Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam115
Toplam Ziyaret598733
Refah ve Özgürlük

Yeterli beslenmeyi, barınmayı, nitelikli eğitimi imkânsız kılan, borç ve faturaları ödeyememe korkusuyla insanın aklını başından alan gelir adaletsizliği ve yoksulluğun, sağlığı, mutluluğu mahvettiğine dair araştırmaların sayısı giderek artıyor.

Yoksulluk beraberinde, artan hastalanma, sakat kalma ve erken ölüm riskini getirirken, kaliteli tedavilerden yararlanma şansını azaltıyor.

Yoksullukla birlikte eğitim düzeyi düşüyor, şiddet düzeyi yükseliyor.

Çocuklar için yoksulluğun uzun vadeli zihinsel sağlık etkileri daha da endişe verici.
Ailelerinin yoksulluk nedeniyle yaşadığı yoğun stres ve travmaya maruz kalmaları, çocukların beyin gelişimini, hatta genlerini kalıcı olarak etkileyen zararlı stres hormonlarını tetikliyor.
Yalnızca fiziksel gelişimlerini değil, zekâ ve öğrenme kapasitelerini de sınırlandırıyor.
Çocuk gelişimine verdiği zarar o denli büyük ki, artık yoksulluğun erken dönem etkileri bir çocukluk hastalığı olarak tanımlanıyor.

Applied Research in Quality of Life’ dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, ekonomik ve siyasi özgürlükle mutluluk arasında güçlü bağlar var.

Araştırıcılar özgürlüğü, ‘seçme imkânı’, mutluluğu ise ‘yaşamın öznel keyfi’ olarak tanımlıyor ve şöyle diyorlar:
“Siyasi özgürlük arayışının nedenlerinden biri, özgürleşmenin daha fazla sayıda insanın mutluluğuna katkıda bulunacağı inancıdır. Bu inancın arkasındaki teori ise yaşamımızı istediğimiz biçimde yönlendirdiğimizde, daha doyurucu yaşamanın mümkün olmasıdır.”

Bu saptamalara katılmamak mümkün mü!

Mutluluk, ekonomik ve siyasi özgürlükten beslenir; sağlığımızın düzeyini belirler...

Yoksulluk yalnızca parasızlık değil, kişinin insan olarak kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânına da sahip olmaması demektir.

Ve insanların büyük çoğunluğu, yeterli kaynaklara sahip olup özgür seçimler yapabildikleri sürece, kendi mutluluklarını tasarlama yeteneğine sahiptirler.

Dr. Şafak Nakajima

Hastamın Öğretmeni -2- Zarafet

Hastamın Öğretmeni

2 - ZARAFET

Yaşamında, mutlulukla yapıp haz duyduğu iki işlev vardı Hamit Albayın eşi Ferihan Hanımın: Salı günleri açılan Dikili Pazarına gitmek ve bahçedeki bitkileri sulamak. “Pazara gittiğimde, alışveriş yapmadan önce tüm Pazar yerini gezer; rengârenk sebze ve meyveleri seyrederim. Bu rengârenk sebze ve meyvelerle, hangi manavların en iyi resim yaptığını seçer ve o manavlardan alışveriş yaparım,” derdi.

Sağlığına çok düşkündü. Gazete ve televizyonlardan, sürekli olarak Dr. Mehmet Öz’ü takip ederdi. Ve yine Dr. Öz’ün tavsiyeleri doğrultusunda, gece yatmadan yarım saat önce yediği bir parça bitter çikolatanın, kendisine huzurlu ve derin bir uyku verdiğini söylerdi.

2000 li yılların başında, psikanalize (Psikolojik feNomeni anlayarak, duygusal bozuklukları tedavi etme) karşı aşırı bir ilgi duymaya başlamıştım. Sürekli okuyor, öğrenmeye çalışıyor ve fırsat buldukça da uyguluyordum.

2005 yılında, önce 52 yaşındaki oğlunu kalp krizinden kaybetti ve sonra da meme kanserine yakalandı Ferihan Hanım. Ameliyat oldu, 5 yıl süreyle de tedavi gördü. Meme kanseri olgusunu hiç kimseyle paylaşmadı. Bilen 3 kişi vardı: Komşusu bir avukat, bir hanım arkadaşı ve ben. Eşine, ölümünden kısa bir süre önce anlattı yaşadığı dramatik olayı, birkaç ay sonra da kızına söyledi. Yaşadıklarıyla, en yakınındakileri bile üzmek istemiyordu.

Oğlu vefat ettikten sonra, beni, onun yerine ikame etti. Her hafta bir gün; genellikle muayenehanede, bazen evlerinde, bazen de sahildeki çay bahçelerinde buluşur, sohbet ederdik. Son sohbetlerimizin birinde, “Dile kolay, en az 250 kez sohbet etmişiz!” demişti.

Her sohbetten sonra, bana beyaz bir zarf verirdi. Muayene ücretim olurdu bu zarfın içerisinde. Hekimlik hayatımda, bana muayene ücretini zarf içerisinde veren tek hastam, Ferihan Hanım olmuştur.

