Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam26
Toplam Ziyaret648852
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


SANAT, FELSEFE VE BİLİM YAZILARI


Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları.


24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla Ankara`da vereceği bir konferans için hazırlamış olduğu 4 bölüm ve 33 sayfadan oluşan, sanatsal ve bilimsel değeri oldukça yüksek bu yazıyı köyümüz sitesine armağan etmiş olmasından ötürü sayın Musa Kâzım Yalım`a şükranlarımızı sunar; katkılarının salt bu yazıyla sınırlı kalmamasını, sürekli olmasını umut eder; dünyamızın en fedakâr varlıkları olan öğretmenlerin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarız!  kosektas.net

24 Kasım Öğretmenler Günü
III, IV
Musa Kâzım Yalım
Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu

III. Çağdaş Öğretmenin Özellikleri

-    “Milletleri kurtaracak yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”

Öyleyse, öğretmenler, eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı, bilimsel dünya görüşüne kesin sahip çıkmalıdırlar.

-    Öğretmenlik bir meslek değil; insan ruh ve bedenine biçim veren bir ustalık mertebesidir. Bu açıdan bakıldığında öğretmenler, Allah’ın yeryüzündeki en kutsal yardımcılarıdır.

-    Büyük bir eğitimci; öğretmenler için şunu söylüyor: Tanrı beyin verir, insanlığa, en yararlı hale siz getirirsiniz.

-    Tanrı kalp verir, onu insanlık sevgisiyle dolu ve duyarlı hale siz getirirsiniz.

-    Tanrı kulak verir, doğruyu siz işittirirsiniz.

-    Tanrı göz verir, doğruyu siz gösterirsiniz.

-    Öğretmen, insanı, insanlaştıran ve insan yaratma sanatının sanatkarıdır.

-    Öğretmen, bilim ve güzel sanatlarla ilgili eğitime, önem vermelidir. Çünkü insanı, insanlaştıran bilim ve güzel sanatlardır. Eğer bir toplumda suç işleme oranı fazla ise, o toplumda bilim ve güzel sanatlara önem verilmiyor demektir. Eğitimin bilimsel temeli çocuklara cesaret vermektir. Onun için, öğretmen korkutucu değil, cesaret verici olmalıdır.

Öğretmen; bilimsel ve sanatsal değerleri yaratanların  yaratıcısıdır.

Eğer Tanrı, gökten yere inip te, bir meslek seçseydi muhakkak öğretmen olurdu. Zira öğretmenlik bir Tanrı sanatıdır. (Eflâtun)

Öğretmen, yeryüzünde Tanrı’nın ve peygamberlerin biricik yardımcısıdır. Bu bakımdan öğretmenlik kutsal bir görevin sorumluluğunu taşımaktadır.

Bilimsel bilgiye (deneysel bilgiye) ve güzel sanatlara dayalı çağdaş uygarlığımızın büyük gelişmeleri; bilim insanlarının, politikacıların, sanatkârların, bilim ve sanat üretenlerin değil, öğretmenlerin eseridir. Yani bilim ve güzel sanatlara dayalı çağdaş uygarlığın kahramanları yaratıcı öğretmenlerdir. İşte bu nedenledir ki, öğretmen, “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda bir kişilik (şahsiyet) oluşturmalıdır ki, içinde yaşadığı toplumu çağdaş dünyaya taşıyabilsin. Eğer öğretmen kendi hür benliğini duymamış toplum veya doğa tarafından esir edilmiş; varlığı ile yokluğu arasında aynı şey haline gelmiş; her işini Tanrı’ya ya da oluruna bırakmış, kadere boyun eğmiş ve mistik bir ruhun sahibi ise; öğretmenin bilgisi, ahlakı, sanatı ve sihhati ne olursa olsun, kendine özgü bir kişilik veya şahsiyet ortaya koyabilir mi? Bir kişilik veya şahsiyet sahibi olabilmek için, öğretmen veya insan kendi hür benliğini yaşamın gerçekleriyle karşılaştırmalı, böylece bilimsel ve sanatsal yeni ve üstün bir yaşam sistemini güçlü bir sezişle görüp söyleyebilmeli ve yapacağı eylemlerle yaşamı ileriye doğru değiştirmeli, yüceltmeli ve durmadan yaratmalıdır. Bu bakımdan her yeni ve ilk bir hayat bir yaratmalar silsilesinden (zincirinden) ibarettir. Ve her yaratma olayı, bir kişiliğin ve şahsiyetin eseridir.

Bir öğretmen, dünyadaki sosyal, siyasal, kültürel, bilimsel ve sanatsal gelişmelere daha çabuk ayak uydurabilmesi için kendini ve toplumu ileriye doğru değiştirmeli, yani diyalektik yasaya uymalıdır.

Öğretmen, metafizik dinsel dünya görüşüne dayalı körinanç ve hurafelerle örülü Ortaçağ Uygarlığının içinde değil; bilimsel dünya görüşünün içinde yer almalıdır ki, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa faydalı olabilsin.

Öğretmen sürekli araştırma ve inceleme yapmalı ve onun sonuçlarını yayınlamalıdır. Öğretmenin bu konudaki etkinliğini devlet desteklemelidir.

Öğretmen, “kadere boyun eğmemelidir; eğer kadere boyun eğerseniz, kader sizi kendi halinize bırakır; ona isyan ederseniz elinizden tutar.”

Öğretmenliği bir meslek gibi değerlendiremeyiz. Çünkü o meslek değil; toplumun ve bireylerin kişiliğini yaratan ve geliştiren kutsal bir değerdir.

-    Bir doktor, meslek yaşamında belki 50-100 hastasını tedavideki yanlışlıkla kaybetmiş olabilir;

-    Bir mühendis, bir apartmanı yanlışlıkla inşa edip, içinde oturan sakinleri bir anda yok etmiş olabilir.

-     Ama bir öğretmenin eğitim ve öğretimdeki yanlışlığı, bir toplumun toptan yok olmasına neden olabilir.

Çoğu İslam düyasının öğretmen ve eğitkenleri, bilimsel ve sanatsal değerlere dayalı bilimsel dünya görüşünü içeren milli bir eğitim sistemi yaratamadıkları için emperyalist güçlerin tutsaklık zincirinden kurtulamamışlardır. Genelde İslam dünyasının öğretmenleri, yanlış yönlendirildikleri için “aklı inançtan; bilimi dinden bağımsız kılamadıklarının cezasını çekmektedirler.”

Eğitim ve öğretimin çağdaş özelliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır.” Yani eğitimde, “aklı inançtan; bilimi dinden” ayrı olarak ele almaktır.

Eğitimi, inanca bağımlı ve metafizik dünya görüşünün güdümünde ele almak, aklın özgürlüğüne ve aklın yaratıcılığına el koymak ve aklın yaratıcı gücüne zincir vurmaktır.

Aklın ve bilimin, inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığına dair olay iyi bilinmelidir. Çünkü; çağdaş dünya bilimle yaratılmıştır.

IV. Öğretmen Çağdaş Görevini Yapmış İse

Bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu bilmeyen, bilimi dışlayan, körinanç, hurafe ve bağnazlığın eline teslim edilmiş bir toplum manzarasıyla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğe ve O’nun Cumhuriyetine nasıl son verileceğine dair politikalar üretilmeye çalışılmaktadır.

1930’daki Kubilay olayını, Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas olayları izlemiştir. Bu bağnaz sistemle bilim ve güzel sanatları içeren eğitim-öğretim ters yüz edilmiş, bilim üretmeyle ilgili hiçbir etkinlik göserilememiştir. Okullarımız, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezberci bir sistem içinde bocalayıp durmaktadır.

1950-1980 laiklik karşıtı yaratılan olaylarla, laikliğe indirilen darbe, laiklik anlayışını fena halde hırpalamış, laikliğin gerçek özelliğinin içi boşaltılmış olup, artık laiklik yaşamaz olmuştur.

Örneğin; Türkiye’de, demokrasi ve laiklikle ilgili bilimsel doğrultuda görüş bildiren düşün insanlarının hemen hepsinin yaşamına son verilmiştir.

İşte böyle bir anlayış içinde, bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafizige dayalı “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmıştır. Bu nedenle, Atatürk'ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” artık yaşanmaz olmuştur. Halkın bilgilenmemesi ve hiçbir şey bilmemesi için “öbskürantizm”; halkın uyanışını ve gelişmesini engellemek için de “obstrüksiyon” gibi bağnaz kurallar uygulanır olmuştur. Halkın daha kolay yönetilmesi için, bu yöntem Fransa’da, Louis’ler döneminde uygulanmıştır.

Ülkemizde, 1950’den beri halkın Ufku, daima kapalı ve karanlık tutularak, yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına bağlı bir toplum oluşturulmuştur. Bu nedenle bilim alanında patentiyle ses getirecek bilim insanlarımızı yetiştiremedik.

Bugün öğretmen, böyle bir toplum içinde yaşamaktadır. Öğretmenin yapacağı iş, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda değiştirmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Öyleyse öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması yaptığı kutsal görevin gereğidir.

Öğretmen, içinde yaşadığı toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir general, Bismarck’a: “Neden sürekli sizin ordular, bizi yeniyorlar?” diye bir soru yöneltince, Bismarck: “Bu soruyu bana değil; Alman öğretmenlerine sorunuz.” diye yanıtlıyor.

