• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam101
Toplam Ziyaret900797
Frankenstein
"Frankenstein"ı okumak için bilinmesi gereken her şey.

Videoyu rahat izlemek ve videodaki altyazıyı rahat okumak için video ekranını büyültünüz! Videodaki Türkçe altyazıyı etkinleştirmek için ayarlar düğmesine tıkladıktan sonra gözükecek olan dil seçenek listesinden Türkçe'yi seçiniz.

"Mary Shelley" tarafından yazılan ve ilk kez 1818'de yayınlanan "Frankenstein" yaratılış, hırs ve Tanrı’yı oynamanın sonuçlarını araştıran klasik bir roman. Roman, alışılmışın dışında bir bilimsel deneyde garip ama duyarlı bir yaratık yaratan genç bilim insanı Victor Frankenstein'ı konu alıyor. Roman, bilimsel gelişmelerin ahlaki ve etik sonuçlarını araştırıyor ve insan ile canavar arasındaki sınırları sorguluyor.

"Frankenstein", Robert Walton adlı bir Arktik kaşifin mektupları aracılığıyla sunulan, anlatı içinde anlatı olarak ortaya çıkıyor. Walton, trajik hikayesini paylaşan Victor Frankenstein'la karşılaşıyor.

Zeki ama hırslı bir bilim insanı olan Victor, bir deney yoluyla vücut parçalarını bir araya getirip canlandırarak bir yaratık yaratıyor. Ancak, yarattığı yaratığın görünümünden dehşete düşen Victor, onu terk ediyor. Reddedilen ve izole olan yaratık, kendi varlığıyla boğuşuyor ve sonunda intikam peşinde koşuyor.

Hikaye ilerledikçe Victor, eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Arkadaşlık arayan yaratık, zulüm ve ötelenmeyle karşılaşıyor ve insanlığa olan kırgınlığını körüklüyor, Victor'un yakınlarının ölümüne yol açan bir dizi trajik olay meydana geliyor.

Roman bilimsel sorumluluk, bilgi arayışı ve yaratılışın ahlaki sonuçları konularını ele alıyor. Toplumsal normlara meydan okuyor ve yaratıcı ile yaratım arasındaki karmaşık ilişkiyi araştırıyor. "Frankenstein", bilimsel yeniliğin etik sınırları ve toplumsal reddedilmenin bireyin üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye teşvik ediyor.

Yaratığın ahlaki gelişimi ana tema haline geliyor. Doğası gereği mi kötü niyetli, yoksa kötü niyetliliği toplumsal reddedilmeden mi kaynaklanıyor? Shelley, kendi zamanında yaygın olan determinist görüşlere meydan okuyarak, çevrenin ve beslenmenin bireyin karakteri üzerindeki etkisine ilişkin soruları gündeme getiriyor.

Hem Victor hem de yaratık derin bir izolasyon yaşıyor. Victor bilimsel çabalarını sürdürmek için kendini izole ediyor ve bu durum onun fiziksel ve duygusal açıdan gerilemesine yol açıyor. Toplum tarafından ötelenen ve izole olan yaratık şiddete yöneliyor. Shelley, izolasyonun umutsuzluğa ve düşmanlığa yol açtığını öne sürüyor.

Yaratığın görünümü ve toplumun onu ötelemesi Shelley'nin bilinmeyene ya da 'öteki'ne duyulan korku hakkındaki yorumunu yansıtıyor. Roman, okuyucuları önyargının sonuçlarını ve dış görünüşe göre yargılamanın sonuçlarını düşünmeye davet ediyor.

Walton'un mektupları ve Victor'un anlatımı dahil olmak üzere birden fazla anlatının kullanılması hikaye anlatımına katmanlar katıyor. Olaylara farklı bakış açılarına olanak tanıyor, öznelliği ve tekil anlatıların güvenilmezliğini vurguluyor.

"Frankenstein", bilimsel gelişmelerdeki etik ikilemleri keşfetmesi ve insanlığın durumu hakkında gündeme getirdiği kalıcı sorular nedeniyle güncelliğini koruyor. Shelley'nin çalışması, okuyucularda yankı uyandırmaya devam eden, bilimsel ve ahlaki seçimlerin sonuçları üzerine eleştirel düşünmeye davet eden, uyarıcı bir hikaye görevi görüyor.

