• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam122
Toplam Ziyaret859383
Köy Enstitüsü Anıları


Hasanoğlan Köy Enstitüsü bana, köyümle olan sevgi bağımı koparmadan, hayatı ve hümanizmi öğretti!

Musa Kâzım Yalım

Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim Tarihi‘ni karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor.
Mehmet Erbil

Musa Kâzım Yalım, 1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim tarihini karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor. Bu okullarımız sürseydi, eğitim kesintiye uğratılıp,  kapatılmasaydı ülkemiz bugünkü sıkıntıları yaşamayacak, yetiştirilen üretici ve yaratıcı insanlarla hem eğitim düzeyi artacak hem de her zorluğu yenmeyi başaracaktık. Kişilikli bir eğitimle, kendimize özgü bu sistemle, kişilikli kuşaklar yetişecek, el açmadan, bel bükmeden, kimselere yanaşmadan, ülkemiz kalkınma aşamalarını başaracaktı. Çok yazık ettiler, çok...

Okuldaki ilk günlerimi hiç unutamam. Babamla birlikte Hasanoğlan'a geldik. Annem yoktu. Okumak zorundaydım. Babamla beni misafirhaneye götürüp ağırladılar. Ablalar bana yol gösterdi, okulu tanıttı. O kadar hoşuma gitmişti ki, güzel yataklar, üç öğün yemek vardı. Ben bunları köyde bulamazdım, bulma olanağım da yoktu. Köyde nerdeyse ayağımda çarık bile yoktu diyebilirim. Bu ortam, bu yakınlık beni okula bağladı. Zaten başka çarem de yoktu. Ben okuyacaktım.

Babam beni bırakıp gitti. Benimle gelen dayımın oğlu daha sonra dayanamayıp okuldan ayrlıp köye döndü. Ben devam ettim. Mutluydum... Okulun çalışma düzeni, derslerde aldığım bilgiler beni buraya bağladı. Örneğin, kürenin hacmini ölçmek için öğretmenin sınıfta bir karpuzu ortadan kesip, çevresine ip dolaması, basit ölçüm yöntemini göstermesini hala unutamam.

Hele bağ çubuklarını dikip, numara verek, her öğrenciye bakım için yanlarına diktiği plakalarla bu çubukların bakımının yapılması anlatılamaz. 1000 kök bağ çubuğu vardı. Numaralara göre bağ çubukları tek tek incelenirdi.  Öğrenciler bu incelemelere göre notlar alır, çubuklardan hangi gübre ile ne kadar verim alınacağı kayıt altına alınırdı. Böylece bulunan kayıtlara göre çubukların verimi o gübre ile artırılırdı.

Tarım öğretmenimiz İzzet Palamar bu titizlik ve düzen içinde bizlere ciddi çalışmalar yaptırdı. Numaralara göre tek tek çubuklar incelenir, notlar ve öneriler hazırlanırdı. Her öğrenci titizlikle kendi bakımında olan asmaları izler, çalışmalarını yürütürdü.                             

Müzik eğilimi olan 80 kişi belilenerek, bir mandolin orkestrası oluşturuldu.  Müzik öğretmenimiz Mehmet Öztekin'di. Çalışmalar ilerleyince, oluşan bu orkestra ile konserler vermeye başladık. Orkestra elemanlarından biri de bendim. Konserde öğrendiğimiz çeşitli parçaları çaldık. Bizi dinleyenler arasında opera sanatçısı birisi de varmış, bizleri çok beğenmiş. Daha sonra bu sanatçı ile çok seslilik üzerine çokça konuşarak, tartışmalar yaptık. Çok sesli Türk müziği üzerinde ağırlıklı duruldu. Benim çok ilgimi çekiyordu. Sonraları bu sanatçının çok sesli Türk müziği çalışmaları oldu. Ne var ki, bazı tepkiler almaya başlayınca, çok sesli müzik çalışmalarından vazgeçtiğini öğrendik. O günlerde o tartışmaları sık sık anımsar, çok sesli müziğin yapılmasının gerektiğini hep düşünürdüm.

Söyleşi • Mehmet Erbil …2010-11-16

Şiirlerle Şenlendik - 7. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 7. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 7. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net!

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

28 Kasım 2014, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 7 - Şiirlerde Atatürk

Sınıflarımızda Atatürk’ümüzün resmi, ders kitaplarımızda da Atatürk’le ilgili şiirler vardı. Bizler, bambaşka bir Atatürk sevdalısı olarak yetiştirildik. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerimiz vardı çünkü. Varlık nedenimizi ve Laik Cumhuriyeti, Atatürk’e borçluyduk. Hâlâ da borçluyuz. Bizim nesil Atatürk’ü ve Atatürk sevgisini öylesine içselleştirdi ki, hiçbir güç onu söküp atamaz, değiştiremez.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Çizen: Musa Kâzım YALIM

İsmet İNÖNÜ

Çizen: İbrahim ÇALLI

 

İstanbul Eğitim Enstitüsünden hocam Behçet Necatigil’in (derslerime girmedi) “Resim” adlı şiiri sınıfımızın duvarını süsler, her gün okurduk.

