Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam30
Toplam Ziyaret512664
Köşektaş Hikayeleri

Bilgisunum sayfamızın güncelliğini koruyarak büyümesinde ve bugünlere gelmesinde Celal hoca büyük pay sahibidir! Yıllardır sağladığı yazılı destekle, ortak bahçemize içerik, renk ve farklılık katmıştır, bu yüzden ona ne kadar teşekkür etsek azdır!

kosektas.net

SAVAŞA GİDEN DEVE KATARI

“Mal canın yongasıdır!” derler. İnsanlar genellikle, sonunda ölüm olduğunu bile bile, mallarından vazgeçemezler.

Birinci dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1914 yılı, rumi takvime göre, 1330 yılına denk gelir. Birinci Dünya Savaşı’na; kimi beceriksiz, hayalci yöneticilerimizin aşırı kişisel tutkuları yüzünden devlet olarak girmişiz. Seferberlik ilan edilerek, 10’a yakın kurra silah altına alınmış, ellerinde birden çok atı, öküzü, devesi ve kağnısı olanların mallarına, savaşta taşıma aracı olarak kullanılmaları amacıyla, el konulmuş.

Köşektaş’ta devecilik yapan Necip adında birinin on beş kadar devesi varmış. Kendisi yaşlı olduğundan askere alınmamış ama, develerine, savaştan sonra geri verilmeleri kaydıyla, el konulmuş. Dile kolay, onca yıl devecilik yapmış, onca deve yetiştirmiş, her birini oğlu Mükür kadar seviyor. Develeri olmadan o ne yapar? Hem develeriyle onun gibi kim ilgilenir? Savaş bitince geri verecekleri nereden belli?

Geçkin yaşına karşın, gönüllü olarak, develeriyle birlikte, savaşa o da gider. Gidiş o gidiş. Savaş bitmiş, ama, ne Necip’den ne de develerinden bir haber gelmiş.

Celalettin ÖLGÜN


Mükür: Mükremin Taşkıran. Ölümü: 1980.

Necip: Mükür’ün babası. Savaşta kalmış.

Bilgi: İlk kez 21 Mart 2004 tarihinde yayınlanmış bir hikeyedir.

kosektas.net

Anasayfa



Ahmetli'de Akşam - Tuval Üzerine Yağlıboya - 89x116 cm

Ola ki henüz satılmadı ise, ben talibim bu resime,
Ahmetli'de Akşam'ı severim, bedeli ne ise öderim!
Ahmetli'de Akşam - Adnan Yalım - 2012

ÖĞRETMENİM ATA YARGIÇ


İnsan yaşamında adı duyulmamış öyle kahramanlar vardır ki, onların yanında adı unvanı duyulmuş çoğu kişiler hiç kalır. Bu adı duyulmamış sessiz kahramanlar, yine bir sessizlik içinde bu dünyadan göçer giderler.

HÜSEYİN SEYFİ

15 Ağustos 2018, Çarşamba

Öğretmenim Ata Yargıç, Hüseyin Seyfi

İnsan yetiştirmesi zor ve çok dikkat gerektiren bir iştir.

Çocuklukla başlar insan yaşama. Çocuk, her zaman yüz yüze bulunduğu insan ve olaylardan ömür boyu etkilenir.

Çocuğun yüz yüze geldiği insanların başında ailesi ve daha sonra öğretmeni gelir. Zamanla ailesinden sonra yüzleştiği öğretmeni, aileyi de aşarak onu daha çok etkilemeye başlar. Bu etkinin nedeni, öğretmene duyduğu sevgidir.

Sevgi güven verir. Sevgi ile öğretmenin güvenini kazanmış bir çocuk, kolay kolay küçük olumsuz davranışlardan artık etkilenmez.

Yıllar sonra, “alo” dediğimde, telefondaki ses, aynı yılların sıcaklığını veriyordu. Kırk yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen üç soru ile kendimi tahmin etmesini sağlamıştım. Unutmamıştı. Bunu, kendisinin sadece iki yıl öğretmenlik yapması ile izah ediyor, iki yıllık öğrencilerinin hayalinde hep yaşadıklarını anlatıyordu.

Bana, Mustafa, Çetin ve İbrahim’i sordu. Üçünün de okuduğunu ve her birinin birer meslek sahibi olduklarını anlattım. Çok sevindi.

“Çok yoksullardı, üçünden de okumaları için söz almıştım. Sözlerini yerine getirmişler” dedi.

Bunca zaman sonra bile, öğrencileri ile hâlâ ilgileniyordu.

Onu, kırk beş yıl önce çalıştığı yere davet ettim. Yüksek derecede “astım” olduğunu, günlük yaşamında bakıma ihtiyaç duyduğunu, gelemeyeceğini söyledi. Hastalığına ve gelemeyişine üzüldüm, daha yaşı yetmiş iki idi.

O zamanki adı ile İlkokul üçüncü sınıftaydım. Köy sosyal yaşamı, Mahmut Makal ve Fakir Baykurt’un çizdiği yaşam biçimine çok benziyordu.

