunca hep etrafına ışık saçmış bir müzisyendi. Hayatı boyunca karşılaştığı birçok güçlüğe karşın üstelik…

Yaşadığı en önemli zorluk, Seeger’ı Seeger yapan müziğin yasaklanması olmuştur herhalde. Öte taraftan onu en çok güçlendiren de buydu... Seeger’ın müziği Amerika’da Reagan yönetimi tarafından yasaklanmıştı. Seeger ve Weavers grubunun müziklerinin açık alanlarda icrası tam anlamıyla yasaklanmıştı. Çünkü Pete Seeger, popüler şarkıları mavzer gibi taşımıştı telinde ve dilinde.

Seeger, ne bir işçi çocuğuydu, ne de siyahi bir aileden geliyordu. Müziğin içine doğmuştu; kolej mezunuydu ve Harvard’ın gazetecilik bölümünü terk etmişti. Orta sınıf bir aileye mensuptu; direnişçi bir ruhu vardı. İyimserliği de cabasıydı. “Babası, Charles Seeger, solcu bir entelektüel ve başlangıçta (Marx öncesi döneme ait olduğu için) folk müziği sevmeyen ama Eisler’ı seven ve elbette müziği sınıf mücadelesinin bir aracı olarak gören Besteciler Kolektifi adlı topluluğa üye bir müzisyendi. Otuzların ortalarında siyaset ve müzikte moda değişti. Komünistler ve entelektüel takipçileri Başkan Roosevelt’in arkasındaki Halk Cephesi’nde birleştiler.”[1] Her şey gibi beğeniler ve kendini müziğin içinde var etme meselesi de değişiyordu. Müzik folkloru önem kazanıyor, giderek popülerleşiyordu. Zaten baba Seeger, Amerikan Müzikoloji Derneği, Etnomüzikoloji Derneği ve Uluslararası Geleneksel Müzik Konseyi’nin de kurucu üyesiydi. Bugün dahi kuramları ve teknikleri etnomüzikologlarca önemsenen, 1950’lerde etnomüzikolojinin sınırlarının belirlenmesiyle birlikte etnomüzikolog titrini alan, ama asıl olarak müzik folkloru ve derlemecisi olan Alan Lomax’ın yeri, baba, oğul Seegerlar için oldukça önemlidir. Çünkü Alan Lomax, Pete Seeger’ı zamanın Amerika’sının neredeyse bütün halk müziği icracılarıyla tanıştırır. Bu tanışma Pete Seeger, üniversiteden ayrılıp iş bulamaması ve akabinde, Lomax’ın onu sahiplenmesiyle başlar.

Bu zamanlar, müzikolojinin Amerika topraklarında akademik anlamda şekil değiştirdiği yıllardı. Yavaş yavaş hem etnomüzikoloji var edilmeye çalışılıyor hem de müzik folkloru alanında çalışmalar hız kazanıyordu. ABD’deki etnomüzikoloji çalışmalarıysa Avrupalılardan farklı olarak oryantalizmden -en azından bu süre zarfında- uzak kendi yolunda gidiyor, bulunduğu topraklardaki müziklerin derlenmesiyle şekilleniyordu. Bu müzikler ise bir dönemin isyanını taşıyacak şarkılardan oluşacaktı.

1940 yılında Pete Seeger’ın yolu, Lomax’ın da sayesinde Bob Dylan ve Bruce Springsteen’e ilham verdiği düşünülen, dönemin önde gelen folk müzik besteci ve icracılarından Woody Guthrie[2] ile kesişir. Bu ilham verici kesişme ve birlikte çıkılan yol Pete Seeger’ın ilk bestesini yapmasını sağlar: ‘Highway Blues’. Yollar, yollar ve yollarda müzik…

Seeger, belki de ilk önemli konserini, Madison Square Garden’da Ulaşım İşçileri Sendikası’nın grevdeki yirmi bin işçisinin izlediği ilk folk grubu olan Almanac Singers’la verir. Millard Lampell, Lee Hays, Pete Seeger ve Woody Guthrie’den oluşan bu grupla önce Roosevelt’i eleştiren şarkılar söylediler çünkü Almanya’yla savaşa karşıydılar. Sonra belli sol çevrelerin SSCB yanlısı duruşu, Almanacs’ın repertuarını derinden etkiledi. ABD’nin savaşa girmesiyle, artık savaş karşıtı şarkılar söylemeyi bıraktılar. Komünist parti savaş dolayısıyla grevi durdurunca sendika şarkılarını da söylemez oldular. Artık şarkıları tam anlamıyla demodeydi.[3] Grup, 1943’te dağıldı.

