Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam54
Toplam Ziyaret822253
Kariyer ve Ünvanlar

Dr. Besim Şeref’in “Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek” Adlı Yazısının Kısa Bir Analizidir.


Dr. Besim Şeref’in "Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek" adlı yazısı, bir mesleğin yozlaşmış ritüellerinden çok daha fazlasını anlatır; insanın kendini kandırma biçimlerini, unuttuğu değerleri, içindeki çocuğu susturan hırsları ve sonunda bir zurnacının gözlerinde yeniden bulduğu sadelik bilgeliğini.

Metnin ilk bölümleri, tıp eğitimini bir tür bürokratik tiyatro olarak resmeder. Hocalar, asistanlar, akademik unvanlar. Hepsi birer maske gibidir; yüzlerin ardında ise yorgunluk, bıkkınlık, hırs, kıskançlık ve boşluk dolaşır. Tıp fakültesi,  şifa mabedi olmaktan çıkmış, kişisel çıkarların, küçük hesapların ve büyük ünvanların pazaryerine dönüşmüştür. Doktor, hastayı değil; kariyerini, koltuğunu, makamını düşünür.

Bu atmosferde pratisyen doktorluk, “küçük”, “basit”, “aşağı” bir iş olarak görülür. Oysa Dr. Besim Şeref’in anlatısı, tam da bu küçümsenen yerde saklı olan insani büyüklüğü ortaya çıkarır.

Ve sonra sahne değişir.

Meriç kıyısında, baharın kokusuyla dolu bir pazar günü, bir masada mutsuz, donuk bakışlı akademisyenler ile eşleri; diğer masada ise yıpranmış ayakkabılarıyla, yamalı gömleğiyle ama gözleri güneş gibi parlayan bir zurnacı.

Bu karşılaşma, bir hayatın kırılma anıdır.

Zurnacının gözlerinde, ışıldayan çok şey vardır:
Mesleğini sevmek.
Yaptığı işle onur duymak.
Hayattan memnun olmak.
Sadelikteki asaleti görmek.

Zurnacı, “Dünyaya bir kez daha gelsem yine zurnacı olurdum” dediğinde, bu cümle yalnızca bir meslek beyanı değildir; bir varoluş bildirisidir. Çünkü insanın kendi hayatını seçebilmesi, onu sevebilmesi, onunla barışabilmesi, en büyük özgürlüktür.

Dr. Besim Şeref, bu sözde kendi aynasını görür: Bir yanda unvanların, makamların, seçimlerin, kulislerin, yolsuzlukların, iki yüzlülüğün dünyası, diğer yanda ise bir zurnacının yalın, dürüst ve onurlu dünyası.

Ve o an düşünür:

Soyluluk, ünvanda değil; insanın kendi emeğine duyduğu sevgidedir.
Mutluluk, paranın miktarında değil; gözlerin içindeki ışıktadır.
Mesleğin değeri, verilen ünvanda değil; insanın kendi vicdanında saklıdır.

Bu yüzden, Meriç’in kıyısında, baharın ortasında, bir zurnacının duru bakışları eşliğinde, kendi hayatının çürümüş dallarını keser. Unvanlarını, beklentilerini, hırslarını, “kerameti kendinden menkul” önem duygusunu nehre bırakır.

Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.

Bu metin, pratisyen doktorluğun kıymetini bilmekten çok daha fazlasını anlatır:
İnsanın kendi hayatının kıymetini bilmesini.
Kendine yabancılaşmanın karanlığından çıkmasını.
Sadelikteki asaleti, emekteki onuru, meslekteki insanlığı yeniden keşfetmesini.

Son sahnede Dr. Besim Şeref’in zurnacıyla kucaklaşması, bir insanın kendi hakikatiyle kucaklaşmasıdır, bir mesleğin değil, bir ömrün yeniden doğuşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Şiirlerle Şenlendik - 7. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 7. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 7. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net!

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

28 Kasım 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 7 - Şiirlerde Atatürk

Sınıflarımızda Atatürk’ümüzün resmi, ders kitaplarımızda da Atatürk’le ilgili şiirler vardı. Bizler, bambaşka bir Atatürk sevdalısı olarak yetiştirildik. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerimiz vardı çünkü. Varlık nedenimizi ve Laik Cumhuriyeti, Atatürk’e borçluyduk. Hâlâ da borçluyuz. Bizim nesil Atatürk’ü ve Atatürk sevgisini öylesine içselleştirdi ki, hiçbir güç onu söküp atamaz, değiştiremez.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Çizen: Musa Kâzım YALIM

İsmet İNÖNÜ

Çizen: İbrahim ÇALLI

 

İstanbul Eğitim Enstitüsünden hocam Behçet Necatigil’in (derslerime girmedi) “Resim” adlı şiiri sınıfımızın duvarını süsler, her gün okurduk.

RESİM

Her gün, 
Enginlerden engin 
Yücelerden yüce 
Bir duygu sarar bizi 
Bu sınıfa girince. 


Kürsünün üstünde bir resim: 
Gözleri denizlerden mavi, 
Bakışları güneşlerden sıcak 
Dört mevsim. 

Öğretmenimizin kürsüde 
Verdiği dersi, 
Dinler bizimle birlikte 
Atatürk'ün resmi. 

Hatice Altın isimli 14-15 yaşlarında bir öğrencinin, Atatürk’ün vefatından sonra yazmış olduğu "olmasaydı" adlı şiir, içimizden geçenleri dillendiriyordu. Gür sesimizle, içtenliğimizle ve gözyaşlarımızla okuyorduk her 10 Kasım anma etkinliklerinde. Yazan bir çocuktu ve en iyi çocuklar bilirdi; birbirlerinin duygu ve düşüncelerini. Bir çocuğun duygu ve düşüncesiyle, şayet Atatürk olmasaydı; beraberinde nelerin de olamayacağı haykırılıyordu pırıl pırıl duygularla.

