Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam37
Toplam Ziyaret409693
Şiir Tanıtım Köşesi


Giderken...
Gözleri kapalı evimizin
En köşedeki misafir odasında
Kurduğum hayallerimle
Hiç yeşermeyeceğini bildiğim
Babaannemin ceplerime doldurduğu
Kuru üzüm taneciklerini bıraktım;
Arkamda
Bana küskün şehirlerde

Sezai Aydoğan,

Ocak 2003



Anasayfa

www.kosektas.netKÖYÜMÜZ BİLGİSUNUM SAYFASI KOSEKTAS.NET, KİMİ İSTİSNALAR DIŞINDA, YAZ SEZONU BOYUNCA GÜNCELLENMEYECEKTİR! 5 EYLÜL 2105 CUMA GÜNÜ, "ŞİİRLERLE ŞENLENDİK" ADLI YAZI DİZİMİZİN 27. BÖLÜMÜYLE, YENİDEN KARŞINIZDA OLACAĞIZ. BİLGİNİZE SUNAR, BOL GÜNEŞLİ VE DİNLENDİRİCİ BİR TATİL GEÇİRMENİZİ UMARIZ. KOSEKTAS.NET, KÖŞEKTAŞ KÖYÜ BİLGİSUNUM SAYFASI


Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin. Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten
korktuğun halde ölüme inanmadığın için.
Nâzım HİKMET



Kimi Ölümler Daha Erkendir
12 Temmuz 2012
Düşünce ve önerileriyle, bilgisunum sayfamızın oluşumuna önemli katkı sağlamış olan Sezai Aydoğan arkadaşımızı ölümünün üçüncü yılında sevgiyle anıyoruz!
kosektas.net

ALEVİLİĞİN AYDINLIK YÜZÜNÜ DÜNYA DAHA ÇOK TANIMALI

Zülfü LİVANELİ

Aleviliğin aydınlık yüzünü dünya daha iyi tanımalı, Zülfü LİVANELİ

3 Temmuz 2015, Perşembe


Bir kültür ve sanat insanı olarak benim rüyam, her türlü değer ve ölçünün merkezine insanın yerleştirildiği bir dünya yaratılmasıdır!’’

Gerekli teşekkür cümlelerinden sonra konuşmama bu cümleyle başlamıştım.

Princeton Üniversitesi’ndeydim. Pencerelerdeki vitraylara Albert Einstein’ın e=mc2 formülü işlenmişti. Bu dâhi bilim adamının ders verdiği salonda bulunmak heyecan verici bir deneyimin tam ortasında olduğumu hatırlatıyordu.

O salonda çeşitli uluslardan profesörlere ve öğrencilere Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Manikeizmi, Mazdekçiliği, Bogomilleri, Alevilikteki tanrı kavrayışını anlatıyordum. Zaten bu ilginç Anadolu inancını anlatmak neredeyse misyonum haline gelmişti. (Yanlış anlamaları önlemek için sadece Anadolu ve Rumeli’deki Alevilerden söz ettiğimi belirtmem gerekiyor. Suriye’de ve başka ülkelerde bulunan Alevi/Nusayri gibi topluluklar ve bunların Bektaşilikle ilişkisi ayrı bir inceleme konusu.)

Harvard, Illinois, Michigan, Pennsylvania, Stuttgart üniversitelerinde, UNESCO ve Avrupa Konseyi salonlarında, Versailles Buluşmaları’nda da sunmuştum bu alandaki çalışmalarımı... Çünkü Anadolu İslamı’nın bu aydınlık yüzünün dünyada daha çok tanınması gerektiğine inanıyordum.

Alevi değilim ama…

Oysa Alevi değildim. Sünni bir ailede doğmuş ve son derece dindar olan ailemde İslamın en aydınlık yüzünü görerek büyümüştüm. Bir savcı oğlu olarak Kur’an kurslarına gönderilmiş, boynumdaki hamaylıda taşıdığım Elifba cüzünü ezberlemiştim. Daha sonra Ankara’da İngilizce eğitim veren Maarif Koleji yıllarımda, hâkim emeklisi Hacı dedemin sıkı bir dini eğitiminden geçmiştim. Benim ailemde İslam; iyi insan olmak, temizlik, güzel ahlak, kimseye kötülük düşünmemek, Allah korkusu ve Peygamber sevgisi anlamına geliyordu. Belki de bu nedenle küçük yaşlardan itibaren önce sezgiyle, sonra akılla, bilgiyle ve mantıkla Alevi felsefesini kendime çok yakın bulmuştum. Çünkü izm’ler arasında, kendimi en yakın hissettiğim “hümanizm”, bu inancın temelini oluşturuyor ve yüzyıllar boyunca ezilmiş, iftiraya uğramış olmaları içimde Alevilere karşı derin bir sevgiye ve dayanışma duygusuna yol açıyordu.