Büyük Atatürk, eğitimin ve öğretmenin önemini daha açık bir şekilde ortaya koyuyor: “En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum halinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

-    Eğer, toplum bilimle barışık, bilimsel akla sahip, her düşünce ve olayları bilime doğru doğru değerlendirme alışkanlığı kazanmış ise;

-    Yaşamına, “bilimsel ve sanatsal dünya görüşüne” göre yön vermiş ise;

-     Yaşadığımız toplum düzeninde “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sistemi” yaratılmış laik ve demokratik yaşam biçimi yaşama geçirilmiş ise;

-     Toplumun bireyleri deneysel bilim ve güzel sanatlara ilgi duyuyor ve destekliyor ise;

-     Devletin, eğitimi-öğretimi üstlenmesi sağlanmış ise;

-     Toplum içinde yaşayan bireyler, yeteneklerine göre eğitilip, yeteneklerine göre iş bulabiliyorlarsa;

-     Toplum, arı ve öz Türkçe ile konuşabiliyorsa;

-     Diyalektik bilimsel dünya görüşü ve Atatürkçülük gerçekten hayata geçmiş ise;

-     Toplumda, (aklı inançtan, bilim, dinden bağımsızlaştırma) gerçekleştirilmiş ve aklın eğemenliği, aklın yaratıcılığı, aklın özgürlüğü sağlanmış ise;

-     Laik ve demokratik bir toplum düzeni yaratılarak, inanca yönelik, dinin devlet ve toplumsal bir sorun olmadığı, dinsel inancı, bireylerin özgür iradesine bırakan ve eğitimin dinsel dünya görüşünün güdümünden kurtarılarak laik ve bilimsel eğitimin eğemenliğini sağlayan bir toplum ve devlet düzeni oluşturulmuş ise; öğretmen ulusal görevini yerine getirmiş demektir; yok eğer öğretmen bunları yaşama geçirmekte aczin içine düşmüş ise öğretmen ulusal görevini başaramamış demektir. Bu duruma göre öğretmenin ülkemizdeki ulusal görevini başarıyla yerine getirdiği söylenemez.

(Fransız yazar ve sosyologun sözleri)

Türk toplumu, Ortadoğu’da İslam dünyasının içinde yer almaktadır. İslam dünyası emperyalist ülkelerin tutsaklığının altındadır. Bunun nedeni, İslam dünyasının deneysel bilimi dışlamış olmasıyla aklın egemenliğine değil; Arap-İslam ideolojisine bağlı, Arap Ulusculuğunun ortaya koyduğu körinanç, hurafe ve tarikatlara dayalı inancın egemenliğine girilmiştir.

İşte bu yüzden, İslam dünyası, bilim keşfeden ulusların tutsaklığından bir türlü kurtulamamaktadır.

Bizim, İslam dünyasından farklı bir yanımız olmadığına göre, öğretmenlerimizin kendine düşen ulusal görevi tam olarak hayata geçirdiğini söylemek mümkün değildir.  

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bilimsel ve güzel sanatlarla ilgili değerlere dayalı “bilimsel dünya görüşü” tehlikeyle karşı karşıyadır.

“Akıl ve bilim yok, Tanrısal irade vardır.” Felsefesi ve Ortadoğu halkları ve İslam dünyasının durumu yürekler acısıdır. Onlar, bilimi ve “bilimsel dünya görüşünü” önemsememenin cezasını çekmektedirler. Asırlardır bu böyle devam etmektedir. 

İslam dünyası, emperyalistlerin elindeki tutsaklık zincirini bir türlü kıramamaıştır. Çünkü bilime yönelmedikleri için.

Yaklaşık insanlığın var olduğu günden beri bugüne kadar varlığını sürdürmeye çalışan, metafisik düşsel felsefeye dayalı körinanç, hurafe, tarikatlar ve mezhep ayrılıklarının oluşturduğu “metafizik düşsel dünya görüşü” Atatürk'ten sonra egemenliğini tekrar sürdürmeye hazırlanıyor.

Oysa, Batı dünyasında “bilimsel dünya görüşü” çığ gibi gelişmiş, bilime ve güzel sanatlara dayalı çağdaş dünyayı yeniden ihya etmek için sürekli mücadele veriliyor.

Batı dünyasında, öğretmen, yazar, şair, sanatçı ve düşünürler metafizik düşsel dünya görüşüyle; bilimsel dünya görüşlerinin analizi yapılarak halk aydınlatılmış, “bilimsel dünya görüşünün” çağdaş bir yaşam felsefesi olarak benimsenmesiyle “metafizik düşsel  yaşam felsefesinin”, yaşam sahnesinden çekilmesi sağlanmıştır.

Zaten, metafizik ve düşsel düşünceler üzerinde deneysel etkinlikle bilimsel değerler ortaya koymak katiyen mümkün değildir. Şimdiye kadar metafizik düşünce üzerinde hiçbir yapılamamıştır. Bilim elde etmek için deney, düşsel metafizik üzerinde değil, madde üzerinde yapılır.

Batı dünyasında, Rönesans ve Aydınlanma Çağında “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce ortamının, yaratılışıyla; aklın egemenliği, aklın yaratıcılığı ve aklın özgürlüğü sağlanmıştır.

Aklın egemenliğiyle, laiklik, hayata geçmiş olup, Batı insanının, dinsel baskılardan kurtulması sağlanmıştır.

