• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam656
Toplam Ziyaret894378
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Düğün Törenimiz l Sabiha Özsoy


DÜĞÜN GELENEĞİMİZ

Sabiha ÖZSOY

 

 


Fotograf: Özcan Antike

Geleneksel olarak yapılan  düğünler ülkemizde bölgeden bölgeye, ilden ile hatta yakın mesafedeki  köyden köye bile değişmektedir. kültür etkileşiminden kaynaklanan bazı benzerlikler olsa da bariz farklılıklar vardır.

Bizim köyümüz çevresiyle etkileşimi oldukça fazla olan bir köydür. Bu etkileşimden  dolayı  yeniliklere açık, hareketli bir yapıya sahiptir. Dolaysıyla bazı  kökleşmiş gelenekler dışında  çeşitli gelenekler değişikliğe uğramıştır. Geleneksel olarak yapılan düğünlerimiz de eskiye göre değişikliğe uğramıştır. Bu değişmelerin nedeni yukarıda da bahsettiğim gibi  kültür etkileşimidir.

Fotograf l Özcan Antike l Kel Köçekli Bir Düğün Görüntüsü
Bu sahne, sadece bir düğün eğlencesi değil; köyün ortak hafızasında yer eden, yıllar geçse de anlatılan, “o yılların neşesi” diye hatırlanan bir anın donmuş hâli. Davulun sesi, toprak meydanın kokusu, insanların birbirine karışan sesleri ve Kel Köçek’in o kendine özgü oyunu... Hepsi, köyün belleğinde bir ritim gibi hâlâ çınlamaya devam ediyor.
kosektas.net

Köşektaş Köyü orta büyüklükte nezih bir yerleşim birimidir. Fazla büyük olmadığı için insanlar birbirini tanır. Kış aylarında köyün nüfusu azalır, yaz  aylarında ise artar. Bazı köylüler şehirdeki eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi olanaklardan  faydalanmak için göç etmiştir. Ama köyle bağlantılarını koparmamışlardır. Uzun tatillerde ziyaretlerini yaparlar.



 Fotograf l Zeynep Güneş l Takı Merasimi Sonrası Halay

Köyümüzde düğünler genellikle yaz aylarında yapılır. Özellikle temmuz ayı düğün ayıdır. Çünkü köyün nüfusu  en üst noktasına ulaşır. Düğünler genellikle Cuma günü  başlar  ve üç gün sürer. Düğünlerimizin geleneksel çalgısı davul ve  zurnadır. Düğün için günler önce  hazırlıklar yapılır. Geleneksek yemekler hazırlanır. Köy halkına yetecek kadar çok yemek yapılır. Günümüzde ise  bu  gelenek pek uygulanmamaktadır. Yemekler nelerden oluşur  derseniz; etli bulgur pilavı, köfte, yaprak sarması, dolma, mantı, şerbet, baklava  gibi.... Şimdilerde ise kolaylık sağlayan yönü düşünülerek  kıymalı pide yaptırılmaktadır.


Fotograf l Özcan Antike l Düğün Seyreden Bir Grup İnsan

Yemek hazırlıkları bittikten sonra, Cuma günü Cuma namazının ardından düğün başlar. Namazdan çıkan köy halkı erkek evine gider. Bayrağın altında kurban kesildikten sonra düğün duası yapılır. Bayrak, herkesin görebilmesi için erkek evinin çatısına dikilir. Davul çalmaya başlar ve önceden hazırlanan yemekler köy halkına ikram edilir.

Erkek evine köyün genç kızları ve delikanlıları toplanır. Gelin ve damadın yakınlarıyla birlikte gençler, köyü dolaşarak halkı düğüne davet ederler. Köy halkına “okuntu” adı verilen fıstık ve şeker dağıtılır.

Cuma gecesi bütün köy halkı düğün evinde toplanır. Kadınıyla erkeğiyle herkes, davul zurna eşliğinde gece geç saatlere kadar eğlenir. 

Düğünlerimizin ikinci günü daha yoğun geçer. Bu günde deve donatılır ve ikindi vaktinde gündüz kınası yakılır. Gündüz kınası için erkek evi deve donatır.


  Fotograf l Celalettin Ölgün l Deve Oyunu


Deve donatmada gerçek bir deve söz konusu değildir. Tamamen düzmece, bir tür oyun niteliği taşıyan bir gelenektir. Bütün düğünlerde kullanılan bir deve başı bulunur. Deve başının kulakları tahta kaşıklardan, gözleri ise aynadan yapılır. Rivayete göre gözlerin aynadan yapılmasının nedeni, nazarı geri yansıtmasıdır.

Erkek evinde bu hazırlıklar yapılırken, kız evinde tatlı bir telaş vardır. Gelin, yakın bir arkadaşı ya da akrabasının evine götürülür. Orada gelin başı yıkanır ve gündüz kınası için hazırlanır. Erkek tarafı, donattığı deveyi alıp gelin başının yıkandığı eve gider. Gündüz kınası burada yakılır. Kınadan sonra gelin, erkek tarafıyla birlikte kız evine götürülür ve takı merasimi yapılır. Herkes bütçesine göre bir şeyler takar.

