• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam638
Toplam Ziyaret862576
Köy Enstitüsü Anıları


Hasanoğlan Köy Enstitüsü bana, köyümle olan sevgi bağımı koparmadan, hayatı ve hümanizmi öğretti!

Musa Kâzım Yalım

Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim Tarihi‘ni karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor.
Mehmet Erbil

Musa Kâzım Yalım, 1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Köy Enstitülerini kapatmanın ve Türk Milli Eğitim tarihini karartmanın gerisinde olan güçleri hiç affedemiyor. Bu okullarımız sürseydi, eğitim kesintiye uğratılıp,  kapatılmasaydı ülkemiz bugünkü sıkıntıları yaşamayacak, yetiştirilen üretici ve yaratıcı insanlarla hem eğitim düzeyi artacak hem de her zorluğu yenmeyi başaracaktık. Kişilikli bir eğitimle, kendimize özgü bu sistemle, kişilikli kuşaklar yetişecek, el açmadan, bel bükmeden, kimselere yanaşmadan, ülkemiz kalkınma aşamalarını başaracaktı. Çok yazık ettiler, çok...

Okuldaki ilk günlerimi hiç unutamam. Babamla birlikte Hasanoğlan'a geldik. Annem yoktu. Okumak zorundaydım. Babamla beni misafirhaneye götürüp ağırladılar. Ablalar bana yol gösterdi, okulu tanıttı. O kadar hoşuma gitmişti ki, güzel yataklar, üç öğün yemek vardı. Ben bunları köyde bulamazdım, bulma olanağım da yoktu. Köyde nerdeyse ayağımda çarık bile yoktu diyebilirim. Bu ortam, bu yakınlık beni okula bağladı. Zaten başka çarem de yoktu. Ben okuyacaktım.

Babam beni bırakıp gitti. Benimle gelen dayımın oğlu daha sonra dayanamayıp okuldan ayrlıp köye döndü. Ben devam ettim. Mutluydum... Okulun çalışma düzeni, derslerde aldığım bilgiler beni buraya bağladı. Örneğin, kürenin hacmini ölçmek için öğretmenin sınıfta bir karpuzu ortadan kesip, çevresine ip dolaması, basit ölçüm yöntemini göstermesini hala unutamam.

Hele bağ çubuklarını dikip, numara verek, her öğrenciye bakım için yanlarına diktiği plakalarla bu çubukların bakımının yapılması anlatılamaz. 1000 kök bağ çubuğu vardı. Numaralara göre bağ çubukları tek tek incelenirdi.  Öğrenciler bu incelemelere göre notlar alır, çubuklardan hangi gübre ile ne kadar verim alınacağı kayıt altına alınırdı. Böylece bulunan kayıtlara göre çubukların verimi o gübre ile artırılırdı.

Tarım öğretmenimiz İzzet Palamar bu titizlik ve düzen içinde bizlere ciddi çalışmalar yaptırdı. Numaralara göre tek tek çubuklar incelenir, notlar ve öneriler hazırlanırdı. Her öğrenci titizlikle kendi bakımında olan asmaları izler, çalışmalarını yürütürdü.                             

Müzik eğilimi olan 80 kişi belilenerek, bir mandolin orkestrası oluşturuldu.  Müzik öğretmenimiz Mehmet Öztekin'di. Çalışmalar ilerleyince, oluşan bu orkestra ile konserler vermeye başladık. Orkestra elemanlarından biri de bendim. Konserde öğrendiğimiz çeşitli parçaları çaldık. Bizi dinleyenler arasında opera sanatçısı birisi de varmış, bizleri çok beğenmiş. Daha sonra bu sanatçı ile çok seslilik üzerine çokça konuşarak, tartışmalar yaptık. Çok sesli Türk müziği üzerinde ağırlıklı duruldu. Benim çok ilgimi çekiyordu. Sonraları bu sanatçının çok sesli Türk müziği çalışmaları oldu. Ne var ki, bazı tepkiler almaya başlayınca, çok sesli müzik çalışmalarından vazgeçtiğini öğrendik. O günlerde o tartışmaları sık sık anımsar, çok sesli müziğin yapılmasının gerektiğini hep düşünürdüm.