OLMASAYDI

Güneşimiz doğmazdı
Atatürk olmasaydı;
Yurtta bahar olmazdı
Atatürk olmasaydı.

Çiçekler deremezdik
Sevince eremezdik;
Bugünü göremezdik
Atatürk olmasaydı.

Coşamaz taşamazdık
Dik yarlar aşamazdık;
Bugünü yaşamazdık
Atatürk olmasaydı.

Düşmana salamazdık
İntikam alamazdık;
Egemen kalamazdık
Atatürk olmasaydı.

Fabrika açamazdık
Geceden kaçamazdık;
Işıklar saçamazdık
Atatürk olmasaydı.

Kaybettik yazık, yazık,
Biz onu kalbe kazdık;
Teselli bulamazdık
İnönü olmasaydı.

Ulu Önderimiz vefat etmişti, acımız çok büyüktü. Tesellimiz, silah arkadaşı İnönü'nün, eşsiz kahramanımızın yerini almasıydı.

Akıl ve mantıktan yoksun bazı insanlar(!) Atatürk’ün “Diktatör” olduğunu bile söyleyebilme cesaretini gösteriyorlar! Dönemleri, kendi koşulları içerisinde değerlendirmek gerekir. 1920’li, 1930’lu, 1940’lı yıllar; Hitler, Mussoloni, Franco, Stalin… gibi diktatörlerin yaşadığı yıllar. Sormak gerekir: Halife olmayı reddeden, Cumhuriyeti kuran ve çok partili sisteme geçebilmek için fırsat kollayan bir lider; diktatör olabilir mi?

Ümmetten Millet, kuldan yurttaş yaratan dev bir projedir Cumhuriyet. Yönü batıdır, batı uygarlığı: Üreten, özgürce düşünen, örgütlenen, eşit bireylerin oluşturduğu bir toplum. Günümüzde Cumhuriyetin “Demokrasi” ayağının, yeterince geliştiğini söyleyebilmek mümkün değil. Fakat biliyor ve inanıyoruz ki, yurttaşlık bilinci arttıkça, taşlar yerine oturacaktır.



Yorumlar - Yorum Yaz
Yorumlar - Yorum Yaz
Öğretmenin Görevi


İnsan aklının iyiye yönelmesi bilgiyle; insanın çevresinde olup bitenlerin kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise bilinçle olanaklıdır!

Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyası.

Eğitim ve öğretimin çağdaş niteliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması” ilkesine dayanır. Bu, aklı inanç alanından, bilimi ise dinî referanslardan ayrı bir zeminde ele almayı gerektirir.

Eğitimi inanca bağımlı, metafizik bir dünya görüşünün güdümünde değerlendirmek; aklın özgürlüğünü sınırlamak, yaratıcılığını daraltmak ve düşünsel üretkenliğine ket vurmaktır.

Aklın ve bilimin inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığı, tarihsel süreç içinde iyi anlaşılmalıdır. Zira çağdaş dünya, bilimsel düşüncenin ürünü olarak şekillenmiştir.

Bugün, bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu dahi bilmeyen; bilimi dışlayan, kör inanç ve hurafenin etkisine terk edilmiş bir toplumsal manzarayla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin temel ilkelerini zayıflatmaya yönelik politik girişimler dikkat çekmektedir.

1930’daki Kubilay olayını; Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta yaşanan olaylar izlemiştir. Bu bağnaz atmosfer içinde bilim ve güzel sanatları temel alan eğitim-öğretim anlayışı ters yüz edilmiş; bilimsel üretime yönelik kayda değer bir etkinlik ortaya konulamamıştır. Okullar, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezbere dayalı bir sistem içinde bocalamaktadır.

1950–1980 yılları arasında laiklik karşıtı girişimlerle laiklik ilkesine indirilen darbeler, bu ilkenin özünü zedelemiş; laiklik giderek işlevsiz bir hâle getirilmiştir.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik üzerine bilimsel doğrultuda görüş bildiren pek çok düşün insanının yaşamı, çeşitli saldırılarla son bulmuştur.

Bu koşullar altında bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafiziğe dayalı “dinsel dünya görüşünün” etkisi altına alınmıştır. Böylece Atatürk’ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” giderek uygulanamaz hâle gelmiştir. Halkın bilgilenmesini engellemek için “obskürantizm” (bilmesinlercilik, karanlıkçılık), toplumsal uyanışı ve gelişmeyi durdurmak için ise “obstrüksiyon” (engelleme, ön kesme eylemi), gibi yöntemler devreye sokulmuştur. Bu tür yöntemler, tarihte Fransa’da Louis’ler döneminde de uygulanmıştır.

Ülkemizde 1950’den bu yana halkın ufku sürekli kapalı tutulmuş; yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına yakın bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle, uluslararası ölçekte ses getirecek patentlere imza atan bilim insanları yetiştirilememiştir.

Bugün öğretmen, böyle bir toplumun içinde görev yapmaktadır. Öğretmenin temel sorumluluğu, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda dönüştürmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi, içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması, üstlendiği görevin doğal bir gereğidir.

Öğretmen, toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir generalin “Neden sürekli sizin ordularınız bizi yeniyor?” sorusuna verdiği yanıt bunu açıkça gösterir: “Bu soruyu bana değil, Alman öğretmenlerine sorunuz.”

Büyük Atatürk ise eğitimin ve öğretmenin önemini şu sözlerle vurgular:
“En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum hâlinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

 Musa Kâzım Yalım,

"Öğretmen Görevin Yapmış İse" adlı uzun çalışmanın kısa bir özetdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası