Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Hastamın Öğretmeni - Dr. Salim Çelebi

Hastamın Öğretmeni

 

1 - İDEALLER YAŞLANMAZ

Ferihan Hanımla ilk karşılaştığımız günü hatırlayamıyorum. Hatırlayamam; çünkü o da her gün muayene ettiğim onlarca hastadan biriydi. Fakat Ferihan Hanım, ilk kez 1986 yılında, hastalanan annesini muayene etmem için evlerine davet edildiğimde tanıştığımızı söylüyor.

Öğretmen ve doktorum; edebiyat tarihçisi değilim. Edebiyat Tarihçisi olmak gibi bir niyetim de yok. Ama edebiyatçılarımızın o ilginç yaşantılarından seçilen hoş kesitler herkesçe okunmalı. Yazılanların bir kısmına zaten internetten erişebilmek mümkün, fakat bazıları ilk kez KÖŞEKTAŞ KÖYÜ BİLGİSUNUM SAYFASINDA yayınlanacak. Bu nedenle okuyacaklarınız ve köyümüz bilgi sunum sayfası, gelecekte, edebiyat tarihçileri için bir kaynak olarak gösterilebilir.

Birkaç ay süren birkaç sürgün dönemini saymazsak, tam 27 yıl hekimlik yaptım Dikilide. Dile kolay, bir insan ömrünün üçte biri! İlk geldiğim 1983 yılında nüfusu 8000 iken, bugünkü nüfusu 18000. (Yaz nüfusu ise 200.000 den fazla.) Biz yaşlandık, Dikili büyüdü. Biz yaşlanmaya Dikili de büyümeye devam edecek.

Emekli Öğretmen Ferihan Hanım ve eşi Emekli Albay Hamit Arcan, Dikilinin Cumhuriyet Mahallesinde mütevazı bir evde otururlardı. Dubleks binanın iki girişi olmasına rağmen, balkona bitişik olan kapı daha çok kullanılırdı. Nasıl kullanılmasın, diğer kapının önünde, bazen üstü naylonla örtülü bazen de görülebilen, sökülmüş motosiklet parçaları vardı ve geçişi engelliyordu.

Hamit Albay, ikinci dünya savaşında kullanılmış olan,1937 model Rus malı motosikleti, 1948 yılında satın almış, yıllarca kullanmış ve Dikiliye de 1976 yılında sepetli bu motosikletle gelmişti. Yıllar sonra, motosikletin tüm parçalarını sökmüş, çürüyen veya yeterince görev yapmayan parçalarını değiştirmek istiyordu. Tek bir ideali vardı: Motosikleti onarıp çalışır duruma getirdikten sonra, üzerine atlayarak İstanbul’a gitmek ve sergilemesi için Rahmi Koça teslim etmek. Edemedi, 2012 yılında 87 yaşında vefat etti Hamit Albay.

İlginç bir insandı: Otoriter, yufka yürekli, yardımsever…

22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 Talat Aydemir ayaklanmalarının öncüleri arasında yer alan ve daha sonra idam edilecek olan Binbaşı Fethi Gürcan’ı, yargılanması için uçağıyla Ankara’ya götürdüğünü acı çekerek anlatırdı.

Her subay gibi doğuda da görev yapmıştı: Erzurum Kandillide. “Ben, bir ilkim,” derdi Hamit Albay. “ Kandilli ’de görev yaparken, genelkurmaydan misafirler geldiğinde, tayyaremle Şıh Gölüne balık tutmaya giderdim. Anason spor balıksız olmuyor doktor…”


            
 

 

Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.