Batı insanı, bilimsel değerleri rahatça anlama ve anlatma olanağına kavuşmuştur.

Aydınlanma dönemini aydınlatan öğretmen, yazar, şair ve sanatçı; Rönesansı yaratan bilim kahramanları gibi çalışmışlar, bilim ve aydınlanma uğruna ölümden bile korkmamışlardır.

Batı dünyasının yazar, şair ve düşünürlerinden Jean Meslier, Lamettrie, Diderot, Moliere, Voltair gibi ünlü düşünürleri, dünya görüşlerinin analizini yaparak çağdaş dünyanın yaratılışında etkili olmuşlardır. Yani “bilimsel dünya görüşünün” yaratılmasını sağlamışlardır.

Ama, ülkemizde; Atatürk gibi büyük bir liderin fikir öncülüğünde, 20 bin Köy Enstitülü öğretmen ve Cumhuriyet döneminin ilk öğretmenleri, Köy Enstitülerinin yetiştirdiği yaklaşık yüzden fazla “yazar, şair ve sanatçı” ; Batıdaki yazar ve öğretmenler gibi, dünya görüşlerinin analizlerini yaparak bilimsel dünya görüşünün anlaşılması ve aklın özgürlüğü, aklın egemenliği için mücadeleye girememişlerdir.

Başta Köy Enstitülerinin yetiştirdiği yazar, şair ve sanatçı olmak üzere tüm çağdaş yazarlar ve düşünürler, köy yaşamını dile getirmekten öteye geçememişlerdir. Onlar, ancak yazarlık duygularını ve yazarlık merakını gidermek için köy yaşamını bir malzeme olarak kullanmışlar, fakat halkımıza bilimsel ve dinsel dünya görüşlerinin analizini yaparak “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda halkımızı aydınlatmaya yönelmemişlerdir. Onun için, bugün şeriat düzeninin yaşama geçmesini heyecanla beklemeye koyulduk. Kuran kursları, imam hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri kendi dünya görüşü doğrultusunda bir hayli yol almışlar ve aydın kesimden çok daha başarılı olmuşlardır.

Evrensel İslam dini insan öldürme makinası haline getirilmiştir. Yani İslam engizisyonu yaratılmıştır.

1930 Şeyh Mehmet isyanından bugüne kadar uzanan zaman içinde çok yol alındı. Malatya, Çorum, K. Maraş ve Sivas olayları, onların yarattığı laiklik karşıtı gerici karşı devrim hareketiydi. 1950 – 1980 Laiklik karşıtı gerici devrim zihniyetinin yarattığı ortam, körinanç ve hurafeye dayatılmış Ortaçağ İslam Uygarlığı heveslilerinin önünü aydınlatıcı bir güç oluşturmuştur.

Sözün kısası, Osmanlı döneminden aktarılma, körinanç, hurafe, tarikatlar ve mezhep ayrılıklarına dayalı dinsel inanç, Atatürk’ün özenle kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkisi altına almış bulunmaktadır. Osmanlılar’dan kalma, Osmanlı hayranı körinanç ve Ortaçağ zihniyeti şimdi tekrar filizlenmiş gelişip güçlenmek için bağnaz bir ortamın oluşturulmasını sağlamışlardır.

Öğretmenin, ekonomik bakımdan, istenilen düzeye ulaştırılamadığı için, öğretmen, tutucu (bağnaz) zihniyetlerle istenilen mücadeleyi verememektedir diyorlar.

  • Şu gerçeği unutmamalıyız. Kapitalist sömürücü emperyalist sistemin içinde kamuya hizmet verenlerin ücreti zam da yapılsa, reel ücreti hiçbir zaman değişmez. M. Ö. 2000 yılında emekçilere ödenen ücret ne ise, şimdi de odur.

Bu gerici ve insani olmayan çağdışı sistemde çalışan ve emekçilerin ekonomisi “ücret köleliğidir.” Kapitalist sömürü düzeni “ücret köleliği” üzerine kuruludur. Ücret köleliği insanın insanı sömürüsüne yönelik düzenin değişmez yasasıdır. Bu yasa bozulduğu zaman, ekonomik güçlerin ve sömürgenlerin kendi düzeni de bozulur.

Kapitalist düzende, demokrasi; güçlünün her türlü çıkarlarından başka bir şey değildir.

Öğretmen, İslam dünyasının, hiyerarşik kaderci ekonomik düzenini, köylü ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda değiştirmedikçe başta öğretmen ve diğer tüm emekçilerin mutlu yaşaması düşünülemez.