Söyleşi • Mehmet Erbil …2010-11-16

Şiirlerle Şenlendik - 37. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 37. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 37. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

27 Kasım 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 37 - Anadolu -II

1960'lı yıllara değin, genellikle; az, çorak ve yetersiz toprakta, sadece aileye yetecek kadar tarım yapıldığı için, kapalı bir toplum yapısı vardı Anadolu halkının. Günümüzde bile hâlâ dağ köylerinde aynı yapı devam etmektedir.

İhtiyaçlar, mübadele ile (değiş-tokuş) gideriliyordu: Üretilenle, üretilemeyenin değiştirilmesi. ( Çocukluğumda, 3 yumurta ile 250 gram helva; bir urup buğdayla, 1 kilo bisküvi; 250 gram yünle, 1 kilo zeytin alıyorduk...)

Nüfusun ezici çoğunluğu köylerde yaşıyordu, jandarma ve mültezim, korkulu rüyasıydı halkın. Ekonominin motor gücü zorunlu olarak devletti; sermaye belirli ellerde birikmemişti henüz; burjuva sınıfı gelişememişti. Temel üretim aracı "toprak" olduğu için; üretim ilişkisi de feodal düzeyde idi: Ağa-maraba ilişkisi.

Günümüzde, 12 Milyon işçi var ülkemizde. Bunların, sadece 1 Milyonu sendikalı. Niye? Niye sendikalı işçi sayısı bu kadar düşük? Burjuvazinin oluşamadığı bir ülkede, işçilerin yeterince örgütlenmesi beklenebilir mi? Sadece, sermayesi nedeniyle üretim araçlarına sahip bireyler burjuva sayılabilir mi?

Aradan 50 yıl geçmiş de olsa, köylerden büyük kentlere göçmüş de olsak, üretim biçimimiz değişmiş de olsa; sosyal ilişkilerimiz yeterince değişmedi henüz. İşte bu yüzden, evleneceğimiz kişiyi büyüklerimiz belirliyor; işte bu yüzden, apartmandaki dairemizde tavuk beslemeye çalışıyoruz...

Yazdıkları şiirlerde, Âşık Veysel'in sadık yâri ile Nâzımın anası aynı noktada; temel üretim aracında buluşur: Toprak. Her birimizin son adresi.

YALNAYAK

Kafamızda güneş

                     ateş

                         bir sarık.

Arık toprak

        çıplak ayaklarımıza çarık.

İhtiyar katırından

        daha ölü bir köylü

                            yanımızda,

yanımızda değil

                    yanan

                       kanımızda.

Omuz yamçısız

bilek kamçısız

atsız, arabasız

                jandarmasız,

ayı ini köyler

          balçık kasabalar

                          kel dağlar aştık,

İşte biz o diyarı böyle dolaştık!

Hasta öküzlerin

             yaşlı gözlerinde

dinledik taşlı tarlaların sesini.

Gördük ki vermiyor

             toprak altın başaklı nefesini

                     kara

                        sapanlara!

Rüyada gezer gibi gezmedik

                             Hayır,

bir çöplükten bir çöplüğe ulaştık.

İşte biz bu diyarı böyle dolaştık.

Biz

biliriz

     o memleket

                neye hasret çeker.

Bu hasret

       bir materyalist kafası kadar

                                              çizgileşmiştir,

bu hasrette

     madde var

                   madde!

 

Basık

     suratı asık

                evler

köstebek yolu sokakların üstünde

                        vermiş kafa kafaya.

Cin gözlü

     güvercin sözlü

               abani sarıklılar

dükkânlara bağdaşmış

Yarık

     tabanı çarıklılar

                  önlerinde.