O yıllara, "Köy Enstitülerinin, köylerde, sistemi az çok oturttukları zamandı “ diyebiliriz.

Öğretmenim Ata Yargıç, pekmezler kaynarken, bulgurluklar kurutulurken geç bir sonbahar gününde ve ikindi vakti bir ciple köye girdi. Cip önce çeşmenin başında durdu. Cipin içindeki adam, testilerine su dolduran kadınlardan muhtarı sordu. Gösterdiler. Zaten muhtarın evi de çeşmeye yakındı.

Cipe doğru koşuştuk çocuklar olarak. Ne zaman motorlu bir taşıt görsek hep koşardık arkasından önünden. En çok benzin kokusunu severdim. Bilmem, belki de değişik geldiği için. Koku, temiz havanın içinden hemen yayılırdı ortalığa.

Ertesi günü okulda karşılaştık onunla, doğru bizim sınıfa geldi. Tam bir ‘şehir havası’ vardı üstünde. Sarışın saçları ve hafif çilli yüzü vardı. Gri, benekli bir ceket ve siyah pantolonun altında gıcır gıcır bir ayakkabı. Nasıl da toz olmamıştı tozlu köy yolunda. Bunu ayrıca ayakkabı mendili taşıyarak becerdiğini anladık.

"Şehirli havası" dedim de, biz köylü çocukları, şehirlileri sever, onlara karşı incelir, ezilir büzülürdük. Belki de bu yüzden sınıftan çıt çıkmıyordu. Ya da ona kıyamıyor gürültü yaparak üzmek istemiyorduk.

“Ne cici, ne uslu çocuklar böyle” diyerek söze başladı. Sonra eliyle çenemizden tutarak yanaklarımızı okşarken tek tek, adımızı sordu. Kendi adını da tahtaya yazdı. Yargıç’ın anlamını bilemeyeceğimizi tahmin ederek açıkladı. “Ata”nın kalbimizde olduğunu biliyordu.

Onunla bireysel ilişkilerimiz okul dışında da hep sürdü. Ona, okul içinde küçük bir ‘bekar odası’ tahsis edildi. Tüm eşyaları bu odanın içindeydi. Hiç unutmam, duvara yarısı kesilmiş iki karpuz dilimi olan bir resim asmıştı. Diş fırçası, diş macunu ve puro sabunu en ilgimizi çeken şeylerdi. Onları hiç kullanmadığımız için imrenmeyle seyrediyorduk.

Öğretmenimizin eline, bakır ibrikten suyu dökerken ellerini yüzünü köpürte köpürte yıkar, bizler de sabun kokusundan istifade ederdik.

Öğretmenimiz Ata Yargıç, önce okul duvarlarını öğrencilere yaptırmakla başladı işe. Ardından köy marangozuna salıncaklar kurdurdu bahçeye. Sonra yine bizlere dereden kum çektirerek dağdan getirtilen taşlarla öğrencilerin tören alanını parke gibi yine öğrencilere döşetti. Köy meydanına voleybol sahası kurdurarak gençlerin sporla ilgilenmesini sağladı.

Şiir okuma, piyes sahneleme, piknik gezileri, orta oyunlar gibi sosyal faaliyetler onun zamanında çoğaldı.Tahta bavullar, kızaklar, kumbaralar, sandalyeler, tuzluklar yaptırarak el becerilerimizi geliştirdi.

Giyim, kuşam ve davranışlarıyla köylüye örnek oldu. Selamlaşmada gülümsemek gerektiğini daha o zamanlarda ondan öğrendik.

Hastalandığımda hastaneye bana mektup yollamıştı. Mektup, en iyi kağıda, en iyi dolmakalemle yazılmıştı. Sekiz yaşındaki çocuğa verdiği değerdi bu davranış.

Öğretmenliğinde daha iki yıl bile dolmadan yağmurlu bir Nisan günü onu getiren cip köye geldi ve aldı götürdü. Askerlik süresi bitmişti. Öğretmenliği de. Bunu sonra anlattı diğer öğretmenlerimiz.

Geçen yıl bu dünyadan göçtüğünü duyduk.

Ölenlerin ardından ne söylenir? İyiyse iyi, kötüyse kötü.

İyiler kötü olur mu?

Hüseyin Seyfi


 



HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 15 Ağustos 2018

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012


Köşektaş'tan Portreler


Şairimiz Dr. Salim Çelebi'ye, belge niteliği taşıyan bu çalışması için, çok teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


İlkokul  öğretmenlerim Yahya Doğan ve Fethi Çelebiydi.

Öz be öz amcamın oğludur Fethi Öğretmen.

Değer yargılarımız ve saygı anlayışımız farklıydı o yıllarda. Çekinir, korkardık öğretmenlerimizden ve haddimize bile düşmezdi en ufak bir saygısızlık. Bu nedenle, ben tüm öğretmenlerime olduğu gibi Fethi Öğretmenime de hep resmî davranmışımdır.

Gerek öğrenciliğimde ve gerekse sonraki yaşamımdaki ilişkilerimiz, “amcamın oğlu” olarak değil de “öğretmen-öğrenci ilişkileri olarak sürmüştür.