RESİM

Her gün, 
Enginlerden engin 
Yücelerden yüce 
Bir duygu sarar bizi 
Bu sınıfa girince. 


Kürsünün üstünde bir resim: 
Gözleri denizlerden mavi, 
Bakışları güneşlerden sıcak 
Dört mevsim. 

Öğretmenimizin kürsüde 
Verdiği dersi, 
Dinler bizimle birlikte 
Atatürk'ün resmi. 

Hatice Altın isimli 14-15 yaşlarında bir öğrencinin, Atatürk’ün vefatından sonra yazmış olduğu "olmasaydı" adlı şiir, içimizden geçenleri dillendiriyordu. Gür sesimizle, içtenliğimizle ve gözyaşlarımızla okuyorduk her 10 Kasım anma etkinliklerinde. Yazan bir çocuktu ve en iyi çocuklar bilirdi; birbirlerinin duygu ve düşüncelerini. Bir çocuğun duygu ve düşüncesiyle, şayet Atatürk olmasaydı; beraberinde nelerin de olamayacağı haykırılıyordu pırıl pırıl duygularla.

OLMASAYDI

Güneşimiz doğmazdı
Atatürk olmasaydı;
Yurtta bahar olmazdı
Atatürk olmasaydı.

Çiçekler deremezdik
Sevince eremezdik;
Bugünü göremezdik
Atatürk olmasaydı.

Coşamaz taşamazdık
Dik yarlar aşamazdık;
Bugünü yaşamazdık
Atatürk olmasaydı.

Düşmana salamazdık
İntikam alamazdık;
Egemen kalamazdık
Atatürk olmasaydı.

Fabrika açamazdık
Geceden kaçamazdık;
Işıklar saçamazdık
Atatürk olmasaydı.

Kaybettik yazık, yazık,
Biz onu kalbe kazdık;
Teselli bulamazdık
İnönü olmasaydı.

Ulu Önderimiz vefat etmişti, acımız çok büyüktü. Tesellimiz, silah arkadaşı İnönü'nün, eşsiz kahramanımızın yerini almasıydı.

Akıl ve mantıktan yoksun bazı insanlar(!) Atatürk’ün “Diktatör” olduğunu bile söyleyebilme cesaretini gösteriyorlar! Dönemleri, kendi koşulları içerisinde değerlendirmek gerekir. 1920’li, 1930’lu, 1940’lı yıllar; Hitler, Mussoloni, Franco, Stalin… gibi diktatörlerin yaşadığı yıllar. Sormak gerekir: Halife olmayı reddeden, Cumhuriyeti kuran ve çok partili sisteme geçebilmek için fırsat kollayan bir lider; diktatör olabilir mi?

Ümmetten Millet, kuldan yurttaş yaratan dev bir projedir Cumhuriyet. Yönü batıdır, batı uygarlığı: Üreten, özgürce düşünen, örgütlenen, eşit bireylerin oluşturduğu bir toplum. Günümüzde Cumhuriyetin “Demokrasi” ayağının, yeterince geliştiğini söyleyebilmek mümkün değil. Fakat biliyor ve inanıyoruz ki, yurttaşlık bilinci arttıkça, taşlar yerine oturacaktır.



Yorumlar - Yorum Yaz
Yorumlar - Yorum Yaz
Musa Kâzım Yalım


MKY
Büngülgözden Sivri'ye Hayali Bakış

Musa Kâzım Yalım öğretmeni, ölümünün ikinci yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

Cumhuriyet’in aydınlanma idealinin köylere uzanan yolculuğunda Köşektaş’ın payına yalnızca bir okul binası ya da bir müfredat düşmedi; o payın en canlı örneklerinden biri, ışığıyla köyümüzü aydınlatan Musa Kâzım Yalım’dı.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün disiplinini, üretkenliğini, sanatla iç içe geçmiş ruhunu ve sorgulayıcı aklını Köşektaş’ın günlük yaşamına taşıyan kişi oydu.

Musa Kâzım Yalım, öğrencileri için disiplinli ve mesafeli bir öğretmendi; öğretmen‑öğrenci çizgisini titizlikle korurdu. Öğrencisi olmayanlar içinse samimi, nüktedan, sohbeti derin bir ağabey, empati kurabilen bir arkadaştı. Farklı yüzlerinin ardında aynı inanç vardı: Bilginin, sanatın ve düşüncenin insanı özgürleştirdiği düşüncesi.