Niye katledildiler?

Bu konuda yerli ve yabancı yayınları okudukça ilgim daha da arttı. Osmanlı fetihlerine imza atan Yeniçeri ocaklarının piri, Hacı Bektaş değil miydi? Anadolu’nun ve Rumeli’nin fethinde bu inanca bağlı “Kolonizatör Dervişler” büyük rol oynamamış mıydı? Osmanlı’nın kuruluşunda bu inancın önemli bir rolü yok muydu? O zaman niye Yavuz Sultan Selim’den sonra imparatorluğun Araplaşma dönemi başlamış ve Anadolu Alevileri katledilmişti?

Bu soruya basitçe, İran tehdidinden dolayı cevabı verilebilir. Şii İran Şahı’nın, Anadolu’daki Alevileri kullanarak Osmanlı’ya bir tehdit oluşturduğu söylenebilir.

Ama burada da garip bir durum var.

İki şiirin öğrettiği

Yavuz’la savaşan İran Şahı İsmail, Hatayî mahlasıyla (bugün de türkülerini dinlediğimiz) şu şiirleri yazıyordu:

“Ezel bahar olmayınca

Kırmızı gül açmaz imiş

Kırmızı gül açmayınca

Sefil bülbül ötmez imiş”

Şiir şöyle bitiyordu:

“Dost dosttan ayrılmayınca

Dost kadrini bilmez imiş”

Şah İsmail’in bugün yazılmış gibi duran temiz Anadolu Türkçesine karşılık, Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in şiiri şöyleydi:

“Merdüm-î dideme bilmem ne füsûn etti felek

Eşkimi kıldı füzûngiryemi hûn etti felek

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûyazebûn etti felek”

(Sohbetimiz sırasında bu konuyu arz ettiğim değerli hocamız Halil İnalcık, Yavuz’a atfedilen bu şiirin, Namık Kemal tarafından yazılan Osmanlı Tarihi’nde yer aldığını, dolayısıyla Selim’e değil şaire ait olabileceğini söyledi. Bu olasılık akla yakın görünüyor. Çünkü Yavuz, şîr-i pençe (aslan pençesi) olarak bilinen tehlikeli bir çıbanı hamamda sıktırmasından hemen sonra sefere çıkmış ve Çorlu dolaylarında musahibi Hasan Can, başında Yasin okurken ölmüştü. Şiirde eğer “kahreden pençe karşısında aslanların titrediği” belirtilerek aslan pençesi çıbanına gönderme yapılıyorsa, Padişah’ın ölüm döşeğinde bu şiiri söylemiş olması pek olası değil. Zaten Hasan Can da hatıralarında buna yer vermiyor. Ne var ki diğer padişahlar gibi Selim de şiirlerini Farsça ağırlıklı olarak yazıyordu. Dolayısıyla kim yazmış olursa olsun, şiirin burada anılmasına vesile olan düşünceyi değiştirmiyor.)

Şah’ın şiiri

İki şiir de çok güzel ama hangisi Türkçeye daha yakın?

İran Şahı’nınki değil mi?

Yani (zaten Türk olan) İran Şahı Türkçe, Osmanlı Sultanları ise Farsça kelimelerle şiir yazıyor. Sadece bu örnek bile, ulus-devlet çağından sonra yetişmiş olan bizlerin, tarihi bugünün kavramlarıyla anlayamayacağımızı göstermiyor mu? (Büyük Alman tarihçi Hans- Jörg Gadamer, yorumbilim metoduyla, tarihi, bugünün değil o günün değer yargılarıyla yorumlayarak okumamızı öğütler.)

Karl Marx, “Fatih ülkeler, fethettikleri ülkelerin kültürlerinin etkisi altına girerler” der.

Bence hem Konstantiniye’ye, hem de Mısır fetihlerinden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda olup bitenler bu sözle bir parça açıklanabilir.