Sonuç olarak öğretmenin mücadele alanı  daha da genişlemiştir:

  • İlk önce eğitimi – öğretimi; güzel sanatları ve deneysel metoda dayalı doğrultuda birleştirerek tamamıyla devletin ele almasını sağlamak.
  • Sonra da eğitimin, zeka çeşitlerine ve yeteneğe göre biçimlenmesini sağlamak.
  • Sınavların, egemen sınıfların ve güçlerin kültüründen değil; yeteneklerin saptanmasına yönelik olmasını sağlamak.
  • Bilimsel ve sanatsal eğitime dayalı, yetenek çeşitleri göz önünde tutularak, iş ve zekanın bütünleşmesine yönelik “iş içinde, iş vasıtasıyla, iş için eğitimin” bütün okullarda uygulanır hale getirilmesine yardımcı olmak.
  • Köy Enstitüleri eğitim sisteminin, Meksika’da uygulandığı söylenmektedir.
  • Köy Enstitüleri, laikliğin ve demokrasinin ve aklın egemenliğinin uygulandığı bir eğitim kuruluşudur. Tekrar canlandırılmaya değer.
  • Eğitimi – öğretimi, Pazar meta olmaktan kurtararak öğrencileri ve velileri sömürülmekten kurtarılmasını sağlamak eğitimin ve eğitimcinin birincil görevi olmalıdır.

ÖZET OLARAK

Bugün içinde yaşadığımız çağdaş dünyayı oluşturan “Bilimsel Dünya Görüşü” öyle kolayca yaratılmış bir dünya görüşü değildir.

Hıristiyanlığın ve genelde tüm dinlerin, bilim dünyasına karşı açmış olduğu savaşta kazanılan utku, bilim kahramanlarının yılmayan mücadelesi sonunda elde edilmiştir.

Sonuçta, bilim dünyası; başarıya ulaşmış ve metafizik felsefeye dayalı, “Düşsel ve Dinsel Dünya Görüşüne” karşı “Bilimsel Dünya Görüşünü” oluşturmuştur.

Bundan sonra, başta, Batı dünyasında, sonra da tüm çağdaş dünyada yeni bir anlayış , yeni bir felsefeyle eğitim – öğretim olmak üzere devlet ve toplumsal yaşam bütün yönleriyle “bilimsel dünya görüşüne” göre biçimlenmiştir.

Bilimsel ve santsal başarının sonunda en önemlisi, “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce ortamı” oluşturulmuş, buna bağlı olarak da Batı dünyasındaki bilimsel devrimle “ibadet ve inanç” bireylerin özgür iradesine dayalı, laik ve demokratik sistemin gereği din yasal ve toplumsal bir konu olmaktan çıkmış, bireylerin “hür iradesine” bırakılmıştır. Yaratılan bu ortamla, aklın özgürlüğü, aklın yaratıcılığı ve aklın egemenliği sağlanmıştır.

Öğretmenlerimizin, yürümekte olduğu yolların, kimler tarafından ve ne şekilde aydınlatıldığını bilmek, öğretmenlik bilincinin kesin güçlenmesini sağlayacaktır.

Çağdaşlaşmanın, “bilimsel dünya görüşüyle” mümkün olduğuna inanmak, öğretmenin bilincinin temelidir...


Not: Bu yazının ilk iki bölümünü okumak için aşağıdaki bağlantıya bir kez tıklayınız:

Öğretmenler Günü I, II





0 Yorum - Yorum Yaz
Sanatçı Tanıtım Köşesi

"Neden yürümek için ayaklarım olsun ki, uçmak
için kanatlarım var!"

Yaşadıklarıyla baş etme yolunu ararken bu dünyaya sıkışmış ruhunu sanatıyla yatıştırmaya çalışmış, sanat tarihinde ‘Frida Kahlo’ olmuş bir kadın. Belki de sadece biraz olsun nefes almak için resim yapmış bir sanatçı.

Yıllardır medikal makaleler yazan biri olarak ne ilginçtir ki sanatsal bir konuda araştırma yaparken de elim hep medikal literatür tarama sayfası olan ‘Pubmed’ e gidiyor. ‘Pubmed’e ‘Frida Kahlo’ yazdığımda beni hiç de şaşırtmadı. 1989-2014 yılları arasında yayınlanmış Frida Kahlo’yu anlatan 21 adet tıp makalesi tespit ettim. Bu makalelerin yayınlandığı dergilerin bir kısmı nöroloji dergileri iken, bir kısmı radyoloji ve romatoloji dergileri.

”Daha iyi olduğumu düşünmüyorum çünkü ağrılar her zaman aynı ve çok zayıfım. Daha önceki mektubumda söylediğim gibi bunun yerine inançlı olmak istiyorum. Bu ay para olursa bir röntgen filmi daha çekilecek ve daha emin olacağım. Olmazsa, her durumda, 9-10 Eylül gibi yataktan kalkacağım ve bu alet işime yarayacak mı ya da sonunda ameliyat gerekecek mi bileceğim. Korkuyorum … ”