 
          

Yorumlar - Yorum Yaz
Kitap Tanıtım Köşesi

Okumuş yazmışların bir görevi olmalı: Bu olağanüstü baskıcı,
müstebit iktidarın yarattığı ortama alışmayı önlemek!


Veba Geceleri, Orhan Pamuk tarafından kaleme alınan ve Yapı Kredi Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan tarihi bir romandır. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk hayali bir Osmanlı vilayetinde kurguladığı romanında ölümcül bir veba salgınını konu alır. 2021 yılının Mart ayında edebiyatseverlerle buluşan eser, 544 sayfadan oluşur. Orhan Pamuk okurlarının uzun zamandır heyecanla beklediği romanda, siyasi ve tarihi ögeler bir arada harmanlanır. Sürükleyici bir aşk öyküsünü de içinde barındıran Veba Geceleri, Orhan Pamuk tarafından bir “Doğu-Batı romanı” olarak adlandırılır.

Minger’de Patlayan Korkunç Veba Salgını
Veba Geceleri, 1901 yılında, Sultan II. Abdülhamit’in hüküm sürdüğü dönemde küçük bir adada geçer. Kıbrıs ve Rodos civarında yer alan bir ada olan Minger’in nüfusunun yarısını Müslüman, diğer yarısını ise Rum kesimi oluşturur. Orhan Pamuk, merkez şehri Arkaz olan Minger Adası’nın her bir sokağını ve tüm detaylarını uzun yıllardır kafasında kurguladığını söyler. Minger Adası’nda 1894 yılında patlak veren ve Hindistan ile Çin’den taşınan veba pandemisi, adadaki tüm insanların yaşamını derinden etkiler.

Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu’nun 29. vilayeti olan Minger Adası’nda başlayan veba salgınını teftiş etmeleri için adaya iki kişi yollar. Söz konusu kişilerden ilki olan kimyager Bonkowski Paşa, Sağlık Başmüfettişi olarak görevlendirilir. Adaya daha sonra giden Doktor Nuri ise, genç yaşta elde ettiği başarılardan ötürü salgından kısa bir süre önce Sultan Abdülhamit’in ağabeyi olan V. Murat’ın kızı Pakize Sultan’la evlendirilmiştir. Pakize Sultan, Doktor Nuri’ye adaya çıktığı yolculukta eşlik etmeye karar verir. Karakterler adaya vardıklarında, durumun vahametinin düşündüklerinden çok daha kötü olduğunu anlar.

Salgının Gölgesinde Derin Aşk Öyküleri
Minger Adası’nda okurları iki farklı aşk öyküsü karşılar. Genç bir Osmanlı subayı olan Kolağası Kâmil, ada halkının genç kızlarından biri olan Zeynep’e uzun zamandır aşıktır. Adadaki salgını kontrol altına almanın yanı sıra, bir yandan da diğer işlere yetişmeye çalışan Vali Sami Paşa ise, sevgilisi Marika’nın da desteğiyle düzeni sağlamaya çabalar.

Bahsi geçen tüm karakterler, ada halkının karantina kurallarına ve yasaklarına itaat etmesini sağlamak için ortak hareket eder. Ancak salgın nedeniyle başlayan ölümler, ada halkının karantina yasaklarına uymaması ve yaşanan panik sonucunda Minger Adası her geçen gün felakete biraz daha sürüklenir. Veba Geceleri, küçük bir adadaki farklı kültürlerin, ölüm korkusunun, aşkın ve geleneklerin birbirleriyle çatışmasını salgın ekseninde inceleyen bir romandır.

5 Yıllık Kapsamlı Bir Çalışmanın Sonucu: Veba Geceleri
Orhan Pamuk, Veba Geceleri romanı için yaklaşık 5 yıl süren hummalı bir çalışma yaptığını, romanın fikri üstünde yaklaşık 40 yıldır düşündüğünü ifade eder. Veba salgınını konu alan bir roman yazmaya başladığında, çevresindeki kişiler Orhan Pamuk’a bu tip salgınların geçmişte kaldığını söyler. Orhan Pamuk ise bu yorumları, romanında işlediği unsurların güncel hayatla ilişkili olduğunu söyleyerek cevaplar. Romanı yazmaya başlamadan önce çok sayıda kitap okuduğunu ve araştırma yaptığını belirten yazar, kitaba başlamasının üçüncü yılında tüm dünyada patlak veren koronavirüs salgınının da kendisi için oldukça şaşırtıcı olduğunu belirtir.

Salgın nedeniyle acılar içinde ölme korkusu hissetmeye başladığını ve süreç içinde bu korkuyla baş etmeyi de öğrendiğini söyleyen Orhan Pamuk, Sessiz Ev adlı eserindeki Faruk karakterinin yaptığı araştırmaların da Veba Geceleri’nde önemli bir rol oynadığını vurgular. Siz de Orhan Pamuk’un salgının toplum ve özellikle çocuklar üzerindeki etkilerini irdelediği romanı Veba Geceleri’ni en kısa sürede kütüphanenize ekleyebilir, kendinizi sürükleyici ve etkileyici bir okuma deneyiminin içinde bulabilirsiniz.