Gaf değil, iftira

Arap yarımadası fethedildikten sonra imparatorlukta Arap etkisi artmış, gözden düşen Aleviler ise kıyımlara uğratılmış, dağlara kaçmak zorunda bırakılmış, haklarında binbir iftira üretilerek “İslam dışı, ahlaksız” bir topluluk olarak tanıtılmaya çalışılmıştı.

Günümüzde bile; her duyduğumuzda bizi irkilten ve skandal yaratan açıklamalar aslında birer gaf değil, yüzyılların kafalara yerleştirdiği iftiraların tortuları.

Bazı Müslümanlar “Kızılbaş” kelimesini ensest anlamında kullanarak büyük bir günah işlemektedirler. Çünkü Kızılbaş, 15. Yüzyıl’da Şeyh Haydar tarafından, kendi yolunu izleyenlere önerilen 12 dilimli kırmızı bir serpuştur. 12 dilim 12 İmam’ı temsil etmektedir. Bu serpuşu başlarına takanlara, Osmanlı deyimiyle “Alici Türkmenler”e Kızılbaş denilmiştir.

Alevilerde arabesk yaygınlaşmadı

Princeton Konferansı metnine giriş olarak yazdığım bu satırlara bazı bilgiler daha eklememe izin veriniz.

Son günlerde çeşitli mecralarda Alevilik konusunda birçok tartışmaya rastlıyorum ve bu konuda hâlâ kulaktan dolma bilgilerle konuşulması açıkçası üzüyor beni. En iyi niyetli olanlar bile Alevilerin Hz. Ali’yi, Hz. Muhammet’ten üstün tuttukları gibi yanlış kanılara sürüklenebiliyorlar. Alevilerin yüzyıllardır “Medet Allah, Ya Muhammed, ya Ali” demeleri bile bu yanlış inancı silmeye yetmiyor.

Gelin büyük Alevi ozanlarından Teslim Abdal’ın bir deyişine göz atalım:

“Sen hak peygambersin şeksizgümansız

Sana uymayanlar dinsiz imansız

Teslim Abdal neyler dünyayı sensiz

Adı güzel, kendi güzel Muhammed.”

(Geçenlerde din ağırlıklı bir radyo bu dizeleri Yunus’a mal ediyordu. Doğru değildir. )

Alevi kültür geleneği o kadar güçlüdür ki arabesk akımlar bu topluluklar arasında yaygınlaşamamıştır. Kültürlerinin en önemli öğelerinden biri olan bağlamayla kendi deyişlerini, nefeslerini icra ederler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “İncinsen de incitme!” öğüdüne uyarlar.

Koyuna türkü

“Can”a değer veren, insanı insan olduğu için önemseyen bir inançtır. Aleviliğin, yalnız insana değil, doğadaki her canlıya saygı gösteren bir inanç olduğunu, Çorum’da katıldığım bir Cem ayininde gözlerimle görme olanağı bulmuştum. Töre gereği kurban edilip eti dağıtılacak olan koyun kınalarla kurdelelerle süslenmiş olarak nazikçe dedenin önüne getirildi. Sol ön ayağını kıvrık biçimde tuttu birisi ve dede koyuna seslenerek, “Kusura bakma, seni incitmek istemiyoruz ama etinle cemaati besleyeceğin için sana teşekkür borçluyuz” anlamına gelen (daha doğrusu tam olarak sözlerini hatırlamadığım için mealini aktardığım) bir türkü söyledi sazıyla. Doğrudan doğruya kurbana hitap ediyor, yumuşak, tatlı ezgiyi ona adıyordu ve koyun da hiç huysuzlanmamasından sakin olduğunu çıkardığım bir duruşla dinliyordu. Bu tavrın, benim gibi bir hayvanseveri ne kadar etkilediğini tahmin edersiniz. Hele her kurban bayramında hayvanları binbir eziyetle öldürmeyi marifet sananlarla karşılaştırıldığı zaman...

Cumhuriyet

Zülfü Livaneli "Anadolu Aleviliği"ni kaleme aldı. Livaneli dizide şu sorulara yanıt veriyor:

  • Bu topraklarda neden 27 bin cinayet davası var?
  • Erkeklerin dört kadınla evlenmesine alevilik nasıl bakıyor?
  • Hacıbektaş cezaevi 1995 yılında neden kapatıldı?
  • Anadolu'da pirlik geleneği nedir, kaç pir vardır?
  • "İnsan insana zulmeder mi" diyen şahidin öyküsü...
  • Ayrıca Madımak'ta ölenlerin ağlatan yaşamöyküleri...