Yukarıda günlüğünden bir alıntı yaptığım Meksikalı ressam olan Frida Kahlo (1907-1954) tüm dünyada self-portreleri ve yine ünlü bir ressam olan Diego Rivera ile olan çalkantılı evliliği ile tanınır. Hayatı ve eserleri, Frida Kahlo’nunki kadar yaşadığı hastalıklardan bu kadar derinden etkilenmiş bir sanatçı bulmak oldukça güç. Çıplak ve hasta vücudunu göstermede bu kadar cesur davranan nadir sanatçılardandır. Resimleri ve çizimleri medikal olgu sunumları gibidir. Self-portrelerinde Kahlo, güzel elbiseler ve Meksika’ya ait takılar içindedir ve saçını renkli kurdele ve çiçeklerle göstermektedir. Kahlo’nun birleşik kaşları, tüylü yüzü, gülümseme olmayan ciddi ifadesi birçok gözlemciyi şaşırtmıştır. Benzer ifade self-portreleri yanında fotograflarında da görülür. Birçok resim tarihçisinin de onayladığı gibi Kahlo’daki bu ifade yaşamında yüzleştiği birçok fiziksel ve duygusal sorunları yansıtmaktadır. Kahlo’nun fiziksel ve duygusal zorlukları, kronik ağrı, infertilite (kısırlık) ve depresyon ile mücadele etme çabaları resimlerinde kaçınılmaz olarak ana konu olmuştur. 143 resminden 55 tanesi fiziksel ve psikolojik yaralarını tasvir eden otoportresidir. Kazaya ek olarak birçok düşük yaşamış, hayatının büyük kısmını alçı, ortopedik teller içinde geçirmiş ve yatağa bağlı kalmıştır. Ağrı ve acı, çalışmalarında tabi bir konu olmuştur. Kahlo’nun kendi sözleri: ‘Resimlerimde acının mesajı var… Resim benim hayatımı tamamladı. Üç çocuk kaybettim… Resim bunların hepsinin yerini aldı. Çalışmanın en iyi şey olduğunu düşünüyorum’.

Bu cümleleri okuduğumda bu dergideki bir önceki yazı olan ‘Epileptik Resim Sanatı’nda bahsettiğim van Gogh’un sözleri aklıma geldi. Epileptik nöbetler yaşadığı kaydedilen van Gogh bir mektubunda kendisini tamamen çalışmalarına verdiğini belirtmiş, ‘yaşadığım bu krizler nedeni ile tıpkı bir kömür madencisi gibi, her zaman tehlikede olduğu için yaptığı işi acele yapan birisi gibi hissediyorum’ demiştir. Frida ve van Gogh benzeri örnekler artırılabilir. Hayattaki zorluklar, acılar, çalışma ve sanat, genetik yetenekle beraber birçok sanatçıda birbirini tamamlıyor gibi görünüyor.

Kahlo’nun resimlerinin başlık ve içeriği acısını tanımlamakta: Henry Ford Hastanesi (Henry Ford Hospital, 1932), Doğumum (My Birth, 1932), Kırık Omurga (The Broken Column, 1944), Umutsuz (Without Hope, 1945) bunlardan bazıları.

Frida Kahlo’nun deneyimlemek zorunda kaldığı hastalıklarının çoğu nörolojik…

Hayatında nörolojik problemler henüz doğmadan önce başlamış diyebiliriz. Doğumsal bir anormallik olan omuriliğin kapanmaması (spina bifida) ile doğmuş. Biyografik yazılarda bu durumdan ya hiç bahsedilmemiş ya da çok az değinilmiştir. Frida Kahlo, bacak problemleri için yaşamı sırasında gelişen çocuk felci (poliomiyelit) ve kazayı suçlamayı tercih etmiştir. Sağ ayak ve bacağına yapılan birçok ameliyat mevcut zaafı daha da kötüleştirmiştir. Bacağını gizlemek için uzun kolalı gömlekler giymeyi tercih edermiş.

‘Suda Ne Gördüm’ (What I Saw in the Water, 1938) isimli resminde yaşamındaki birçok olay betimlenmekte. Bu resimde fiziksel durumunu dikkatli bir şekilde belgelemiştir: Resimdeki ana unsur küvetteki sudan taşmış bir çift ayak. Sağ ayakta birinci ve ikinci parmak arasındaki kanayan yara anormal omuriliğe eşlik ediyor. Büyük parmaktaki yanıcı ağrı, yanan gökdelen olarak resmedilmiş. Anne ve babasının resimleri, kendisindeki genetik hastalığı vurguluyor.

Frida Kahlo, 6 yaşında iken çocuk felci (poliomiyelit) geçirdi ve aylarca yatakta kaldı. Sağ bacağı daha kısa idi ve şekil bozukluğu vardı, ekli ayakkabı giyiyordu, çocuklar ‘tahta bacak’ diye alay ediyorlardı. Çocukluk döneminde gelişen bu fiziksel kusur psikolojik olarak etkilenmesine neden olmuştur.

Bir süre sonra sağ ayağında ağrıya neden olan şekil bozuklukları ve ülserler olmaya başladı. Günlüğünde şöyle yazmış: ‘Ayağım hala hastatrofik ülser, nedir bu?’. Birçok başarısız ve gereksiz ameliyat sonunda ayağında gangren gelişmesi, ölümünden kısa bir süre önce 1953’de sağ bacağın diz altından kesilmesine neden oldu. Sağ ayağında dayanılmaz ağrılar yaşamasına rağmen ayağın kesilmesi tam bir yıkım olmuştur. Günlüğünde kendisini tek bacaklı olarak resmetmiş ve ‘PARÇALANDIM’ yazmıştır. Birçok kez intihar girişiminde bulunmuştur.