1940’lı yılların sonu Seeger için kolay geçmedi. Yolu, Paul Robeson’la kesişti ve yola birlikte devam ettiler. Siyahlarla beyazların bir arada olmasını kaldıramayan topluluklar, ikilinin birlikte çalmasına da tahammül edemiyordu. Bu sebeple Seeger ve Robenson gittikleri çoğu yerde ya yumurta yağmuruna tutuluyor ya da çok daha şiddetli bir biçimde linç girişimiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Değeri sonradan anlaşılıp başka müzisyenlerin dilinde dolaşacak ve onlarca farklı versiyonu yapılacak şarkılarını[4] seslendirebilmek için her türlü şiddete maruz kalıyorlardı.

Dünya, tüm hızıyla dönüyordu. Her geçen dakika biraz daha hızlanıyordu. 1950’lerde seri üretim elektrogitarlar, Fender Esquire’lar elektronik sinyallerle amfilere ilettiği sesleri dinleyiciye ulaştırıyordu.[5] Pete Seeger ise banjosuyla ve grubu Weavers’ın yumuşak tınılarıyla bu değişimin bir parçası olmayı sürdürüyordu. Beyaz ten rengi, siyah ruhu ile artık hep yollardaydı. Kendisi, grubunun duruşunu ise şu sözlerle açıklıyordu: “İlerici Parti, Komünist Parti, ya da Barış Partisi’nin şarkıcıları değildik, ama insan ırkının kötü bir durumda olduğunu görüyor ve müziğe insan ırkını bir araya getirme, savaşı durdurmak, barışı, adaleti ve herkese ekmek ve tüm güzellikleri sağlamak için verilen mücadelenin bir parçası olarak bakıyorduk.”[6]

Her zaman olduğu gibi o zaman da idealleri olan müzisyenler olarak tutunabilmek, pek kolay değildi. Temel ihtiyaçlarını karşılamak için grup geniş bir repertuar yaparak tabiri caizse hamburger paralarını çıkarmayı başardı. Bu süreç, gelecek güzel günleri hayal etmeye hâl bırakmıyordu elbette, ama doğacak gün o kadar da uzak değildi. Bir hit, bir anda hayatlarını değiştirdi. Değişimi sevmemişti sanki Seeger. Çünkü işçi hareketinin inşa edildiği sendikalar, grevler evi gibiydi… Ona artık oralarda çalmaması öğütleniyor, o ise buna katlanamıyordu. Onun nezdinde müziğin isyankâr bir tavrı/ duruşu olmalıydı. Hem solcu, hem de pop yıldızı olmak bu sistemde imkânsızdı. Daha fazla öyle devam edemediler de zaten, sistem onları çoktan mimlemişti. Seeger, aslında bir düzeyde kendi var oluşunu da bu sürece borçlu değil midir? Değişim, Seeger ve grubu için bu şekilde gerçekleşmiştir. Seeger, istemediği kadar popüler olmuştu ancak 50’li yılların apolitik ve sürekli tırmanışta olan Rock’n Roll rüzgârı 1960’lı yıllara kadar esecekti.[7] Fakat Seeger müziğini, asla sisteme teslim etmeyecek ve özgürlüğün ve eşitliğin temsili olarak taşımaya devam edecekti. Üstelik yeni peyda olmuş ve dönemin en hızlı kitle iletişim aracı haline gelmiş olan televizyonlar ve başka yayın organlarında yasaklı olmasına, hüküm giymiş olmasına karşın!

Pete Seeger, ilk kez 1950’lerin ortalarında Martin Luther King’in arkasında şarkı söylemişti.[8] Siyahların direnişiyle gelen ve sonraki on yıllarda dünya popüler müziğinin de vazgeçilmez bir parçası haline gelecek ‘tavır’lı şarkıları giderek alternatif ortamların vazgeçilmez bir unsuru haline geliyor, beyazların folk müziği öteleniyordu. Ortalık irticalen icrayla karışık, gospel, R&B gibi türlerle kasıp kavruluyordu. Hatta Bob Dylan’ın şarkıları sevilse de yorumculuğu siyah tenli bu insanları cezbedemiyordu. Üstelik Dylan, Seeger’ın tam desteğini de almıştı. 60’lı yıllar yeni kuşak folk şarkıcıların politik olan bir kısmı, Seeger’a saygı duruşunda bulunmaya devam ediyorlardıysa da bu yeni kuşağın içinden paraya para demeyen apolitik gruplar da ortaya çıktı. Tam da böyle bir ortamda kendini isyan ve direniş müziğinin rüzgârına bırakmış olan Bob Dylan birçok müzisyenin övgüsünü alıyordu. Bunlardan biri de Pete Seeger’dı. Seeger, aynı zamanda Dylan’a ilham veriyor, Dylan’ın şarkılarını öykünmeden yeniden yorumluyordu.