Onun varlığı öğretmenlikle sınırlı değildi. Karşılaştığı herkese okumanın heyecanını, yazmanın özgürleştirici yanını ve merakın insanı canlı tutan gücünü aşılamaya çalıştı. Kim olursa olsun bir kimsenin eline aldığı her kitabı bir nesne değil, bir kapı, bir ihtimal olarak görürdü.

Köşektaş’ın peyzajını yalnızca bilen biri değildi; onu yaşayan, hisseden ve anlamlandıran bir tanıktı. Harman yerinin rüzgârını, kavakların gölgesini, Kırlangıç Tepesi’nden açılan geniş ufku, akşamüstlerinin ağırlaşan sessizliğini, göksel ışınların tepelere yansıyan parıltısını içerden duyardı. Bu duyusal zenginliği yalnızca sözle değil, fırçasıyla da kayda geçirirdi. Köyün ışığını, renklerini, tepelerini ve kıvrımlarını tuvalde yeniden kurar; yalnızca gördüklerini değil, hissettiklerini de resmederdi. Bu yüzden onun anlattığı Köşektaş, dışarıdan görülen bir köy değil; içeriden hissedilen, kültürel ve duygusal katmanlarıyla yaşayan bir dokuydu.

Bu dokunun en güçlü parçalarından biri de müzikti. Musa Kâzım Yalım’ın ut çalması ve şarkı söylemesi, onu kültürel dokunun sıradan bir parçası olmaktan çıkarır; köyün estetik ritmini belirleyen bir figür hâline getirirdi. Müzik, Köşektaş’ta yalnızca bir eğlence değil; duyguları düzenleyen, toplumsal bağı güçlendiren bir ortak deneyimdi. Udu eline alışındaki zarafet, sesinin mekânda dolaşımı, seçtiği ezgilerin topluluğun ritmini belirleyişi bunun en somut örnekleriydi.

Köşektaş’ta herkesin onunla ilgili bir anısı vardır. Kimi onu utuyla hatırlar, kimi kütüphanesinin kapısını aralayıp Tolstoy’la, Balzac’la, Nazım’la ilk kez tanıştığı anı… Kimi de 1960’ların ve 1970’lerin tartışma dolu yaz akşamlarını. Harman yerinde, kavakların altında gençlerin halka olup “sömürü”, “emek”, “kapitalizm”, “hümanizm” gibi kavramları ondan dinlediği günleri. Bu tartışmalar bir ideolojinin değil, bir vicdanın sesiydi. Musa Kâzım Yalım öğretmen, köyün çelişkilerini, emeğin karşılıksız kalışını, köylünün hor görülüşünü konuşmaktan çekinmezdi. Bu yüzden gençler, 68’in rüzgârında yönlerini bulmak için ona bakardı.

Ankara’daki mütevazı yaşamında da değişmedi. Kasketinin altından bakan gözleri hâlâ merakla doluydu; udu eline aldığında parmakları hâlâ gençliğindeki gibi kıvraktı. Müzikli sohbetlerinde kısa bir taksimden sonra sorduğu “Türkü mü istersiniz, şarkı mı?” sorusunda bile hayatla kurduğu o incelikli bağ hissedilirdi. Rönesans’tan Molière’e, Galileo’dan Shakespeare’e, Austin’den Woolf’a uzanan geniş bir kültür dünyası taşırdı içinde. Bilimin önemini anlatırken sesi toklaşır, Atatürk’ün aydınlanma idealinden söz ederken gözleri parlar, “Zaman boş oturma zamanı değil. Herkesin kalkıp bir şeyler yapması gerekiyor.” derdi. Bu söz, onu tanıyanlar için bir öğüt değil, bir çağrıydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında Musa Kâzım Yalım yalnızca bir öğretmen değil; bir köyün kültürel belleğini yoğuran, gençlerin ufkunu açan, sanatla düşünceyi birleştiren bir Cumhuriyet aydını olarak duruyor karşımızda. Köyün ritmini duyan bir müzisyen, peyzajı dönüştüren bir göz, okuma‑yazma kültürünü köyün damarlarına işleyen bir rehberdi. Bıraktığı iz, kendi ömrünü aşan bir iz oldu; okunan her kitapta, tartışılan her fikirde, köyün değişen her taşında hâlâ görünür.

İyi ki vardı. Işığı hâlâ bu hikâyenin içinde dolaşıyor. Köşektaş’ın hikâyesi onunla daha geniş, daha derin, daha insanca bir hâl aldı.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bilgi: Musa Kâzım Yalım öğretmenin ölümünün ikinci yılı dolayısıyla hazırladığımız bu metni, nisan ayı sonunda yaşayacağınız yoğunluk nedeniyle, 26 Nisan’daki ölüm yıldönümünden yaklaşık iki hafta önce paylaşıyoruz.