Diego Rivera’nın yaptığı ‘Ayçiçekleri’ (1943) resminde geleceği görür şekilde Diego’nun yüzü olan küçük erkek çocuk üzgün bir şekilde sağ ayağı kopmuş bebeği inceliyor.

1925’de 18 yaşında bir tramvay kazasında birçok yerden omuriliği ve leğen kemiği yaralandı. Üç ay yatağa bağımlı kaldı. Aylarca alçıdan korse nedeni ile hareketi kısıtlıydı.

Kaza, Frida Kahlo’nun hayatını çok etkiledi. Yatağa bağımlı olunca, ara sıra manzara resimleri yapan babasının boya ve fırçaları ile resim yapmaya başladı. O dönemde tıp eğitimine başlamış olan Kahlo, ‘Doktor olmak yerine başka bir şeyler yapmak için halen yeterli enerjim var diye hissettim ve hiç düşünmeden resim yapmaya başladım’ diye yazmıştır. Resim’de özel ressam sehpası ve elinde boya fırçası ile yatakta başlayıp biten sanat hayatının fotografı görülüyor.

‘Kırık omurga’ isimli self-portresi, omurilik hasarının etkisini gösteren en vurucu sanatsal göstergedir. Omurgası birçok yerden kırılmış eski bir sütun gibi resmedilmiş. Çıplak vücuduna batan birçok çivi ağrısının keskinliğini ve yaygınlığını göstermekte. Kuru, çorak ve çıplak manzara ressamın acısını ve yalnızlığının sembolü. Bir radyolog tarafından yazılmış bir makalede bahsedilen bu resim ve Kahlo yorumlandığında, acının ve hastalığın gösterildiği basit bir resim olmaktan çıkıyor. Kahlo’nun kendi omurilik, kalça ve bacak röntgenlerini görmesinin sanatsal görüşüne güçlü bir etkide bulunduğu düşünülüyor. Radyolog, Kahlo’nun gözlerinden bakmaya başladıktan sonra bir radyografiye artık eskisi gibi bakamayacağını belirtiyor. ‘Yaralı geyik’ resminde geyiğin yüzü ressamın yüzü olarak gösterilirken omurgaya batmış oklar ve yerdeki kırık ağaç dalı travmaya uğramış ağrılı omurgayı yansıtmakta. Yeniden ameliyatlar olduğu dönemde arkadaşına şöyle ifade etmiş: ‘Büyük ameliyat geride kaldı, sırtımda 2 büyük yara izi var’. Kahlo’nun omuriliğine Meksika ve Amerika’da 30’dan fazla cerrahi girişim yapılmıştır. Sinirlerin etkilenmesi ile ortaya çıkan ağrılar (nöropatik ağrı ve refleks sempatik distrofi) ve  bacağın kesilmesi sonrası ortaya çıkan ağrılar (fantom-ekstremite ağrısı) farklı farklı nörolojik klinik tanımlamalardır. Frida, çocuk sahibi olmak için çok uğraşmış, birçok düşük yaşamış, ayrıca kişisel ya da medikal nedenlerden birkaç kez de çocuk aldırmıştır. ‘Henry Ford Hastanesi’ resminde, hastane yatağında kanlı çıplak vücudunu göstermekte.Yanağındaki gözyaşı ve yataktaki kan,yaşadığı duygusal acısını belirtmekte. Elinde tuttuğu kırmızı kurdeleye bağlı 6 objenin hepsinin ayrı anlamı var. Çorak manzara ile yalnızlığınıvurgulamış. Uzaktaki binalar Rivera’nın kendisindenuzaklığını gösteriyor (bu sırada Rivera Detroit’de duvar resmi üzerinde çalışıyormuş). ‘Doğumum’ (My Birth) resminde kendi doğumunu trajik bir olay olarak anlatıyor. Kendini ölü doğmuş olarak resmederek sağlık problemlerinin doğumu ile birlikte başladığına işaret ediyor. Sağlığı ve evliliğindeki hayal kırıklığı ve acı dolu bir hayatı nedeni ile geriye dönük tüm hayatını değersiz olarak kabul etmiş görünüyor. ‘Diego ve ben’ resminde obsesif aşkını, örümcek ağı gibi avını tuzağa düşürmüş ve tüm hayatını etkilemiş olarak resmetmiş. Günlüğünde Diego’yu şöyle tanımlamış: ‘Diego,  aşlangıç, geliştiren, çocuğum, erkek arkadaşım, ressam, sevgilim, kocam, arkadaşım, annem, ben, hepsi’. Kahlo, kısırlığını kadın ve eş rolündeki başarısızlığı olarak görüyordu. Eşi Rivera, Kahlo’yu defalarca aldatmıştı. Ancak kız kardeşi ile olan ilişkisini öğrendiğinde yıkılmış, aylarca resim yapmamıştı. Tekrar resim yapmaya başladığında ızdırabı resimlerinde görünüyordu. ‘Anı’ (Memory 1937) resminde acısını, kalbi yerde kanıyor olarak betimlemiştir. Kahlo’nun biyografi yazarı Hayden Herrera, Frida’nın daha yoğun acı göstermek istediğinde portrelerini daha kanlı resimlediğini not etmiştir. ‘Kırpılmış Saç’ (Cropped Hair, 1940) resminde Kahlo, evliliği ve Rivera ile boşanmasını, mağlübiyetini, yıkımını ve yalnızlığını yansıtmaktadır. Önceki çalışmalarında kendisini renkli giysiler ve güzel takılarla süslerken, burada siyah bir bol takım elbise içinde kadınlıktan vazgeçtiğini ifade ediyor. Sağ elindeki makas ile siyah, uzun, güzel saçlarını keserek bu değişimi tamamlıyor. Vücudunu gösteren birçok resmine rağmen, Kahlo, genç vücudunu yaralayan tramvay kazasını resmetmekten kaçınmıştır. Herrrera’ya göre kaza basit bir anlaşılabilir görüntüye indirgenemeyecek kadar çok ağır ve önemliydi. Kazayı anımsamak çok yıpratıcı iken, ilginç olarak Kahlo, diğer acı dolu anlarını resmetmekte daha güçlü hissetmiş, kendisinde rahatlama hissine neden olmuştur. Onun fiziksel ve duygusal acılarını resimlerle ifadesi sağlık topluluklarında dikkati çekmiştir. New York’lu bir psikolog terapi seanslarında, kadınların ihanet, tecavüz ve kısırlık gibi fiziksel ve duygusal travmaları hakkında konuşabilmelerine yardımcı olabilmek için Kahlo’nun eserlerini kullanmaktadır. Tıpta daha çok tanı ve tedaviden bahsedilir, ancak hekimin rolü bunlarla sınırlı olmamalıdır. Ağrı ile yaşamak bir insanın evlilik, aile ve kariyerini etkilemek yanında kişinin hedef ve hayallerine yıkıcı etkide bulunabilir. Sağlıklı insanların farkedemeyeceği şekilde vücutlarını hissetmeye başlarlar. Kronik ağrı, kişide fiziksel ve ruhsal birçok değişime neden olur.