Livaneli'nin bu yazı dizisinin diğer bölümlerini Cumhuriyet'te okuyabilirsiniz. 


 
Uyarı - HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek,
bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve
belgelerden yararlanılabilir!
 
kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 3 Temmuz 2015
Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.
12.11.2014
İlk duruşmaya sloganlar ve marşlarla girdiler Kapıdaki askerlerden yumruk ve dipçik yediler. THKO’luların yargılanması, 16 Temmuz 1971 günü, Ankara Mamak Cezaevi’nde başladı. Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı. Altındağ’da 1 No’lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler. İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli haldeydiler. Kapıda “Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık” diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler. Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti.
12.11.2014
Arjantin’deki mektup arkadaşı, 17 yaşındaki Deniz Gezmiş’e Yankilerden neden nefret ettiğini soruyordu. Benim yaş kuşağım “Penfriend” modasını iyi bilir. Bir dönem, İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurtdışından mektup arkadaşı edinmekti. Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi. Buna aracılık eden kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncülüydü belki… Deniz’in de 17 yaşındayken, dört “Penfriend”i vardı. Ravalpindi’den Baby Maudud... Berlin’den Gabriele… Belçika’dan Jeannine… Ve Buenos Aires’ten Teresita...
12.11.2014
“Oğlum Deniz, 12 Ocak’tan beri Türkiye radyolarında ve basında banka soygunu ile ilgili haberleri büyük bir üzüntü içinde takip ediyorum. Kendi kendime bu suçun faili olup olamayacağını düşünüyorum ve bunun için çok önceleri yeniden yaşamış gibi canlandırıyorum hayalimde. Karlı bir şubat sabahı Ayaş’ta dünyaya gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum, karşında canlı yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün; insanları... Ve içinden, ‘Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim’ diye düşündün, onun için ağladın. İnsanlar... Yani bütün istikbalini onların daha mutlu olmaları uğrunda feda ettiğin insanlar... Canavarların en korkuncu olan bizler… Tanrı’nın bahşettiği zekâ ve yetenekleri zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanılan uygar canavarlar.
09.11.2014
Şiir Tanıtım Köşesi

 Her seferinde birbirinden güzel ve alışılmışın dışında şiirler yazan ve yazdığı bu şiirleri "Aynamdaki Şiirler" adlı sayfasında paylaşan seçkin şairimiz Dr. Salim Çelebi'nin "Asklepios" adlı bu şiirini siz ziyaretçilerimizle paylaşmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net


Ben yapmadım tarifini,
“hastanın öyküsü”
diyor
anamnez”e tıp literatürü:
Öz geçmiş, özel geçmiş, soy geçmiş
ve şu an;
deva olabilmek için derde
didik didik sorgulanan bir yaşam…
Ant içmiştim mesleğe başlarken, ant;
saklayacaktım sırlarını
hastaların
bu gidişle
affetmeyecek beni Hipokrat,
daha sonra gelen
Bergamalı Galen de affetmeyecek...
Ey Asklepios,
ey Apollon’un Koronis’ten olan oğlu,
ölüyü diriltmek ne halt etmektir
öğrenmiş olmalısın Zeus’tan;
biliyorum
gizemli kalmalıydı hasta öyküleri
fakat anlamaya çalış beni,
anlamaya çalış ve yardım et ki
affetsin
Hipokrat ustam:
Tomografi kullanmadı
mamografi bilmezdi
MR da yoktu üstelik;
eli âsâlı yaşlı bir gülmezdi
ama
önceliği zarar vermemekti insana.
Affetmezdi hatayı hayat
kader sayılsa da
hayata mâl olan tıbbî kabahât.
Yüzleşsin istedim
anlattıklarıyla hastalar,
yüzleşsinler ki
görsünler
kılı kırk yararak
hekimler nerde ne arar;
adresleri  yok
isim de belirtmedim.

İyi bilirsin ki
sen doğmadan önce kutsal ve önlüğüm gibi
bembeyazken  kargalar,
ananı yakan odunların isleriyle karardılar.
Kararsın istemiyorum yüzüm
ey Asklepios,
ant içerim ki
ilk ve son olacak bu;
artık hasta öyküleri yazmaya paydos.

Şair Dr. Salim Çelebi