Çok şeyler öğrenmişimdir Fethi Öğretmenimden; rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Kâzım Öğretmen de akrabamdır ve halamın oğludur. Benim öğretmenim olmadığı için, ilişkilerimiz, resmî değil, daha bir samimi olmuştur hep.

Her şeyden önce, Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunuydu.

(Köye son gidişimde Ade Bacıyla (Çelebi) konuştum: Köylü çocukların, Köy Enstitüsüne yönlendirilmesiyle görevli yetkililer köye gelip onu da götürmek istemişler, fakat babası; “Ben kızımdan ayrılamam!” diyerek, tüm baskılara rağmen, göndermemiş: Hayıflanıyordu.

Kadife gibi bir sesi vardı ve çok iyi ut çalardı Kâzım Ağabey: Köy Enstitüsü mezunu olmanın ayrıcalığı olsa gerek!

Geçenlerde, bana gönderilen; köy enstitüleriyle ilgili bir çalışmada gördüm adını ve heyecanlandım.

Ben çocukken, babamın ricasını kıramaz ve uduyla bizim eve gelir ve başka gelenlerle birlikte zevkle dinlerdik doyumsuz sesini.

Ut, Kâzım Ağabeyin maharetli parmaklarıyla; enstrüman olmasının mutluluğunu yaşardı.

Kütüphanesi zengindi ve sayılamayacak kadar çok yerli ve yabancı yazarların kitapları vardı.

Ben, ortaokul ve lise öğrenciliği yıllarımda okuduğum tüm kitapları Kâzım Ağabeye borçluyum.

Okumam gereken kitapları tek tek seçerek verirdi. Kendisi evde yoksa, Leyla Yenge (Yalım) kütüphaneden kitap almama müsaade ederdi.

Tolstoy’u, Balzac’ı, Dostoyveskiyi, Andre Gide’i, Fakir Baykurt’u,Yaşar Kemal’i... onun sayesinde tanıdım.

Okuduğum; İnce Memet, Yaban, Suç ve Ceza, Vadideki Zambak, Türkiyenin Düzeni, Onuncu Köy...gibi kitaplar onun kütüphanesinden aldığım kitaplardır.

Nazım Hikmet şiirlerini ilk kez Kâzım Ağabeyimizden duymuştum.

Üniversite öğrenciliği yıllarımda, yaz tatili köye geldiğimde; ben ve benim gibi gelen diğer tüm arkadaşlar bir araya gelir, tartışır ve sohbet ederdik Kâzım Ağabeyimizle.

68’li yıllardı...

1961 Anayasasının getirmiş olduğu özgürlük ortamında, “Ortanın Solunun” yeni yeni dillendirilmeye başladığı yıllar...

“Sömürü,” işci sınıfı,” “kapitalizm,” “emek,” “sermaye” gibi kavramların tartışılmaya başlandığı yıllar...

Bizler, öğrenmeye çalışıyorduk; yönümüzü bulmaya çalışıyorduk yani.

Eğilip bükülebilen fidan gibiydik, her yöne bükülüp şekillendirilebilirdik.

Duygusaldık da üstelik!

Ama, gerçekçi ve akılcı düşünüldüğünde; canlı bir örnek vardı karşımızda: Doğup büyüdüğümüz köyümüz, Köşektaşımız ve rehberimiz Kâzım Yalım.

Bütün bir yıl çalışıp da emeklerinin karşılığını alamayan köylülerimiz...

Ulu önder Atatürk’ün, “Türk Milletinin hakiki efendisi köylüdür.” sözüne rağmen,

sömürülen ve şehirlerde horlanan köylülerimiz...

O dönemdeki toplumsal tüm temel çelişkileri Kâzım Ağabeyimizden öğrendik bizler.

Adnan’la, öğrencilik yıllarında iki kez görüşebilmiştik İstanbul’da. Bir keresinde evimize gelmişti ve kızımın kara kalem portresini yapmıştı, hâlâ da durur.

Bir keresinde de Akademideki atölyesinde ben ziyaret etmiştim. Başarılarıyla gurur duyuyor, mutlu oluyoruz.

İyi ki vardın ve varsın: Sana minnettarım, sağ olasın Kâzım Ağabey.

Aklımda kaldığı kadarıyla, 1960’lı yıllarda, Kâzım Ağabeyin bize sorduğu bir bilmece – bulmaca vardı. Ben de sevgili okuyucularımıza soruyorum:

“Tebeşir temiz midir

Leblebi leziz midir?

Vizenin samanı

Yoncadan semiz midir?”

Ve yine aklımda kaldığı kadarıyla, Kâzım Ağabey; “Bale, nişane, mesnede, tajder.” derdi. Ne anlama geldiğini bilmiyorum. Sevgili Lütfullah, bunların yanıtlarını Kâzım Ağabeyden öğrenip açıklarsa sevinirim.

Dr. Salim Çelebi


Köyümüz öğretmenlerinden sayın Musa Kâzım Yalım'ın,  "bale nişane mesned-i tacdar" ile ilgili açıklamasına bu bağlantı üzerinden ulaşabilirsizniz. kosektas.net