Kahlo’nun eserlerinde, acı ve hasarın yaşattığı duygusal yıkıma dokunabilir hale gelinmektedir. Kahlo’nun sanatı, hekimleri bilimsel ve klinik rutinlerin dışına çıkarak hastanın bakış açısından görebilmeye yönlendirmektedir. Da Vinci ve Mikelanj gibi birçok sanatçı tıp alanında anatomik bilgilere büyük katkıda bulunmuşlardır. Frida Kahlo ise kendi vücudu üzerinde hastalık ve acılarının anatomi ve radyolojisini betimlemiştir. Tıp eğitimi için hazırlanırken acılarını, hastalıklarını tasvir ettiği bir ressam haline dönmüştür. Frida Kahlo, tüm hayatı ve yaratıcılığı kronik ve ağır hastalıktan etkilenmiş etkileyici bir sanatçı örneğidir, sanatsal yeteneği muhtemelen genetik (babası), ancak çalışmaları fiziksel ve psikolojik acılardan kaynak alıyor. Biz ne kadar yorumda bulunmaya çalışsak da ne yaşadığını ve ne hissettiğini sadece o biliyor. Bizler eserlerine bakıp sadece anlamlandırmaya çalışabiliriz. Frida Kahlo ile ilgili makaleleri okuyup kendimceçarpıcı bulduğum bazı noktalara kısa kısa değinmeye çalıştığım, eserlerinin yorumlamalarına ayrıntılı giremediğim, bu birkaç sözden sonra noktayı koyarken şu mısralar çıkageldi…

Ruhum dalga dalga
Bedenim cayır cayır
Kalbim atarsa atsın
Aklım istediği gibi çalışsın
Yolun başındayken sonlardayım
Sonlar sonsuzluk bana
Gelmeden gidiyorum
Sevdim mi
Ölüyorum …

Kaynaklar:

• Budrys V. Frida Kahlo’s neurological deficits and her art. Prog Brain Res. 2013;203:241-54.

• Gunderman RB, Hawkins CM. The self-portraits of Frida Kahlo. Radiology. 2008 May;247(2):303-6.

• Antelo F. Pain and the paintbrush: the life and art of Frida Kahlo. Virtual Mentor. 2013;15(5):460-5.

• Hinojosa-Azaola A1, Alcocer-Varela J. Art and rheumatology: The artist and the rheumatologist’s perspective.

• Rheumatology (Oxford). 2014 Jan 30. [Epubahead of print]