Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Anasayfa

www.kosektas.net


Frédéric Chopin Nocturne No. 20 - The Pianist - Roman Polansky
Varşova Gettosu


KENTLERİ VE NEHİRLERİ KEDERLİ ÜLKE



ÖZER AKDEMİR

On Gözlü Köprü’nün hemen dibindeki Sidem Kafe’nin ortaklarından Vedat Yavuz büyük bir hızla önünden akan Dicle’nin kıyısında oturup kalmıştı. Toprak rengi suların üzerinden her türlü eşya, hayvan ölüsü, kocaman ağaç dalları ve daha bir sürü şey sürüklenip gidiyordu. İki gün öncesine kadar yağmurlu havalarda ahşap oturma gruplarının üzerine açtıkları tenteyi bile geçmişti nehrin suları. Bakanın başını döndürecek bir hızla akan suların 20-30 metre içinde, neredeyse uçlarına kadar gömülmüş kavak ağaçlarını göstererek suyun yüksekliğinin 10 metreyi aştığını söyledi. Doğal afet diyenlere söylendi yüksek sesle “Ne doğal afeti! Yağmur kaç gündür yağıyor, bunun böyle olacağı belliydi. Bu düpedüz insan hatası” dedi.

 

Kurtarılan masa, sandalye, tabure, hasır yastıklar, küçük sedir kilimleri üst üste yağılmış, üzerine de yağmurdan etkilenmesin diye plastik bir branda gerilmişti. Nehrin kenarındaki yüksekçe bir yerden tasasız gamsız Dicle’yi izleyenlere gıpta ile baktı. Kimi az ötede, yolun karşısındaki kafede oturmuş çayını yudumluyor, kimi çekilen güvenlik şeritlerine aldırmadan suyun kıyısına gidip öz çekim yapıyordu.  

Yatağını alabildiğince genişletmişti Dicle. Belki de iki gün öncesinin iki katına çıkmıştı suyun kapladığı alan. Köprünün gözleri neredeyse su tarafından yutulacak derecede küçülmüştü. Karşı kıyıda, epey uzakta görünen tesislerde de bu taraftakine benzer kıpırdanmalar vardı. Yamacın hemen üzerinde, kocaman harflerle yazılı “Dicle Vadisi”nin arkasında yeni yapılar, yürüyüş yolları ve süs ağaçları göze çarpıyordu.

Nehrin o tarafında da manzaranın aynı olduğunu söyledi Vedat. “Zararımız çok büyük” dedi. “Özene bezene büyüttüğümüz ağaçlarımız, lokantanın önüne bağladığımız teknemiz, 17 tane çadırımız komple sele gitti. Suyun içinde televizyon mu dersin, masa mı, halı mı, kilim mi ne ararsan vardı.”

Oturduğu duvar dibinden usulca kalktı. “Dicle’nin öfkesine gem vurulmaz” dedi yan taraftan birisi. O itiraz etti; “Dicle’nin ne suçu var! Onu baraja hapsedenler böyle olacağını düşünmeliydi”.

 Mardinkapı’daki minibüs duraklarına dönerken şoför, Dicle’nin çok daha azgın aktığı zamanlardan bahsetti. Söylediğine göre sel sularının On Gözlü Köprü’nün üzerinden aştığı bile olmuş. Sakalı döşüne inen, şalvarlı, eli tespihli bir ihtiyar başıyla onayladı onu.

Mardinkapı’nın yanından surların üzerine çıktık. Yüksekten tüm vadi boylu boyunca görülüyordu. Hewsel Bahçelerinin büyük bir kısmı sular altındaydı. Ağaçların çoğu yarı gövdelerine kadar suya gömülmüştü.

Bir otomobilin rahatça üzerinden geçece

ği genişlikteki surların Dicle’ye bakan yüzünden kente doğru döndüğümüzde manzara daha da iç karartıcıydı. Suriçi’de gürültücü kepçeler çalışıyordu. Yıkılan evlerin, sokakların yerine hummalı bir şekilde, ikişer katlı, kare şeklinde binalar yapılıyordu.