1960’lı yıllar: Vietnam işgali… Şarkılar da dönüşüyordu, hareket de. Savaş karşıtlığı yenilenen direniş şarkılarının bir daha sunulması anlamına geliyor, bir yandan bu şarkılara yeni besteler ekleniyordu: “…ABD’nin Vietnam işgalini protesto gösterileri artarken, genç isyancıların dönüp bakacağı insan Pete Seeger’dı. Fakat pek çok versiyonu türetilen 1965 Newport Festivali’ndeki hareketi folk püristliğine delil sayılırdı: Derler ki Bob Dylan arkasına Butterfield Blues Band’i alıp şarkıları elektrifiye edince baltayı kaptığı gibi kabloları parçalamaya girişmiş! Yıllar sonra, Howlin’ Wolf’un elektriğinden şikâyetçi olmayanın Dylan’a da laf etmeyeceğini, distorsiyon yünden sözleri anlayamadığı için sinirlendiğini söyleyecekti.”[9]

Seeger’ı ve Seeger’ın yarattığı/yaşattığı şarkılar sayfalara sığmayacak kadar derin, naif ve çoğuldur. Yıllarca yasaklanan şarkılarının yolculuğu daima sürprizlere de gebe olmuştur. Örneğin, işgal döneminde Kingston Trio’nun icra ettiği, ‘Where Have Flowers Gone?’ isimli şarkı Beyaz Saray’da dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’a söylenmişti. Daha sonra üçlüden biri olan John Stewart durumu ‘gerçeküstü’ olarak değerlendirecek ve şunları söyleyecekti: “Bombardıman uçakları Saygon’a ateş yağdırıyor ve ben Birleşik Devletler başkanına savaşın kötülükleri üzerine şarkı söylüyordum. Başkan olayı tamamen görmezden geldi’ konserin sonunda sadece şöyle dedi: ‘ya, güzel şarkı, gösteriyi gerçekten beğendik…”[10] Yıl 1965’ti ve şarkı Pete Seeger’ın imzasını taşıyordu. Bu, Seeger’ın ne ilk ne de son kez yorumlanan şarkısı oldu.

Seeger’ın şarkıları yıllar boyunca yenilendi, yeniden ve yeniden yorumlandı… Örneğin, The Bryds’un ‘Turn, Turn, Turn’ yorumu dinlendikçe haz veren onlarca yorumdan sadece biridir. Seeger’ın şarkılarından bir diğeri, ‘If I Had a Hammer’, ünlü Şilili şarkıcı Victor Jara’nın da dilindeydi. Bu şarkıyı maden işçilerine söylemişti. Türkiye’de ise Cem Karaca aynı şarkıyı yorumlamıştı.

Pete Seeger’ın bir başka şarkısı, Şanar Yurdatapan’ın düzenlemesiyle ve Esmeray’ın sesiyle dinleyiciye sunulmuştu. Şarkı, ‘We Shall Overcome’dı. Bu şarkı Melike Demirağ tarafından da yorumlanmıştı. Etkileşim elbette tek taraflı değildi. ‘I Come And Stand At Every Door’, Nazım Hikmet’in dizelerinden çıkmıştı: ‘Kapıları çalan benim, kapıları birer birer…’.

Pete Seeger’ı bu topraklarda bilenler hep solcular (her ne kadar bir kısmı ölümünden sonra varlığından haberdar olmuşsa da…) oldu. Zaten aksi de pek düşünülemezdi. Türkiye’de de Anadolu müziklerini sahiplenenler, hakkıyla yorumlayanlar neredeyse hep sol görüşlü müzik grupları olmadı mı? (Seeger’ın sahiplendiği müziği görünce insanın aklına ister istemez bu soru geliyor.)

Seeger, öğrenci hareketinin içinde de şarkı söyledi, grevlerde de… Çevreciydi. Kendisini fabrika artıklarıyla doldurulan Hudson Nehri’nin temizlenmesine adamıştı. Çünkü her türlü yaşama değer veriyordu ve bu kirlilik oradaki yaşamı bitiriyordu. Son olarak ondan haber aldığımız yer yine direnişin göbeğiydi: Seeger, Wall Street İşgali’ne destek veriyordu.

Pete Seeger, hem müziğiyle hem de düşünceleri ve hareketleriyle hep öncü olmuş bir müzisyen ve aynı zamanda organizatördü (onun organizasyonları direniş ve direniş konserleriydi). İngilizcesini Türkçesiyle karıştırıp, folk müzik olarak telaffuz etmeyi daha çok sevdiğimiz halk müziğinin iyi örneklerini sunup, Joan Baez ve Bruce Springsteen gibi isimlere, 1967 yılında hayatını kaybeden arkadaşı Woody Guthrie gibi isimlere öncülük etmişti. Dünyada bu alanda müzik yapan ya da eli dili döndüğünce müzik yapmaya çalışan birçok müzisyenin Pete Seeger’ın mirasını benimsemesi ve üstünde bir yıldız gibi taşıması elzemdir.