Erkek tarafı kınayı yaktıktan sonra evine döner. Kız tarafı ise gece yapılan eğlencelere katılmaz; kendi düzenledikleri kına gecesinde eğlenirler.

 

 Fotograf l Celalettin Ölgün
Köşektaş düğünlerinin renkli simaları Kel Köçek ile Kelik Derviş yanyana ve kolkolalar..

Erkek tarafı, gece kınası için yeniden kız evine gider. Gelin bir sandalyeye oturtulur ve etrafında bir çember oluşturulur. Kına gecesinde türküler söylenir, gelin duygulandırılarak ağlatılır. Kaynana gelinin kınasını yakar ve gelinin avucuna kına altını (Cumhuriyet altını) koyar. Gelinin arkadaşları da kendi aralarında kına gecesi yapar; ardından tef çalıp hem eğlenir hem ağlarlar.

Pazar günü düğünün son günüdür. Gelin arabası süslenir ve diğer arabalarla birlikte gelin almaya gidilir. Kız evi için bu son gün oldukça zorludur. Kız tarafı gelinin çeyizini hazırlar; erkek tarafından sandık parası istenip çeyizler gönderilir. Erkek tarafı gelini almak için öğle vakti kız evine gider. Elbette gelin hemen çıkarılmaz; kız evi yüklü miktarda kapı parası ister. Gelinin erkek kardeşi ya da babası gelin kuşağını bağlar. Gelin, yakınlarıyla vedalaştıktan sonra alkışlarla gelin arabasına bindirilir. Bu an, kız evinin en hüzünlü zamanıdır. Gelin arabası hareket ederken arkasından su dolu bir çömlek kırılır.

Fotograf l Zeynep Güneş l Takı Merasimi İçin Toplanmış Bir Grup İnsan

Eskiden, gelin erkek evine getirildiğinde kaynana ile kayınbabanın güreş tuttuğu söylenirdi. Bu gelenek günümüzde artık uygulanmamaktadır.

Üç gün süren, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli Köşektaş düğünlerini sizlere anlatmaya çalıştım. Düğünlerimizin amacı yalnızca iki kişinin evlendiğini duyurmak değildir. Düğünler, köy halkı arasında birlik duygusunu güçlendirir, mutlulukların paylaşılmasına vesile olur. Ayrıca genç kızlar ile delikanlıların birbirlerini görüp beğenmelerine de imkân sağlar.

Ne yazık ki kültürel yozlaşma, teknolojik gelişmeler ve yaşam biçimlerinin değişmesi gibi nedenlerle bazı geleneklerimiz yavaş yavaş kaybolmaktadır. Umarım düğünlerimiz, uzun yıllar boyunca büyük değişikliklere uğramadan yaşatılmaya devam eder.

 

 

 


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!


Yorumlar - Yorum Yaz
Temmuz Yangını

Madımak
Temmuz Yangını
Şair Dr. Salim Çelebi

Bu şiir, Madımak Katliamı’nı yalnızca “anımsayan” bir metin değildir; rüya–kâbus–vizyon üçgeninde ilerleyen, tarihsel acıyı kolektif bir diriliş ve yüzleşme ritüeline dönüştüren bir ağıttır.
Şair, Sivas’ta yakılan canları birer sembol, birer rehber, birer tanık olarak çağırır; bireysel rüyasını toplumsal hafızanın ortak rüyasına dönüştürür.

kosektas.net

Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki Temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki Temmuzdu,
kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler: anamız, bacımız, oğlumuzdu.

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
Bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez, tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i.

“Gülden terazi tutarlar,
gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar,
çarşı pazarı güldür gül.” dedi.

Büyümemiş,
hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya;
orada da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koray’a.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek!
Rengi altın sarısı,
mis kokan taptaze iki çiçek:

“Annemizi özledik: kucağını!
Haber veremedik yanarken,
biliyorduk bırakmayacağını!”

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken,
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz,
nerede kaldı insanlık?”

Yutkundum,
konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
görüp ileri yürüyen;
çalışıp işe yarayan
insanlara canım kurban.”

Sazı eşliğinde sordu Âşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim.
“Kara duman çökmüş yurda,
onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerede,
izin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Âşık Veysel:

Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ,
tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana,
kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sivas’ın,
aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk,
sine sine saklandık!
Ali, Haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz,
çok kurnazmış ebe:
Yandık!”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya:
Sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen:
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle âşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz,
sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.

Ben Musa’yım, sen Firavun,
ikrarsız şeytanı lâin.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan,
teni kan kokan
kan emicileri.

Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
ödül olduk gençlerimize,
savrulduk bilinçlerinize!

Sırtımızda kambur 2 Temmuz 1993!
Ey evlat,
insanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kâğıtlar
ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla
ağzını tıkamışlar,
cesedini sırtüstü
boyunca uzatmışlar.

Bir deniz kabuğunda
dalgaları duyanlar;
boş bir mermi kovanı
sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıok’tu bu soruyu soran.
Durur mu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm,
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne yapsam
pirinç şamdan taşısam!

Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
bal rengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam, ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”

Şair Dr. Salim Çelebi