• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam160
Toplam Ziyaret857389
Eşref Çelik


Eşref Çelik
Celalettin Ölgün

Bu tanıtım metni, bir insanın hikâyesinden çok daha fazlası: Bir köyün mizah anlayışını, dayanışmasını, kırgınlıklarını ve neşesini taşıyan bir belleğin kapısını aralıyor. Eşref amca, kendi kusurlarını bile gülerek anlatabilen, insanın içini ısıtan o eski zaman karakterlerinden biri olarak hâlâ yaşamaya devam ediyor.

kosektas.net


Eşref, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı. Ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik ve evlere su onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Daha delikanlılığa yeni girdiği yıllarda; dilenmek için mi, herhangi bir şey satmak için mi, her ne amaçla gelmişlerse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnazmış; delikanlıları hoş sözlerle, boş vaatlerle kandırıp yoluyormuş. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyormuş:

“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur.”

diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine… Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!

Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu “cücülemekte”. O gece tilkiler birçoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”

Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıydı. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir, onlara yardımcı olurdu. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip:

“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çingene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlamış.

Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,

Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır yatarık.” demiş.


Eşref: Eşref Çelik. Ölümü: 7 Nisan 2018.
Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Celalettin ÖLGÜN

Şiirlerle Şenlendik - 19. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 19. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 19. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

20 Mart 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 19 - Makber

Şair-i AzamAbdülhak Hamid Tarhan’ın “Makber” isimli şiiri bestelenecek ve hemen hemen tüm ses sanatçıları tarafından söylenerek sel oluşturacaktı gözlerde.

Tanzimat döneminin en önemli şairlerindendir biridir Hamit. Makber de ölen eşi için yazdığı bir ağıttır.

Abdülhak Hâmid,  yazdığı şiiri Makber için şunları söylüyor: "Makber ’den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazılarını pek az beğenirim. Makberi ise hiç beğenmiyorum, çok seviyorum. Beğenmediğim şu sebepledir ki, bu kitabın edebiyat ile pek az münasebeti var. Sevdiğim şunun içindir ki, bu kitap O'dur.”

“Makber O'nun hali, O'nun resmi, O'nun hayali, O'nun heykeli, O'nun mezarıdır; O'nun hiçbir beğenilecek yeri kalmayan hayatıdır. Yine tekrar edeyim: Makber O'dur. Bunun için severim.”

MAKBER

Eyvah ne yer ne yar kaldı
Gönlüm dolu ah u zar kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden
Gitti ebede gelip ezelden.
Ben gittim o haksar kaldı
Bir köşede tarumar kaldı.
Baki o enisi dilden eyvah
Beyrut’ta bir mezar kaldı.
 

Edebiyat öğretmenimiz, Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” adlı şiirinin 7. satırındaki “serin” kelimesinin yanına, “servi” kelimesini, 8 yıllık bir uğraştan sonra yazabildiğini belirtmişti. İlginç bir şairdi Yahya Kemal. Tam bir İstanbul aşığıydı. Bir dönem milletvekilliği de yapmış ve bu nedenle de Ankara’ya sık sık gelip gider olmuştu. Bir gün sorarlar Yahya Kemal’e. “Ankara’nın neyini seviyorsun?” diye. Cevabı hemen yapıştırır: “İstanbul’a dönüşünü,” diye.

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hafız´ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz´ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter. 


Bakkal Eşref Emmi


Bakkal Eşref Emmi
Hüseyin Seyfi

Bir köy bakkalının kapısından içeri adım attığınızda, yalnızca bir dükkâna değil; çocukluğun en saf anılarına, toprağın kokusuna, insan sıcaklığının hiç eksik olmadığı bir dünyaya girersiniz. Bu satırlar, işte o dünyanın kapısını aralıyor.

