• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam418
Toplam Ziyaret847343
Kitap Tanıtım Köşesi


Savaş ve Barış
Lev Tolstoy

Savaş ve Barış, yalnızca bir roman değil; insanlığın savaş, barış, kader, özgür irade ve aşk karşısındaki hâllerini dev bir panoramada anlatan bir yaşam destanı. Tolstoy, Napolyon’un Rusya’yı işgali döneminde geçen bu büyük anlatıda hem bireylerin iç dünyasını hem de toplumun tarihsel dönüşümünü işler.

Roman, dört soylu Rus ailesinin –Bolkonksiler, Rostovlar, Bezuhovlar ve Kuraginler– hayatları üzerinden ilerler. Bu ailelerin bireyleri, savaşın gölgesinde kendi iç çatışmalarıyla, tutkularıyla, hayal kırıklıklarıyla ve umutlarıyla yüzleşir.

Ana Karakterler ve Temalar

  • Pierre Bezuhov, dev bir servetin mirasçısı olduktan sonra hayatın anlamını, ahlaki doğruluğu ve kişisel özgürlüğü arayan bir düşünce yolcusudur.
  • Prens Andrey Bolkonski, savaşın yüceliğine inanan, ancak savaşın gerçek yüzüyle karşılaştıkça hayal kırıklığına uğrayan bir idealisttir.
  • Nataşa Rostova, gençliğin coşkusunu, aşkın dönüşümünü ve insan ruhunun kırılganlığını temsil eder.

Tolstoy, bu karakterlerin iç dünyalarını öyle derinlikli işler ki, roman yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkar; insan ruhunun en ince kıvrımlarına uzanan bir psikolojik incelemeye dönüşür.

Savaşın ve Tarihin Doğası

Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Tolstoy’un tarihe bakışıdır. Büyük liderlerin, generallerin ve imparatorların tarihin akışını belirlediği fikrine karşı çıkar; tarihin, milyonlarca insanın küçük kararlarıyla şekillendiğini savunur. Bu bakış, romanın savaş sahnelerinde güçlü bir şekilde hissedilir.

Barışın Sessizliği ve Günlük Hayat

Savaşın yıkıcılığına karşılık, romanın barış bölümleri insan ilişkilerinin sıcaklığını, aile bağlarını, dostluğu ve sıradan hayatın güzelliğini öne çıkarır. Tolstoy, savaşın gürültüsü ile barışın dinginliği arasında büyük bir karşıtlık kurar.

Aşk, Kayıp ve Yeniden Doğuş

Karakterlerin yaşadığı aşklar, hayal kırıklıkları ve yeniden ayağa kalkışlar, romanın duygusal omurgasını oluşturur. Tolstoy, insanın değişme kapasitesine, acıdan sonra bile yeniden umut bulabilmesine büyük bir inançla yaklaşır.

Bilgi: İngilizce kaynaklarda vurgulanan ana temalarını ve olay örgüsünü temel alan, Türkçe özettir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Savaş ve Barış l Lev Tolstoy l PDF Sürümü

Şiirlerle Şenlendik - 25. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 25. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 25. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

22 Mayıs 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 25 - İstek ve Gerçek

Ne çok insanlar öldürdük, ne çok beyinler yok ettik: Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok… Düşüncelerini yok edebildik mi? Yok edebilir miyiz?

Öldürtülen en değerli insanlardan biri de Sabahattin Alidir. Şiirleri, öyküleri, romanları, derlemeleri ve çevirileri bulunan; güzel insan Sabahattin Ali.

1928 yılında devlet bursuyla gittiği Almanya’dan, 1930 yılında yurda döndü. Kısa sürelerle çalıştı devlette. Yabancı dil bilenin mumla arandığı 1930’lu-1940’lı yıllarda; düşüncesinden dolayı, devlet, kurumlarında çalıştırmak istemedi O’nu. Sakıncalı gördü, açlığa mahkûm etti.

Bulgaristan’da çok tanınan ve eserleri okullarda okutulan bu büyük öykü ve roman yazarımızı, biz kendi okullarımızda okuyamadık, tanıyamadık… Vicdansızlık değil de nedir bu?

Sabahattin Ali; ordudan atılmış, yurt dışına adam kaçırmayı meslek edinmiş, istihbarat elemanı olduğu da söylenen Ali Ertekin tarafından katledildi. Cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde, Bulgaristan sınırındaki ormanlık bir alanda, kafası sopayla ezilmiş halde bulundu. Bir ağaç altında…

Cumartesi Anneleri, 16 Mayıs 2015 Cumartesi günü, Galatasaray
Lisesi önünde yaptıkları oturma eylemini 67 yıl önce katledilen
aydın yazar Sabahattin Ali'ye atfetti.
Fotograf: kosektas.net
Çaresiz bir insanın çığlığıdır, Sabahattin Ali’nin “istek” adlı aşağıdaki şiiri: İsyan ve dilek ve son…

İSTEK

Yanıyor beynimin kanı
Bilmem nerelere gitsem?
İçime sığmayan canı
Hangi rüzgâra eş etsem?
 
Akşam sular karardı mı
Bir dağa versem ardımı,
İçimi yakan derdimi
Sağır göklere anlatsam...

İçiliversem dem gibi
Kırılıversem cam gibi,
Şamdanda yanan mum gibi
Sabahı görmeden bitsem...
 
Bir yüce ormana dalıp
Ya bir dağ başına gelip,
Beni yaradanı bulup
Malını başına atsam...
 
Görünmez kollar boynumda
Yârin hayali koynumda,
Sıcak bir kurşun beynimde
Bir ağaç dibinde yatsam...       
   


Bağlar Bellenirken

Bağlar Bellenirken

Hüseyin Seyfi

Bu tadımlık, bir köy baharının kokusunu, pınar suyunun serinliğini ve göçle sessizliğe gömülen bağların hüznünü taşıyan bir hatıra defteri gibi. Çocukluğun masum sesleriyle emek dolu günlerin izleri iç içe geçiyor; ibibik kuşunun masalından zerdali ağacının gölgesine, türkülerin yankısından boşalan kırların yalnızlığına uzanan bir yolculuk sunuyor.

Geçmişin sıcaklığını, kaybolan bir dünyanın sızısını ve insanın toprakla kurduğu derin bağı zarif bir dille hatırlatan bu anlatı, okuyanı hem kendi belleğine hem de zamanın sessiz değişimine davet ediyor.

kosektas.net

Bahar mevsimi de olsa, tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden. Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide, susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardaldır hatırlayabildiklerim. Hepsi de bahar kokusu salardı çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “ hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi; Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük,hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da bir bostan veremez yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya, adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir bu.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da yapardı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. El feneri ile çıkılırdı dışarı. O yıllar köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını. Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve ağıtları.

Yârimi sarmışlar allı kilime
Ne gelirse onu derim dilime
Gelsem bile ne geliyor elimden
Üç aylarda dolu vurdu gülüme…

Testi alıp ben ineyim çeşmeye
Sahip ister sarı celep koşmaya
Ölüm ona hak mı idi bibisi
Yaşı on beş kara yere düşmeye...

Gelmedi yârim kaldım kuşlukta
Lacivert şapkası yârin başında
Size diyom size, karıyla koca
El bizi neylesin kendi işinde...

Ayrı olay ve kişilere ait bu dörtlüklerin her biri ortalama yetmiş yıldan fazla bir geçmişe sahip. Kaynak, anam Latife SEYFİ.

Hüseyin SEYFİ