Yarma

     bir jandarma

tarlada zina eden

                    bir çifti sürür.

Kahvede

     piri mugan dede

                sulanırken çırağa

"Lâhavle ve lâ" çekip derin derin

                               bu geçenlerin

                                   suratına tükürür.

İşte şu

ekşimiş uyku kokan çömlek gibi şehrin

kara sevdası değil öyle romantik,

                onun

                  ruhunun

                            iki kıvrak kelimelik

                                         hasreti var:

                                                 BUHAR

                                               ELEKTRİK!

 

Kör değilseniz eğer

                     görürsünüz ki

şu toprak yüzlü rençper

Kafkastan arta kalan

                   kalbur göğüslü oğlu

kel başlarında mültezimin

                               tırnakları oyulu,

                     kızıyla

                        karısıyla

                                  kağnısıyla

son karış toprağına sarılmak,

ölse de burda onlarla ölmek

                        burda

                             onlarla

                                  gömülmek

                                         istiyor.

 

Dağların tarlaların özlediği,

arzulu bir kadın gibi şehvetle gözlediği,

her tırnağında 1000 manda kuvveti

                                       demirleşen

         ve su çalkalar gibi toprağı eşen

                           ruhu buhar

                                makinalar!

 

Ey cam karınları

              sarı

                nargileler gibi horuldayan,

ey üç atlı yaylısının içinden

                               sağır

                                  burunsuz

                                          kör

                                            köylülere

Pierre Loti ahı çekip geçen

ağzı gemli

              eli

              kalemli

                   efendiler!

Tatlı maval dinlemekten gayrı usandık.

Artık

hepinizin kafasına

               şu

               daaaaaank

                               desin:

Köylünün toprağa hasreti var,

                         toprağın hasreti

                                       makinalar!

Musa Kâzım Yalım


MKY
Büngülgözden Sivri'ye Hayali Bakış

Musa Kâzım Yalım öğretmeni, ölümünün ikinci yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.

Cumhuriyet’in aydınlanma idealinin köylere uzanan yolculuğunda Köşektaş’ın payına yalnızca bir okul binası ya da bir müfredat düşmedi; o payın en canlı örneklerinden biri, ışığıyla köyümüzü aydınlatan Musa Kâzım Yalım’dı.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün disiplinini, üretkenliğini, sanatla iç içe geçmiş ruhunu ve sorgulayıcı aklını Köşektaş’ın günlük yaşamına taşıyan kişi oydu.

Musa Kâzım Yalım, öğrencileri için disiplinli ve mesafeli bir öğretmendi; öğretmen‑öğrenci çizgisini titizlikle korurdu. Öğrencisi olmayanlar içinse samimi, nüktedan, sohbeti derin bir ağabey, empati kurabilen bir arkadaştı. Farklı yüzlerinin ardında aynı inanç vardı: Bilginin, sanatın ve düşüncenin insanı özgürleştirdiği düşüncesi.

Onun varlığı öğretmenlikle sınırlı değildi. Karşılaştığı herkese okumanın heyecanını, yazmanın özgürleştirici yanını ve merakın insanı canlı tutan gücünü aşılamaya çalıştı. Kim olursa olsun bir kimsenin eline aldığı her kitabı bir nesne değil, bir kapı, bir ihtimal olarak görürdü.

Köşektaş’ın peyzajını yalnızca bilen biri değildi; onu yaşayan, hisseden ve anlamlandıran bir tanıktı. Harman yerinin rüzgârını, kavakların gölgesini, Kırlangıç Tepesi’nden açılan geniş ufku, akşamüstlerinin ağırlaşan sessizliğini, göksel ışınların tepelere yansıyan parıltısını içerden duyardı. Bu duyusal zenginliği yalnızca sözle değil, fırçasıyla da kayda geçirirdi. Köyün ışığını, renklerini, tepelerini ve kıvrımlarını tuvalde yeniden kurar; yalnızca gördüklerini değil, hissettiklerini de resmederdi. Bu yüzden onun anlattığı Köşektaş, dışarıdan görülen bir köy değil; içeriden hissedilen, kültürel ve duygusal katmanlarıyla yaşayan bir dokuydu.

