Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam32
Toplam Ziyaret531016
Resim Tanıtım Köşesi
Ten - Metal
Tuval Üzerine Yağlıboya


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Hastamin Ögretmeni - 10 - Nahit hanım ve Diğer Ünlüler (2)

Hastamın Öğretmeni

10- NAHİT HANIM VE DİĞER ÜNLÜLER (2)

Nahit Hanımın anlattıklarıyla devam edelim yazımıza: “Can Yücel'in babası lisede benim felsefe hocamdı. Can Yücel, bana göre orta halli bir şair. Bir Yahya Kemal değildir. Ama kendisi dünyanın en tatlı adamıdır.”

“Küçüktü, masada yanımda oturuyordu. Acık kalplidir Can. ‘Babamın mantinatosu var,’ dedi birden. Mantinato sevgili demek Rumca. Hasan Ali de orada oturuyor. ‘Sus,’ dedim, ‘Ayıp.’ ‘A yalan mı söylüyorum ben,’ dedi bana.”

“Bacağımda bir ben var. Bacağımdaki bene şiir yazmış Can. Kocam Vedat şakayla karışık, ‘Sen utanmıyor musun? Nahit Hanım’ın bacağımdaki bene şiir yazılır mı hiç,’ dedi ona.”

“Şairlerden Hamit yakışıklıydı. Nazım Hikmet biraz hantaldır. Hamit prens gibidir; çok yakışıklıdır. Yahya Kemal güzel değil.”

“Gençler arasında Muhip güzeldir, Oktay güzeldir. Melih Cevdet orta halli. Orhan Veli çirkindi, en nazikleriydi ama.

“Kıskanç bir adam değildi Vedat. Makul bir insandı. Dedikodu olsun istemezdi. Hatta, Vedat’ın arkadaşlarından biri eve gelip, onun evde olmadığını görünce kapıdan dönüp gidiyorsa, o adamı terbiyesiz bulurdu. ‘Sen evde hizmetçi değilsin Nahit,’ diyordu. ‘Hadlerini bildir. Ben olmasam da sen bir hanımefendisin. Nezaketen beş dakika oturup sonra gitmeleri lazım.’"  

“Vedat hakikaten medeni bir adamdı.”

Ataç huysuzdu ama ben yine de onu çok severdim. Sabahattin Ali tanıştırdı Ataç’ı bana. Ataç çok korkak adamdı.”

“Diğer kadınlar beni kıskanırdı: Edebiyat alemiyle ilgili bir şey olunca; hep beni arıyorlar, bana kitap yolluyorlar diye. Bundan dolayı diğer kadınlar bana garez oluyorlar. Ama ben evimi açmışım onlara, siz kapınızı açmıyorsunuz. Evime geliyorlar, birlikte yemek yiyoruz. Bir sürü adam tanıyorum. Siz de kapınızı açın buyur edin...”

“Güzel nerede, ben nerede! Güzel olduğum için değil, ben rahat halliyimdir. Nazlı değilim. Bir yere gidilecekse, ‘gidelim’ derim. Gidelim mi, gitmeyelim mi... Öyle naz yapmam hiç. Ben açık bir insanım. Gizli kapaklı değilim. En kalabalık meyhaneye gidip oturuyorum. Biraz meydan okuyorum her halde. Bu yüzden bana hayran oldukları söyleniyor. Sen duy da inanma!“

 


Yorumlar - Yorum Yaz


Sanatın Toplumsal İşlevi


Ahşap Yakma Resim
Gürsel Şeref

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER