Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret638598
Kitap Tanıtım Köşesi

Suç Ve Ceza
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Yüce bir amaca hizmet eden suç, aslında suç değil midir? Bu soruyu merkeze alan Suç ve Ceza, dünyanın en önemli yazarları arasında olduğu tartışma götürmeyen Dostoyevski’nin en yetkin eserlerinden biri. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları bu başyapıtı Hasan Al Yücel Klasikler Dizisinin 45. kitabı olarak yeniden okurların ilgisine sunuyor. Eser alt dizi olarak da F.M. Dostoyevski – Bütün Eserleri serisinin de ilk kitabı olma özelliğini taşıyor.

Suç ve Ceza: 1866’dan Bugüne Hala Güncel

Dostoyevski, olgunluk dönemi diye bilinen ikinci yazarlık döneminin ilk büyük eseri sayılan Suç ve Ceza’yı ilk önce, Rus Habercisi isimli edebiyat dergisinde bir yıl boyunca tefrika olarak yayımlıyor. Kitap edebiyat dünyasına en bilinen, en tartışılan ve olumsuz kişilik özelliklerine karşın ev sevilen karakterlerinden birini kazandırır: Rodion Romanoviç Raskolnikov. Raskolnikov eski bir hukuk öğrencisidir ve yoksulluk içerisindedir. Eğitimini de yarım bırakmasına sebep olan yoksullukla mücadelesi hayatının tek problemine dönüşür. Yaşlı ve zengin tefeci Alyona İvanovna’yı öldürme planlarını yapmaya başlar. Cinayeti uzun uzun tasarlar ama aslında yapacağı eylemi kabullenme ve kendini haklı çıkarma gayreti içerisindedir. Bu süreçte okur, Raskolnikov'un hayatındaki eski yeni birçok insanın da yoksulluktan kaynaklanan problemleri ile yüz yüze kalır. Bir sürü insanın sırf yoksulluk yüzünden maruz kaldığı kötü durumları, kahramanımız sadece bir cinayetle çözebilecektir. Eğitimine de devam edecektir. Başarılı bir avukat olacaktır. Toplum için bir avukatın tefeciden daha faydalı olacağını düşünür. Roman böylece, daha yüce bir amaca hizmet eden suç, aslında suç değil midir şeklindeki güncel tartışmalardan birini başlatır.

Raskolnikov nihayetinde cinayeti işler ve hesapta olmayan bir şekilde ortaya çıkan görgü tanığını da öldürmek zorunda kalır. Ama her şeyi alıp amacına ulaşması mümkünken gayet az bir ganimetle olay yerinden ayrılır. Fark edilmemeyi ve yakalanmamayı başarmıştır.

Sonrasında Raskolnikov’un psikolojik olarak girdaplarına şahit oluruz. Bu öyle sıradan bir girdap değildir. Hiçbir delil olmamasına karşın kendini eleverecek şekilde davranışlar sergiler ve herkesin cinayeti onun işlediğini anlamasını ister gibi davranmaya başlar. Artık kitabın “suç” kısmı bitmiş, “ceza” kısmı başlamıştır ve bu, hukuk sisteminin öngördüğü değil kişinin vicdanında çektiği cezadır. Raskolnikov, en sonunda cinayeti işlediğini itiraf edecektir ancak cezası o andan sonra başlayan mıdır yoksa o ana kadar çektiği midir sorusu yıllardır sıcak bir tartışma konusu olarak ilgi çekmektedir.

Kitabın ana karakterlerinden Sofya Semyonovna Marmeladova (Sonia), fahişelik yapan ama her okurun masumluğu, fedakarlığı ve dürüstlüğü ile hatırladığı bir karakterdir. Raskolnikov’un cinayeti itiraf ettiği ilk kişidir ve onu teslim olmaya ikna etmeye çalışır.

Kitabı bitiren herkes, iyi ve kötü karakterleri, suçu, cezayı, vicdanı sorgulayacak ve yukarıdaki tartışmalara kendi fikirleriyle katkıda bulunacaktır. Çünkü Suç ve Ceza, size düşünmekten başka bir yol bırakmayan bir romandır.

Stok Kodu: KISBANK163

Fotograf destekçimiz Özcan Antike tarafından Nisan 2009'da çekilmiş bir Göllüpınar fotografı.
GÖLLÜPINAR
 Lütfullah Çetin

      Göllüpınarın taşına
             Bulgur serilir başına
                    Kimseler unutturamaz
                          Uğraşmasın boşuna...

                                           Soğuk suyun akışı
                                                   Serçelerin ötüşü
                                                         Gökyüzünde şenlikti
                                                              Leyleklerin uçuşu...

Hemen hemen yarım asıra yakın bir dönem ayrı kalmış olmasına rağmen, Göllüpınar ve etrafına olan sevgi bağını koparmamış olan Hayati Akdemir’e, çocukluk yıllarına ait anı ve hatıralarını, belirgin bir ruh yapısıyla yazıya yansıtıp, kendi çektiği iki fotograf ve kendi yazdığı ölçülü biçili bir şiirle de süslediği için çok teşekkür ederiz! kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


ÇOCUKLUĞUMUN GÖLLÜPINARI

 
Hayati Akdemir

Söylemek bile gereksiz. Yaşam için su, oksijenden sonra gelen, vazgeçilmesi imkansız bir maddedir. Temizlik ve arınmak için ise suyun önem ve vazgeçilmezliği anlatmakla bitmez.

Çocukluğumu yaşadığım yıllarda Köşektaş’ta su ihtiyacı, günümüzdeki gibi evlerdeki musluklardan akan suyla değil, çeşmelerden akan ve tüm köy halkının ortaklaşa kullandığı suyla giderilirdi. O yıllarda köy yerinde çeşme demek; hayat demek, şenlik demek, kalabalık demekti. İnsanlar, çeşmelerden akan suyla tüm ihtiyaçlarını giderdikleri gibi, zamanlarının büyük bir bölümünü de çeşme başında ve çevresinde geçirirlerdi...

Köyümüzün sol alt başında yeralan Göllüpınar, vaktiyle çok sayıda kavak, söğüt ve iğde ağaçları, envayi çeşit hayvan türü, temiz ve buz gibi soğuk suyu bulunan bir bölgededir. Esasında Göllüpınar bir çeşmedir. Yıllardır, “Evvelce yeraltından sızan suyun o bölgeye yakın bir yerde birikimiyle bir göl oluşmuş, adını bu gölden almış, birkaç defa yer değiştirdikten sonra şimdiki halini almış, senelerdir gece gündüz demeden, hiç azalmadan, aynı tempoyla akar.” diye anlatılagelir.

Mutluluk anlarımda, çocukluğumu geçirdiğim Göllüpınar ve çevresinde yaşadığım anı ve hatıralar önemli bir yer tutar. Çünkü hemen hemen tüm çocukluğum bu anı ve hatıralarla doludur. Bir başkaydı o zamanlar, çocukluğumun Göllüpınarı. Etrafı çöldeki vaha gibi yemyeşildi. Yücelerden esen rüzgarın vuruşuyla yaprakları âdeta danseden ince uzun kavaklar, serçe sürülerinin durmaksızın öterek şenlendirdiği söğüt ağaçları, dere boyu uzanan mis kokulu iğde ağaçları, leyleklerin kanatlarını açıp, gagalarını öne, bacaklarını da arkaya doğru uzatarak yaptıkları estetik uçuşlar, çığırtkan leylek yavrularının alt ve üst gagalarını birbirine vurarak çıkardıkları tempolu ve ahenkli sesler, kurbağaların gu vak vak sesleriyle şenlendirdikleri dereden duyulan su şırıltısı, harmana gidip gelen at arabalarının tekerleklerinin çıkardığı ağdalı ve ahenkli ses, Göllüpınar ve çevresine apayrı bir renk, apayrı bir neşe, apayrı bir gizem katardı...

   
 Fotograf: Hayati Akdemir  Fotograf: Hayati Akdemir

Irgatlık zamanı harmandan, tarladan, bağdan, bahçeden, yorgun argın, yayan yapıldak gelen köyümün çalışkan insanları, kendilerini Göllüpınar’a  zor atar, ellerini, yüzlerini yıkayıp serinledikten sonra evlerine giderlerdi. Yük hayvanları, koyun sürüleri, tavuklar, cücükler, bahçeler, Göllüpınar’ın suyuyla sulanırdı. Köyler arası yapılan futbol müsakabaları sonrası, kızgın yaz sıcağında top ve rakip kovalamaktan yorulmuş ve susamış köy gençleri, kana kana suyunu içerlerdi. Suyunu bir türlü paylaşamazlar, kıyasıya kavga ederlerdi, bahçe sulamak, halı, kilim, yün, çamaşır, unluk veya bulgurluk yıkamak için sırada bekleyenler. Çoluk çocuk ve hayvanlarıyla cinganlar gelir konar, çadır kurar, günler, hatta haftalarca kalırlardı başında. Cingan Cemal, Haydar usta ve iki eşi, sarı karıyla kara karı, vazgeçilmez misafirleriydi Göllüpınar’ın.


 
 Fotograf Özcan Antike Fotograf Özcan Antike

Biz çocuklar için en iyi günler, sıcak yaz günleriydi. Fırsat bulduğumuzda gündüzleri ince uzun havuzunda yıkanır, serinlerdik. Bizim için vazgeçilmez olan bir başka eğlence de, gölün kenarında oluşan çamurla çeşitli hayvan ve taşıt figürleri yapar, güneşte kuruturduk. Daha sonra ise, kuruduktan sonra sertleşen ve taşa dönen figürleri birbirleriyle vuruşturarak, türlü türlü oyunlar çıkartırdık...

Yaz akşamları aşağı mahallenin tüm kadınları çeşmenin başına iner; kimi buğday yıkar, kimi ocak çatar, kimi ateş yakar, kimi bulgur kaynatır, kimi bulgur taşlar, kimi bulgur kurutur, kimi bulgur çektirir, kimi bulgur setenletir ve böylece çeşmenin başı 24 saat boş kalmazdı. Bulgur işleri en az üç - dört hafta sürerdi. Analarımız sürekli orada bulgur işleriyle uğraştıklarından, biz çocuklar da orada yer, orada  içer, orada yatardık.

Akşamları çeşmenin başında oturur, Topal Süllü’nün eşi Ayşe’nin anlattığı Cin Masalları’nı, Fati Karı’nın anlattığı Tek Göz Hikayeleri’ni dinlerdik. Hepimizin bir rüyası, bir hayali ve bir yıldızı vardı. Sanki bir cam fanusun içinde yaşardık. Ufkumuz o kadar dardı ki, gökyüzünü sadece Köşektaş’ın üstü ile sınırlı sanırdık. Bazen bir yıldız kayar ona dalar kalırdık, bazen dereden duyulan su şırıltısı, kurbağa sesleri, yılan ıslıkları, bir köpeğin ürüşü, içimizi ürpertir, usulca kalkar, serginin hemen yanıbaşına yapılmış yatağa girer, kapkaranlık gecede yaldızlı ve yıldızlı gökyüzünü seyreder ve sonra da uyurduk...

Sabahın erken saatlerinde ise, ya çeşmeden akan suyun şırıltısı,  ya yeni doğan güneşin saçtığı ışık ve sıcaklık, ya Topal Süllü’nün tuvaletinin üzerinde konaklayan çığırtkan leylek yavrularının çıkardığı tıkırtılar, ya harmana gidip gelen at arabalarının tekerleklerinin çıkardığı şıngırtı, ya kavak ve söğüt ağaçlarına konmuş kuşların koro şeklinde çıkardığı cıvıltılar ya da dere boyu uzanan iğde ağaçlarının etrafa saldığı o mis ve başdöndürücü kokuyla uyanırdık...

Göllüpınar etrafında serince,
Suyu akar, gölü vardır derince,
Açar çiçekleri bahar gelince,
Göllüpınar, rüyalarımın bahçesi... 
 
Bir yanı dere, bir yanı yoldur,
Her yanı yeşil, ağacı boldur,
Akarken suyu, testini doldur,
Göllüpınar, çocukluğumun çeşmesi...
 
Hayati Akdemir

Evvelce: Önceden, eskiden.

Vaha: Çöllerde çoğu kez yüze çıkan yer altı sularının yarattığı ve önemi suyun niceliğine bağlı olarak değişen tarım veya yerleşim bölgesi.

Irgatlık: Rençberlik, çalışma zamanı.

Harman: Tahıl demetlerinin üzerinden düven geçirilerek taneleri başaklarından ayırma işnin yapıldığı yer, mekan, mevkii.

Ağdalı: Kolay bilinmeyen, anlaşılması güç.

Ahenkli: Uyumlu, düzenli, eğlenceli.

Yayan Yapıldak: Herhangi bir yere yaya olarak, yalın (çıplak) ayakla yürüyerek gitme.

Cücük: Civciv.

Cingan ( Halk Dili): Çingene.

Cingan Cemal: Hacıbektaşlı gezgin demir ustası.

Haydar Usta: Hacıbektaşlı gezgin demir ustası.

Sarı Karı: Haydar Usta’nın ilk eşi.

Kara Karı: Haydar Usta’nın ikinci eşi.

Ocak Çatmak: Ateş yakmaya yarayan, pişirme, ısıtma, ısınma gibi amaçlarla kullanılan yeri ateş yakmaya hazır duruma getirme eylemi.

Bulgur Setenletmek:

Fati Karı: Fati Çöl.

Topal Süllü: Süleyman Ceyhan.

Ayşe: Ayşe Ceyhan.

Cam Fanus: Çeşitli süs eşyalarını korumak için kullanılan yarım küre biçiminde cam kap.

Ürmek: Havlamak.





1 Yorum - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin ÖLGÜN

Kimi öyküler sık okunduğunda ya da dinlendiğinde,  
insanda bir bıkkınlık yaratır; kimileri ise  
şiddetli etkiler, derin izler bırakır!

kosektas.net


Aliağa; Bizim Nasrettin Hocamız

Aliağa (Ali YILMAZ) köyümüzde, Samcak Ali veya Cebic’in Ali adlarıyla  bilinir. Hazırcevap, lafını sözünü esirgemeyen, kimi zaman küfür bile etmekten çekinmeyen yönaa, tök birisidir. Köylüler onu kızdırıp sevmediklerine; hatta kendilerine bile sövdürüp söyletirlerdi. Onun bu sözleri, küfürleri kimseye dokunmazdı.
Gençlik yıllarının hızlı geçtiği, Avanos inlerinde kadın oynatma alemlerine katıldığı anlatılır.

Aliağa’nın konukseverliği de meşhurdur. Odasına oturmaya gelenlere her akşam  kendi eliyle yaptığı kahveden ikram eder, yolda kalanları, çerçileri, dilencileri odasında ağırlardı.



Ali Ağa, 1950’li yılların sonlarına değin aşırı dercede Bölükbaşıcı imiş. Yeğeni Nail’in Ahmet’i ayağındaki rahatsızlığı nedeniyle Ankara’ya götürüp Bölükbaşı’dan bizzat ilgilenmesi ricasında bulunmak için evine gittiklerinde, Bölükbaşı’nın onları gecelik giysiler içinde karşılayıp olumsuz tavır göstermesine çok üzülmüş. Bu olaydan sonra köye geldiklerinde ulu orta, her yerde, giydiği geceliğe gönderme yaparak; “Bölükbaşı bizi kadın entarisi giyinmiş olarak  karşıladı, ben onun erkekliğinden bile şüpheliyim!” diye sık sık anlatması, küfürler etmesi üzerine, o günlerin aşırı Bölükbaşı yandaşları  Zavrak’ın Mulla, Havuz’un Dede ve başkalarının saldırısı sonucunda dayak yemesi ile Halk Partili oldu, ölesiye değin de son partisini bırakmadı, diye anlatılır.

Yaşamının son yıllarında sakal bırakmış, sözüm ona yaşamına çekidüzen vermişti. Buna rağmen yazın tatil için memleketine dönen Almancıların aşırı ısrarları sonucu(!) bir iki kadeh içki içtiği de olurdu. Fakat kendini tümden salıvermez, üzerine içki dökülmesin diye sakalını mendille kapatır ya da yemek niyetine içiyormuş gibi içkinin içine bir çimdik tuz katardı.

Köydeki sülalelerin kökenleriyle, özellikleriyle ilgili espirili tesbitleri olurdu: “Karayusuflunun iti, Handillinin selesi, Kırımlının uşağı, Kızılhalillinin kızı, Şehirliuşağının konağı olsam; Delioğlanlıya akıl danışsam, Kırımlı ile tarla bölüşsem, gibi.

Ölmeden önce iki kez yüksek tansiyon nedeniyle felç tehlikesi geçirdi. İlkinde biraz düzeldiyse de ikincinde birkaç gün komada kaldıktan sonra öldü.

Aliağa ile ilgili öyküler, köyümüzün sözlü anlatımlarında önemli yer tutar. O, bize ait bir Nasrettin Hoca’dır. (Ö.1973).

Yönaa: Aksi (yönü eğri).

Tök: Aksi, kendi bildiğinden şaşmaz.       


Aşağıda, Aliağa’ya ait 26 anı aktaracağız!

Celalettin Ölgün