Britannica l English Literature

Şiirlerle Şenlendik - 37. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 37. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 37. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

27 Kasım 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 37 - Anadolu -II

1960'lı yıllara değin, genellikle; az, çorak ve yetersiz toprakta, sadece aileye yetecek kadar tarım yapıldığı için, kapalı bir toplum yapısı vardı Anadolu halkının. Günümüzde bile hâlâ dağ köylerinde aynı yapı devam etmektedir.

İhtiyaçlar, mübadele ile (değiş-tokuş) gideriliyordu: Üretilenle, üretilemeyenin değiştirilmesi. ( Çocukluğumda, 3 yumurta ile 250 gram helva; bir urup buğdayla, 1 kilo bisküvi; 250 gram yünle, 1 kilo zeytin alıyorduk...)

Nüfusun ezici çoğunluğu köylerde yaşıyordu, jandarma ve mültezim, korkulu rüyasıydı halkın. Ekonominin motor gücü zorunlu olarak devletti; sermaye belirli ellerde birikmemişti henüz; burjuva sınıfı gelişememişti. Temel üretim aracı "toprak" olduğu için; üretim ilişkisi de feodal düzeyde idi: Ağa-maraba ilişkisi.

Günümüzde, 12 Milyon işçi var ülkemizde. Bunların, sadece 1 Milyonu sendikalı. Niye? Niye sendikalı işçi sayısı bu kadar düşük? Burjuvazinin oluşamadığı bir ülkede, işçilerin yeterince örgütlenmesi beklenebilir mi? Sadece, sermayesi nedeniyle üretim araçlarına sahip bireyler burjuva sayılabilir mi?

Aradan 50 yıl geçmiş de olsa, köylerden büyük kentlere göçmüş de olsak, üretim biçimimiz değişmiş de olsa; sosyal ilişkilerimiz yeterince değişmedi henüz. İşte bu yüzden, evleneceğimiz kişiyi büyüklerimiz belirliyor; işte bu yüzden, apartmandaki dairemizde tavuk beslemeye çalışıyoruz...

Yazdıkları şiirlerde, Âşık Veysel'in sadık yâri ile Nâzımın anası aynı noktada; temel üretim aracında buluşur: Toprak. Her birimizin son adresi.

YALNAYAK

Kafamızda güneş

                     ateş

                         bir sarık.

Arık toprak

        çıplak ayaklarımıza çarık.

İhtiyar katırından

        daha ölü bir köylü

                            yanımızda,

yanımızda değil

                    yanan

                       kanımızda.

Omuz yamçısız

bilek kamçısız

atsız, arabasız

                jandarmasız,

ayı ini köyler

          balçık kasabalar

                          kel dağlar aştık,

İşte biz o diyarı böyle dolaştık!

Hasta öküzlerin

             yaşlı gözlerinde

dinledik taşlı tarlaların sesini.

Gördük ki vermiyor

             toprak altın başaklı nefesini

                     kara

                        sapanlara!

Rüyada gezer gibi gezmedik

                             Hayır,

bir çöplükten bir çöplüğe ulaştık.

İşte biz bu diyarı böyle dolaştık.

Biz

biliriz

     o memleket

                neye hasret çeker.

Bu hasret

       bir materyalist kafası kadar

                                              çizgileşmiştir,

bu hasrette

     madde var

                   madde!

 

Basık

     suratı asık

                evler

köstebek yolu sokakların üstünde

                        vermiş kafa kafaya.

Cin gözlü

     güvercin sözlü

               abani sarıklılar

dükkânlara bağdaşmış

Yarık

     tabanı çarıklılar

                  önlerinde.

Yarma

     bir jandarma

tarlada zina eden

                    bir çifti sürür.

Kahvede

     piri mugan dede

                sulanırken çırağa

"Lâhavle ve lâ" çekip derin derin

                               bu geçenlerin

                                   suratına tükürür.

İşte şu

ekşimiş uyku kokan çömlek gibi şehrin

kara sevdası değil öyle romantik,

                onun

                  ruhunun

                            iki kıvrak kelimelik

                                         hasreti var:

                                                 BUHAR

                                               ELEKTRİK!