Eşref Emmi’nin bakkalı, yalnızca sabun, şeker, akide ve defter kokan bir dükkân değildi; köyün nabzının attığı, sohbetlerin demlendiği, çocukların hayallerini büyüttüğü bir sığınaktı. Toprak zeminin sulandığında yükselen o mis gibi koku, kekliklerin ötüşü, tombala sesleri ve gençlerin neşesi… Hepsi bir zamanın içimize sinmiş sıcaklığını yeniden uyandırıyor.

kosektas.net

Çocukluğumda hatırladığım köy bakkalıydı. Dükkânın yer döşemesi toprak, beyaz topraktan badanalı olan beyaz duvara tutturulmuş terekler ve tereklere yerleştirilmiş satılan mallar… Sabun, sigara, kibrit, iğne iplik, çay, şeker, reçel, kolonya, helva, tahin, sekiz on metrelik basma, pazen; öğrenciler için defter, kalem, silgi, tebeşir… Yere dayalı akide şekeri ve fıstık çuvalları… Bir masa üstünde kollu terazi ve altında çekmeceli bir masa… Çekmecede o günün hasılatı… Delikli iki buçuk kuruştan en çok kâğıt on liraya kadar… Alışverişler değişim şeklinde de olurdu. Para yerine başta yumurta, arpa, buğday verilir; karşılığında tütün, çay, şeker gibi şeyler alınırdı.

Gün boyu toprak zeminde biriken fındık fıstık kabukları akşamdan önce, bir de sabah el süpürgesiyle temizlenirdi. Temizlikten önce zemin sulanınca mis gibi toprak kokardı. Köy bakkal dükkânlarının kokusu başkadır; bisküvi, akide şekeri ve sabun kokuları birbirine karışır.

İkindine doğru bağ, bahçe gibi tarım işinden dönen genç ve orta yaş grupları Eşref’in dükkânında toplanırlar; duvara yaslanmış tahta sıralara oturup şeker, fındık, fıstık, bisküviye sarılmış lokum veya şeker sucuğunu atıştırırken Eşref’e takılmadan edemezlerdi. Eşref konuştukça konuşurdu. Hep hayalinde evlenmek istediği fakat evlenemediği bir kadın olurdu. Bu kadın ya Avanos’tan ya da Erzurum’dandı. Aslı astarı var mıydı, yok muydu kimse bilemezdi.

Eşref Emmi aynı zamanda avcıydı. Pencerenin önünde ve ayrı iki kafes içinde keklik bulunurdu. Kekliklerin ne zaman öteceği belli olmaz; çocuklar olarak ötüşlerini beklerken Eşref Emmi ağzıyla sesler çıkartarak ötüşlerini sağlardı.

Eşref’in bakkalında tombala çekilir, iskambil oynanır, sohbet edilir; isteyen istediğini içerdi. Delikanlılar köy içinde döner dolaşır, sonunda bakkala gelirlerdi.

Köyde kahvehaneler sonra açıldı. Onlardan biri de yine Eşref’in kahvesiydi. Duvardaki çerçeveli resmi unutmam. Aynı çerçevede bakış yerlerine göre değişen üç resim size bakardı: Karşıdan bakınca Atatürk, bir yandan bakınca Cemal Gürsel, öbür yandan da İnönü görünürdü. Kahvenin yer zemini bakkalınki gibi toprak değil, ahşaptı. O zamana göre tam bir köy kahvesiydi.

Galiba on, on iki yaşımdaydım. Fincanı elli kuruşa hayatımdaki ilk kahveyi —iyi arkadaş olduğum Secaattin’le birlikte— orada içtim. Kahve şekerliydi. Hoşumuza gitti; bir daha isteyince Eşref Emmi, “Kahve bir kez içilir,” diyerek bizi uyarmıştı. Biz ısrar edince kıramadı, birer fincan daha doldurdu.

Eşref Emmi, çocukla çocuk, büyükle büyüktü. Yaşı seksen yediymiş. Allah rahmet eylesin.

Hüseyin SEYFİ