Bu dokunun en güçlü parçalarından biri de müzikti. Musa Kâzım Yalım’ın ut çalması ve şarkı söylemesi, onu kültürel dokunun sıradan bir parçası olmaktan çıkarır; köyün estetik ritmini belirleyen bir figür hâline getirirdi. Müzik, Köşektaş’ta yalnızca bir eğlence değil; duyguları düzenleyen, toplumsal bağı güçlendiren bir ortak deneyimdi. Udu eline alışındaki zarafet, sesinin mekânda dolaşımı, seçtiği ezgilerin topluluğun ritmini belirleyişi bunun en somut örnekleriydi.

Köşektaş’ta herkesin onunla ilgili bir anısı vardır. Kimi onu utuyla hatırlar, kimi kütüphanesinin kapısını aralayıp Tolstoy’la, Balzac’la, Nazım’la ilk kez tanıştığı anı… Kimi de 1960’ların ve 1970’lerin tartışma dolu yaz akşamlarını. Harman yerinde, kavakların altında gençlerin halka olup “sömürü”, “emek”, “kapitalizm”, “hümanizm” gibi kavramları ondan dinlediği günleri. Bu tartışmalar bir ideolojinin değil, bir vicdanın sesiydi. Musa Kâzım Yalım öğretmen, köyün çelişkilerini, emeğin karşılıksız kalışını, köylünün hor görülüşünü konuşmaktan çekinmezdi. Bu yüzden gençler, 68’in rüzgârında yönlerini bulmak için ona bakardı.

Ankara’daki mütevazı yaşamında da değişmedi. Kasketinin altından bakan gözleri hâlâ merakla doluydu; udu eline aldığında parmakları hâlâ gençliğindeki gibi kıvraktı. Müzikli sohbetlerinde kısa bir taksimden sonra sorduğu “Türkü mü istersiniz, şarkı mı?” sorusunda bile hayatla kurduğu o incelikli bağ hissedilirdi. Rönesans’tan Molière’e, Galileo’dan Shakespeare’e, Austin’den Woolf’a uzanan geniş bir kültür dünyası taşırdı içinde. Bilimin önemini anlatırken sesi toklaşır, Atatürk’ün aydınlanma idealinden söz ederken gözleri parlar, “Zaman boş oturma zamanı değil. Herkesin kalkıp bir şeyler yapması gerekiyor.” derdi. Bu söz, onu tanıyanlar için bir öğüt değil, bir çağrıydı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında Musa Kâzım Yalım yalnızca bir öğretmen değil; bir köyün kültürel belleğini yoğuran, gençlerin ufkunu açan, sanatla düşünceyi birleştiren bir Cumhuriyet aydını olarak duruyor karşımızda. Köyün ritmini duyan bir müzisyen, peyzajı dönüştüren bir göz, okuma‑yazma kültürünü köyün damarlarına işleyen bir rehberdi. Bıraktığı iz, kendi ömrünü aşan bir iz oldu; okunan her kitapta, tartışılan her fikirde, köyün değişen her taşında hâlâ görünür.

İyi ki vardı. Işığı hâlâ bu hikâyenin içinde dolaşıyor. Köşektaş’ın hikâyesi onunla daha geniş, daha derin, daha insanca bir hâl aldı.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bilgi: Musa Kâzım Yalım öğretmenin ölümünün ikinci yılı dolayısıyla hazırladığımız bu metni, nisan ayı sonunda yaşayacağınız yoğunluk nedeniyle, 26 Nisan’daki ölüm yıldönümünden yaklaşık iki hafta önce paylaşıyoruz.