 

Kör değilseniz eğer

                     görürsünüz ki

şu toprak yüzlü rençper

Kafkastan arta kalan

                   kalbur göğüslü oğlu

kel başlarında mültezimin

                               tırnakları oyulu,

                     kızıyla

                        karısıyla

                                  kağnısıyla

son karış toprağına sarılmak,

ölse de burda onlarla ölmek

                        burda

                             onlarla

                                  gömülmek

                                         istiyor.

 

Dağların tarlaların özlediği,

arzulu bir kadın gibi şehvetle gözlediği,

her tırnağında 1000 manda kuvveti

                                       demirleşen

         ve su çalkalar gibi toprağı eşen

                           ruhu buhar

                                makinalar!

 

Ey cam karınları

              sarı

                nargileler gibi horuldayan,

ey üç atlı yaylısının içinden

                               sağır

                                  burunsuz

                                          kör

                                            köylülere

Pierre Loti ahı çekip geçen

ağzı gemli

              eli

              kalemli

                   efendiler!

Tatlı maval dinlemekten gayrı usandık.

Artık

hepinizin kafasına

               şu

               daaaaaank

                               desin:

Köylünün toprağa hasreti var,

                         toprağın hasreti

                                       makinalar!

Narcissus ve Goldmund


Mariabronn Manastırı

Narcissus ve Goldmund
Hermann Hesse

Alman yazar Hermann Hesse tarafından yazılmış olan "Narcissus ve Goldmund", iki zıt karakter aracılığıyla, insan doğasının ikiliğini araştıran felsefi bir roman.

Hikaye Orta Çağ Almanya'sında geçiyor ve zıt kişiliklere sahip iki arkadaşın etrafında dönüyor. Narcissos, manastırda kapalı, disiplin ve düzen dolu bir yaşamı seçen bir entelektüel, Goldmund ise dünyayı keşfetmek için manastırdan ayrılan, tutkulu ve meraklı, özgürlüğü seven bir birey.

Roman, ikisinin Mariabronn Manastırı'ndaki buluşmasıyla başlıyor, acemi bir keşiş olan Narcissus, Goldmund'u kanatları altına alıyor. Narcissus münzevi hayatından memnunken, Goldmund çok geçmeden manastırdan ayrılıyor, macera dolu bir yolculuğa çıkıyor.

Goldmund'un yolculuğu romantik, şehvetli ve zahmetli geçmesiyle dikkat çekiyor, sevinçleri, zorlukları, sevgiyi ve kaybı yaşıyor, sonunda hayatın kasvetli ve şehvetli yönlerini kucaklayabilen bir gezgin kimliğine kavuşuyor. Goldmund'un yolculuğu boyunca sürdüğü hayat, insan doğasının ikiliğini yansıtan keskin zıtlıkları içeriyor.

"Narcissus ve Goldmund" sadece iki arkadaşın hikayesini değil; derin felsefi ve psikolojik temaları da derinlemesine inceliyor. Roman, hayatın ikilemini araştırıyor: Apolloncu anlayış (düzen, disiplin ve zeka) Narcissos tarafından temsil ediliyor, Dionysosçu anlayış (aşk, merak ve tutku) Goldmund tarafından. Roman aynı zamanda, ruhsal ile fiziksel, bilinçli ile bilinçsiz, zihin ile beden, sonlu ile sonsuz arasındaki gerilimi de inceliyor.

Sonunda Goldmund, yıllarca dolaştıktan sonra, manastıra geri dönüyor ve orada ölüyor. Narcissus, zıt yaşam anlayışına sahip olmuş olmalarına rağmen, paylaştıkları derin bağın farkına varıyor ve Goldmund’u vakitsiz kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyor.

 
Hermann Hesse'nin "Narcissus ve Goldmund" adlı kitabının Türkçe, Almanca ve İngilizce PDF sürümleri burada:

Türkçe  DeutschEnglish
TıklaKlickeClick




Bilgi: Bu sütuna aktarılmış bilgiler, Britannica sayfası aracılığıyla edinilmiş bilgilerdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası