Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam42
Toplam Ziyaret616002
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Şiirlerle Şenlendik - 24 Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 24. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 24. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

14 Mayıs 2015, Perşembe

Şiirlerle Şenlendik, 24 - Yorumsuz

 

I

Yaprağını dökmeyen zeytin ağacı. 

Çıplağım, üşüyorum

kıvrılmış kalmışım kaldırım kenarında

Soludukça soluklarım donuyor

saçlarım uyanıyor

kirpiklerim yıkılıyor yerlere

düşteyim şimdi…

II

Bir ateş yakıyorum:  

Yalımları yüzlerimi yalıyor 

kıvranan dilleriyle,

ateşlerin en güzeli

közleri ve külleriyle.

Sonra bir kadın.

Saçları bulut, yüzleri Güneş,

gelip karşımda duruyor

İçimde buzlar eriyor!

doya doya uyuyorum.      

III 

Uyanıyorum: 

Mermer serinliğinde bir seher! 

Yapraklar ıslak

topraklar ıslak,                    

ellerim cebimde

çaldığım ıslık... 

Arkadaş ayartan      

meydan okuyan,   

yalnızlığı şakıyan

gagası kınalı bir kuş       

ötüyor çalı dalında. 

Köpekler kendi halinde

kediler kuşkulu...  

sele veririm,

Buram buram buğulu

burcu burcu kokulu;

nar gibi kızarmış ekmek

en büyük sevda sensin.

İki yudum su

bir lokmana denk değil,     

renginden gayrısı renk değil:

Açlıktan kıvranırken,    

kazınırken karnım şimdi. 

V

Ahh!

Şu fırında çırak olsam:

Sıcağa yakın

soğuğa ırak olsam

Isınsam bir.

VI      

Bin babalı bir bebeyim abiler,

yetimlerin yetimiyim yaralı.

Ak bir kundağa sarılı

cami kapısında bulunmuşum;

ezan sesiyle ağlayan benim

günde beş vakit.

VII

Adıma piç derler: 

Başımı yere 

eğer ölürüm,      

her gün bin kere          

doğar ölürüm;

yaşayamam abiler!         

Benim gibi bebeler  

nazar boncuğu bilmez:  

Göz değse de

söz değse de!

VIII

Annesiz, ninnisiz uydum,   

çam beşikte belenmeden büyüdüm, 

çocuk olamadım abiler! 

Oynayacak oyuncak

bulamadım abiler:    

Çember çeviremedim

uçurtma uçuramadım,

kanadı kırılmış kanar kuşumun:

Bir yanı yaralı

bir yanı yarım! 

IX

Ay doğmuş anam;

şavkı suda 

gün uykuda, sen nerdesin?

Ayva kokan sandığın nerde?

Nerde duvağın telin?

Ne kız oldun, ne gelin!

Dünya düzünde

beni dizinde

uyutamadın,

güzel günlere büyütemedin.

Gün değdi

kavruluverdim,

yel esti

savruluverdim;

kurumuş yaprağım yerlerde şimdi!

Dalım kimdi, ağacım kimdi

unutmuşum uğrun uğrun uzakta!

X

 

Öyle bir yalnızım

öyle bir yalnızım ki

içim irkiliyor inceden.

Kan damlıyor goncadan

yaprak ürperiyor, üşüyor özüm.

XI

İki gözüm,

pınar sana, eş sana.

Ağla arkadaş mızıkam:

Sızılı sesinle ağla,

ağrılardan, acılardan

süzülü sesinle ağla.

Ben anamdan meme değil 

senden hüznü emdim geldim.

XII

Bayram gelmiş bayramlığım yok benim!

Dünya bana düğün değil,

horoz şekerleri şirin değil

havai fişekler şen değil…

Hacıyatmaz balonlar

süslenmiş salonlar

süslenmiş alanlar…

Ben sevinmeyince

bayram günü, gün değil.

XIII

Kuzu benim korkağım

karacayım, ürkeğim.

Atlarım uçurumdan

avcıdan korkup;

polisten, yargıçtan

savcıdan korkup

ele veririm kendimi.

Yele veririm

sele veririm,

yıkarım bendimi

çıkarım bir yere.

XIV

Orası köprü altında yatmaktır.

Barbut atmaktır

çöplükte çöplenmektir

poliste coplanmaktır;

kelepçe izidir

kilit sesidir

sübyan koğuşudur.

Duvarına yaslandığım,

ter döktüğüm demirine

sözüm ona uslandığım;

delilleri göre göre…

XV

N’olur bir kere

benim de görüşmecim gelse!

Bir yudum su

bir tadım tuz

bir lokma ekmek getirse!

mektup yazanım olsa,

selam salanım

selam alanım…

XVI

Ben bir bala bülbülüm,

kafeslere gerek yok

uçamam ki abiler!

Erken kırılmış dalım

kurumuş tomurcuğum

açamam ki abiler!

Acıdan uğunurum

yanarım göğünürüm,

tüterim duman duman

öterim garip garip:

Gurbette sılam için.

XVII

Bir gemi gelse,

beni limandan alsa

götürse Güneşine güneyin.

Kırmızı karpuz yarsam orda…

Muz koparsam sarı sarı dalından

nar çatlatsam daneleri dağılsa,

içimin hüznü sağılsa.

Yele verip yelkenimi

Akdeniz’in mavisinde arınsam.

Gökyüzünü yorgan edip sarınsam;

doğsam yeniden

yıldız yıldız sevdalı.

Not-1 İlk kez internette yayınlanan Ozan Telli’nin bu güzel şiiri, “Sanat Emeği” adlı aylık sanat-kültür dergisinin, Ağustos 1979 tarihli 18. Sayısından alınmıştır.

Not-2 Şiirde hiçbir noktalama işareti yoktur; noktalama işaretleri tarafımca düzenlenmiştir.
 


Yorumlar - Yorum Yaz
Kitap Tanıtım Köşesi


Meçhul Bir Kadının Mektubu

Stefan Zweig

Zweig’ın eserlerinde geriye bakış ve hâtıralar önemli yer tutar. “Meçhul Bir Kadının Mektubu” belli-belirsiz hatıralar yumağıdır. Hikâye, Zweig’ın ruh tahlillerinin çok başarılı bir örneğini teşkil eder. Bir erkek olarak seven bir kadının ruh dünyasına nüfuz etmiş, empati yaparak duyguları bir kadın gözüyle gayet açık ve değişik bakış açılarından başarıyla yansıtmıştır. Eser akıcı bir dille yazılmış olup, sürükleyici bir hikâyedir. Zweig’ın psikolog yanını belirgin biçimde yansıtmaktadır.

Ben mektubu okudukça kadına kızdım, sevdiği adamı ya da öyle olduğunu düşündüğü adamı bu kadar yüceltsin. Meçhul Bir Kadına Mektuplar Şiiri - Ahmet Altan: Hani şu 'Meçhul Bir Kadından Mektuplar' isimli şaheserini. İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz. O, her kadının içinde saklı olan 'meçhul bir kadın' olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.


Oldukça çalışkan bir yazar olan Zweig'ın düzyazı çalışmaları ve roman benzeri biyografileri (Joseph Fouché, Marie Antoinette) hâlâ türünün önemli örnekleri arasında kabul edilir. Zweig'ın eserleri arasında özellikle psikolojik tahliller içeren hikaye ve romanlar ile tarihî kişiliklerin hayat hikayeleri ağırlık taşır. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Başta "Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski" olmak üzere, Ferdinand Magellan, Lev Tolstoy, Fyodor Dostoyevsky, Napoléon Bonaparte, Georg Friedrich Händel, Joseph Fouché'den Marie Antoinette'e kadar tarihî şahsiyetlerin hayatları ve rûh hâlleri, son derece öznel olarak kişiselleştirilmiş öykülerle betimlenmiştir.

Zweig'ın eserlerinin en belirgin ortak özelliği, "trajedi", "drama", "melankoli" ve "teslimiyet" mefhumlarını irdelemesidir. Zweig'ın neredeyse tüm eserleri trajik bir teslimiyetle sonuçlanır. Kahramanın kendi mutluluğuna ulaşması dış ve iç koşullar tarafından engellenir, ki bu hemen elde edilebilir gibi görünür, bu da her şeyi daha trajik hale getirir. Bu özellik, özellikle Zweig'ın tek mükemmel romanı olan kalbin sabırsızlığında belirgindir.

Balzac gibi büyük rol modellerinden esinlenen ve Viyana Okulu'nun anlatı geleneğini takip eden ve saplantılı bir tutku hikâyesi anlatan "Der Amokläufer"de, ana karakter hayatlarının geleneksel düzeninden türetilen şeytani bir zorlamaya maruz kalır. Sigmund Freud'un etkisi burada açıkça görülmektedir.

Zweig'ın en tanınmış eseri olan "Schachnovelle/ Satranç"da da "burjuva" insan, yabancılaşmış dünyanın acımasızlığına ile mücadele eder. Kaba açgözlülükle hareket eden havalı, hesapçı, robot benzeri bir dünya satranç şampiyonu, Nasyonal Sosyalistler tarafından hücre hapsinde tutulan bir adama karşı oynar. İnsan bir yandan insanlık dışı bir sistemle (faşizm) karşı karşıya kalırken, diğer yandan Zweig mahkumun acısını dış dünyayla temas imkanı olmadan anlatır. Zweig, eserlerinde ve gerçek hayatında, edebiyatçının her türlü siyasi görevi reddetmesi gerektiğini savunacak kadar ileri bir pasifizmi savunur. Bu politik tavrı, onu özellikle Heinrich Mann ve Ernst Weiss gibi sürgündeki diğer Alman yazarlar ile PEN Kulübü'nden ayırdı.

Stefan Zweig, muhtemel bir savaşı ve Avrupa'da hüküm süren "aşırı milliyetçilik" tehlikesini önlemenin tek yolu olarak tüm Avrupa'nın "Avrupalılık" idealinde uzlaşmaşılmasında görüyordu. Onun uluslar üstü Avrupa birleşme modeli, uluslarüstü Habsburg monarşisinin hümanist evrenselciliği anlamında özellikle anti-politik ve anti-ekonomik boyuta sahiptir. Zweig'ın "monarşi"ye yakın bir düzeni savunması, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından eleştirildi. Joseph Roth ve James Joyce gibi Zweig da, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa dönemini, Prusya-Kuzey Almanya'nın uzlaşmaz dünya görüşünün karşıt kutbu olarak kabul etti ve toplumları birarada tutabilen ve dengeleyen monarşinin "Yaşat, kî yaşayasın!" ilkesini savundu.

Vikipedi; Özgür Ansiklopedi