Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam192
Toplam Ziyaret835949
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00

Şiirlerle Şenlendik - 17. Bölüm

ŞİİRLERLE ŞENLENDİK - 17. BÖLÜM

"Şiirlerle Şenlendik" adlı yazı dizimizin 17. bölümünü
siz ziyaretçilerimize sunmanın kıvancını yaşıyoruz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim ÇELEBİ

6 Mart 2015, Cuma

Şiirlerle Şenlendik, 17 - Liseli Kız

Büyümüş, ağabey olmuştuk liseyle gitmekle. Edebiyat öğretmenimiz Ayvaz Gökdemir idi. Eşi Sevgi Gökdemir de girdi edebiyat dersimize.

Ayvaz Gökdemir sınıfa getirdiği bir şiir kitabından, “Liseli Kız” adında bir şiir okudu. Çok hoşumuza gitmişti şiir. İsteyenlere bu şiir kitabından getirteceğini söyledi. Hemen hemen tüm sınıf istekli olduk ve bir hafta kadar sonra satın aldığımız şiir kitaplarını dağıttı bizlere. Heyecanla okuduk “Liseli Kız” şiirini. Kitap, Şair Yavuz Bülent Bakilerin şiir kitabıydı. Okuduk, ezberledik. İlk kez, hece vezniyle değil; serbest vezinle yazılmış bir şiir okumuştum.

LİSELİ KIZ

Benim de bir zamanlar sevdiğim vardı 
Beyaz dantel yakalı liseli bir kız. 
Bağlarda, bahçelerde, yaylalarda yeşeren 
Al karanfiller gibiydi aşkımız... 

Gülünce içimde rengârenk güzel 
Güller açılırdı iri. 
Hani bilirsiniz ya, yıldızsız siyah 
Geceler gibiydi gözleri. 

Bir mermer çeşmeden akan su gibi 
Geçip gidiyordu günlerimiz. 
Biz bize yaşıyorduk kendi kaderimizi 
Bütün yaratıklardan habersiz 
Ve yuvada bekleşen sabırsız, küçük 
Serçeler gibiydik ikimiz. 

Gözleri konuşurdu susunca, mahzun: 
'Seni seviyorum' derdi. 
Sevdadan, gurbetten, hasretten yana 
Sıcak türküler söylerdi... 

Üstelik bir ceylan gibi sebepsiz 
Ürkek halleri vardı. 
Ayrılık deyince oturup sessiz 
Çocuklar gibi ağlardı.

Bilmiyorum simdi kaç yıl, kaç mevsim 
İçli mektuplar yazdık. 
Bazen yan yana yürür, beraber otururduk 
Ama konuşamazdık. 

Ben görmedim şimdi öyle diyorlar 
Büyümüş artık liseli kız, gelin olmuş... 
Unuttum her şeyi diyormuş 
Ve her gece rüyasını nur topu kadar güzel 
sarışın çocukları süslüyormuş. 

Görsem çocuklarını şimdi diyorum 
Bakamam yüzlerine çaresiz, 
Bana bakar çocuklar sessiz. 
Çocukları gözlerinden tanırım, 
Biliyorum, hiç bir şey bilmezler ama 
Bakamam, utanırım.  

Şair Yavuz Bülent Bakiler'i, 8-10 yıl kadar önce bir televizyon programında izledim. Sunduğu programın o günkü konusu, Türkçemizde yapılan yanlışlıklardı. Konu günceldi güncel olmasına da değerli şairin konuşmasındaki sert üslup ürkütmüştü beni... Güzel Türkçemizin uygulanmasında (konuşma ve yazı dili) edebiyatçılar arasında tam bir bütünlük sağlandığı söylenemez. Örneğin bazı edebiyatçılar ayrı yazılan "de" ve "da" eklerinden sonra virgül kullanırlarken; bazıları, bu eklerin virgül yerine geçtiğini ifade ederek kullanmamaktadırlar. 


Köşektaş’ın Göç Hikâyesi

Köşektaş’ın Göç Hikâyesi
Koşulların Zorladığı Dönüşümler

kosektas.net

Köşektaş Köyü’nün göç tarihi, ekonomik krizler, devlet politikaları, eğitim kurumlarının etkisi ve uluslararası işgücü piyasalarının açılması gibi çok katmanlı süreçlerin kesişiminde şekillenmiştir. Köyün göç tarihine ilişkin temel bilgiler Celalettin Ölgün’ün yerel tarih çalışmasından derlenmiştir. Celalettin Ölgün’ün aktardığı veriler, Köşektaş’ın 20. yüzyıl boyunca farklı göç biçimlerine maruz kaldığını ve bu göçlerin toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürdüğünü göstermektedir.

Derlenen bilgilere bakıldığında Köşektaş’ın göç tarihinin üç temel eksende şekillendiği görülmektedir:

(1) 1920–40 döneminde kıtlık ve ekonomik yoksunluk kaynaklı zorunlu göç,

(2) 1940’lardan itibaren eğitim temelli, küçük ölçekli göç,

(3) 1960 sonrası uluslararası işçi göçü ve kentlere yönelen iç göç.

Köşektaş’ın göç tarihi, yalnızca insanların bir yerden bir yere hareketinin değil; bir köyün, bir topluluğun, bir belleğin yavaş yavaş kabuk değiştirerek başka bir hayata doğru akmasının hikâyesidir.

(1) Kıtlığın Açtığı Yol: 1928–1940

Köşektaş’ın ilk büyük göç dalgası, toprağın susup göğün yağmuru unuttuğu yıllarda başlar. 1928 ile 1936 arasında kuraklık yalnızca tarlaları değil, insanların içindeki güven duygusunu da kavurur. Ekinler yanar, harmanlar boş kalır, sofralar küçülür.

Ve bir gün, köyün erkekleri birer birer yola düşer.

Kimisi Balıkesir’in, Kütahya’nın, Afyon’un demiryolu şantiyelerine gider; kimisi Konya ovasında bir çiftçinin yanında çoban olur. Gittikleri yerlerde çoğu zaman iş yoktur, yemek yoktur, barınak yoktur. Bu yüzden geri dönerler; kimi yürüyerek, kimi hasta, kimi yorgun, kimi de dönemez.

Göç, burada bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bir insanın kendi kökünden koparken bile kökünü yanında taşıdığı o ağır, sessiz zorunluluk.

(2) Eğitimin Açtığı Kapı: 1940’lar

1940’lı yıllar geldiğinde Köşektaş’ın kaderine bambaşka bir rüzgâr dokunur. Bu kez göç, açlığın değil, eğitimin çağrısıyla şekillenir. Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarının açılmasıyla birlikte, köyden az sayıda çocuk bu okullarda okumak için eğitim yolculuğuna çıkar.

Bu küçük göç, nicelik olarak sınırlı olsa da köyün geleceğini derinden etkiler.

Bu çocuklar öğretmen olup döner; köyün geleceğini yeniden yazar, ufkunu genişletirler.

Göç, bu dönemde bir kaçış değil; bir yükselme, bir dönüşme, bir başka ihtimale açılma hâline gelir.

(3) Avrupa’ya Açılan Kapı: 1960 Sonrası

1960’lardan sonra Köşektaş’ın göç hikâyesi yeniden yön değiştirir. Bu kez yol, tren raylarının ya da toprak yolların değil; uçakların, pasaportların, işçi anlaşmalarının yoludur. Almanya, Hollanda, Belçika...

Köyden çıkan gençler, Avrupa’nın fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde çalışmaya başlar. Bir kısmı geri döner; bir kısmı dönemez. Bir kısmı döner ama artık geri dönmüş sayılmaz; çünkü içlerinde başka bir dünyanın ağırlığı vardır.

Bu göç, köyün ekonomik damarlarını güçlendirir; ama aynı zamanda köyün sesini, dilini, ritmini başka coğrafyalara taşır. Köşektaş artık yalnızca bir köy değil; dünyanın dört bir yanına dağılmış bir topluluğun adı olur.

Kentlerin Çağrısı: İç Göçün Sessiz Dalgası

Bu dönemde göçü tetikleyen bir başka etken daha vardır: köy arazisinin darlığı. Köşektaş’ın sınırlı tarım alanları, nüfus arttıkça ailelerin geçimini sağlayamaz hâle gelir; toprağın hem susuzluğu hem yetersizliği, köylünün tutunabileceği zemini iyice daraltır.

Aynı yıllarda öğretmenlik ve memuriyet gibi meslekler aracılığıyla Ankara’ya, Kayseri’ye, büyük kentlere yerleşenler olur. Bu göç, Avrupa’ya gidenlerin göçünden daha sessizdir; ama köyün toplumsal dokusunu en çok değiştiren dalgadır.

Çünkü bu kez gidenler, geri dönmek için değil, yeni bir hayat kurmak için gider. Köyün eğitimli gençleri köyün dışındaki dünyada kök salar; köy ise yavaş yavaş yaşlanır, sakinleşir, küçülür.

Bir Belleğin Dönüşümü

Köşektaş’ın göç tarihi, bir köyün kendi kendine yetmeye çalıştığı yıllardan, dünyanın dört bir yanına uzanan bir topluluğa dönüşmesinin hikâyesidir.

Göç, burada yalnızca bir hareket değil; bir dönüşüm, bir yeniden doğuş, bir kayıp ve bir kazanımın iç içe geçtiği bir süreçtir.

Köyün sokaklarında artık daha az çocuk sesi duyulur; ama dünyanın başka yerlerinde, başka dillerin arasında, başka kentlerin kalabalığında Köşektaş’ın sesi yankılanır.

Köşektaş’ın göç deneyimi, Türkiye’nin kırsal modernleşme sürecinin küçük ölçekteki bir yansımasıdır: Göç, ekonomik zorunluluklardan doğmuş, devlet politikalarıyla yönlendirilmiş, uluslararası işgücü piyasalarıyla derinleşmiş ve köyün toplumsal yapısını kökten dönüştürmüştür. Göç, köyü eksiltirken çoğaltmış; uzaklaştırırken yakınlaştırmış; dağıtırken birleştirmiştir.

Kaynakça

Birincil Kaynak

➡️ Celalettin Ölgün. Köşektaş Köyü Tarihine İlişkin Anlatı ve Derlemeler. Yayımlanmamış yerel tarih metni. Köşektaş'ın göç tarihine ilişkin tüm tarihsel veriler bu çalışmadan derlenmiştir.

Göç Kuramlarına İlişkin Açıklayıcı Kaynaklar

➡️ Ravenstein, E. G. “The Laws of Migration.” Journal of the Statistical Society of London, 1885.

Göçün mesafe, yönelim ve ekonomik motivasyonlarla ilişkisini açıklayan klasik kuramsal çerçeve.

➡️ Lee, Everett S. “A Theory of Migration.” Demography, 1966.

Göçü itici–çekici faktörler modeliyle açıklayan temel çalışma.

➡️Castles, Stephen & Mark J. Miller. The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World. London: Palgrave Macmillan. 

Modern göç rejimlerini, uluslararası işgücü hareketliliğini ve devlet politikalarının göç üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir kaynak.