Kaynakça

DENSLOW, Robin, Müzik Bittiği Zaman: Politik Popun Öyküsü, çev. Deniz Oktay, Alan Yayıncılık, Mayıs 1993, İstanbul.

EROL, Merve, Türkülerle Geçti Aramızdan, Ekspress Dergi, sayı 140, Şubat-Mart 2014.

MILLER, James, Çöpteki Çiçekler: Rock and Roll’un Yükselişi, 1947-1977, çev. Pelin Sıral, Gül Çağlalı Güven, Bilge Ceren Şekerciler, Agora Kitaplığı, Ağustos 2005, İstanbul.


[1] Denselow,1993, s.24

[2] Müziği kadar etkilidir Guthrie’nin gitarının üzerindeki slogan: "Bu makine faşistleri öldürür". Bazen bu eylemin, müziğinin önüne geçtiği bile olmuştur.

[3] Denselow,1993, s.27

[4] Şarkı ‘If I Had a Hammer’dı. Pete Seeger ve Lee Hays tarafından 1949 yılında yapılmış ve 1950 yılında Hootenanny Records tarafından kaydedilmişti. Bu şarkı daha sonraki yıllarda Trini Lopez (1963), Johnny Cash (1972) hatta Cem Karaca (1964) tarafından dahi seslendirilmiştir.

[5] Miller, 2005, S. 21

[6] Denselow,1993, s.29

[7] 1962 yılının yazı oldukça önemli bir hareketin de başlangıcı oldu. Şarkıcı ve aktivist olan Cordell Reagon daha sonra eşi de olacak kendi gibi müzisyen ve aktivist Bernice Johnson Reagon’ın da içinde olduğu The Freedom Singers (Özgürlük Şarkıcıları)’ı kurduğu yıllarda yanında Pete Seeger vardı. Grubun temel talebi, siyah Amerikalıların /Afroamerikan halkın ülkede yaşayan beyazlarla eşit hakların verilmesiydi. Freedom Singers üyeleri, taleplerini iletmek ve şarkılarını seslendirmek için bütün Amerika’yı bir baştan bir başa dolaştılar. Onlar Amerika’da o zamana kadar dile gelen şarkı türlerinin neredeyse hepsini repertuarlarına eklemiş, bitmek bilmeyen eşitlik ve özgürlük bildirgelerine iliştirmişlerdi. Müzikle karışık dert anlatma, hareketi inşa etme meselesinin en önemli ayağıydı bu oluşum. The Freedom Singers, 1966 yılında dağıldı. Belki de onlar, tıpkı günümüz aktivist / müzisyenlerinin yaşadığı gibi, tarih yazdıklarının bu kadar da farkında değillerdi. Çünkü onların bu girişimi eninde sonunda kazanacak, siyahlar istedikleri özgürlüğe uzun vadede ve onulmaz badirelerle de olsa kavuşacaklardı.

[8] Denselow,1993, s.60

[9] Erol, Merve, Ekspres Dergi, Sayı 140, Şubat- Mart 2014

[10] Denselow,1993, s.105

 


HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 23 Nisan 2016



Bağlar Bellenirken

"Bırakmazsan bir eser, yerinde yeller eser"

Yazdığı yazılarla köyümüze yönelik bilgi ve belge varlığını sürekli artıran seçkin öğretmenimiz Hüseyin SEYFİ'ye bu yazısı için çok teşekkür ediyoruz!

Şifahilikten kurtulabilmek için bu tür belgelere ihtiyacımız var. Eli kalem tutan herkese duyurulur!
kosektas.net

Bahar mevsimi de olsa, tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden. Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide, susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardaldır hatırlayabildiklerim. Hepsi de bahar kokusu salardı çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “ hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi; Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük,hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da bir bostan veremez yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya, adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir bu.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da yapardı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. El feneri ile çıkılırdı dışarı. O yıllar köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını. Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve ağıtları.

Yârimi sarmışlar allı kilime
Ne gelirse onu derim dilime
Gelsem bile ne geliyor elimden
Üç aylarda dolu vurdu gülüme…

Testi alıp ben ineyim çeşmeye
Sahip ister sarı celep koşmaya
Ölüm ona hak mı idi bibisi
Yaşı on beş kara yere düşmeye...

Gelmedi yârim kaldım kuşlukta
Lacivert şapkası yârin başında
Size diyom size, karıyla koca
El bizi neylesin kendi işinde...

Ayrı olay ve kişilere ait bu dörtlüklerin her biri ortalama yetmiş yıldan fazla bir geçmişe sahip. Kaynak, anam Latife SEYFİ.

Hüseyin SEYFİ