“Yeni Suriçi” diyorlardı hepsi birbirine benzeyen bu yapılara. Suriçi’de yüzlerce yıllık dar sokaklar, baharat kokulu evlerin pencerelerinden taşan çiçekler anılarda kalmıştı artık. Sur’da yaşayan insanların, kedilerin, evlerin teraslarında beslenen güvercinlerin, güneş gülüşlü çocukların sesleri tarih olmuştu. Bir savaş sonrası tarumarı, bir bombardıman ertesi yıkımını yaşıyor gibiydi her taraf.

Paravanlarla gözlerden ırak tutmaya çalışılan bir kent ve kültür talanı, bir insanlık suçu işleniyordu aslında. Birkaç yıl önce kurşunlanan, roket atılan ardından da yakılan Kurşunlu Camii’nin çevresi tamamen yıkılmıştı. Az ötede Surp Gragos Kilisesi de yapayalnız kalmıştı. Yıkım Dört Ayaklı Minare’nin dibine kadar sokulmuş, manzara görülmesin diye üzeri albenili reklam görselleri ile süslü tahta bir perdenin arkasına gizlenmişti. Tahir Elçi’nin vurulduğu yerde, sütunun üzerindeki kurşun izleri hâlâ duruyordu.

Bir gün sonra yapılan “Yerel seçimler ve ekoloji çalıştayı”nda Dicle Barajı’nın kapaklarından birisinin kopması sonrası yaşanan sel de gündemdeydi. Dicle ve Fırat üzerinde yapılan barajların yol açtığı sorunlara değinildi. “Su bile savaş aracı olarak kullanılıyor” dedi birisi. Çok şey konuşuldu; Hasankeyf’te 12 bin yıllık bir dünya kültür mirasının yok edilmesi,  göçler, kente yığılan köyler, asfalt ve beton kapitalizmi ve hepsinin üzerinde yükselen “Ne yapılacaksa artık yapılmalı” eşiğindeki iklim krizi...

Kayyımın elinde esirdi Diyarbakır. Surların içinde yıkım, dışında betona gömülen bir tarih vardı.

Dicle, özlemini giderdi iki gün boyunca. Kendinden alınanı bağrına bastı, Hewsel’le kucaklaştı.

Tüm halklar gibi özgürlüğüne düşkündür sular da. Set çekildi mi akışına, gem vuruldu mu sesine bir fırsatını arar ve bulur her zaman kurtuluşu.

Yıkar bentlerini elbette yine, kentleri ve nehirleri kederli ülke.

Özer AKDEMİR
EVRENSEL

 




HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 19 Ocak 2019

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Antika merakımdan, kilim - halı koleksiyonculuğumdan olacak belki de, eski belgeler, yazılar hoşuma gidiyor. Eski dergiler, gazeteler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazılan basılan dergiler, kitaplar, yakın tarihimizde önemli olayları veren gazete kupürleri. Onlardan birer cümle, birer paragraf okumak beni dinlendiriyor Geçen yıl içinde, doksan yaşın üzerinde, emekli öğretmenlerimizden Abdullah Sağlık ile görüştüm, konuyu ben açmadan elinde ciltli eski bir dergi getirdi, “Yeni Adam” isimli bir dergi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu. Kırklı yılların başlarında çıkan bir dergi. “Al bu sana hediyem olsun” dedi. Fiyatı 10 kuruş, “Aradığım şey bazen ayağıma geliyor,” diye mutlu oldum.
11.05.2012
Komposto - Kullanılan sözcük kendi dilinden olmayınca, ne olduğunu öğrenmek için ne zor durumlara düşülmüş. Hastalanmış bir kadını kocası, Kayseri’ye doktora götürmüş. Bakımsız olduğundan iyi beslenmesi gerekir olmalı ki doktor; yazdığı diğer ilaçların yanında, “Süt içecek, pirzola, komposto yiyecek,” diye öğütte bulunmuş. Süt, bilinen süt. Pirzola da “eyağ” kemiği, onu da biliyor.
17.04.2012
Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından kalkıp düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor? dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi.
06.04.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın, önce “davlaşmışlar” sonra da saç saça, baş başa kavga ederek birbirini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dövülen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni, bire bin katıp, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca`nın arzuhalci dükkanına varmış.
14.03.2012


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.