• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://plus.google.com/Google/posts
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam108
Toplam Ziyaret445371
Leylekler

Soğuk suyun akışı,
Serçelerin ötüşü,

Gökyüzünde şenlikti,
Leyleklerin uçuşu...


Lütfullah ÇETİN

Leylekler Bizim Köyü Çok Severdi

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde, havaların Nisan ve Mayıs aylarından itibaren ısınmaya başladığını nereden bildikleri şaşırtıcı, hatta mucize olan leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için, soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri döner, beş altı ay gibi uzun bir süre bizim köyde kalırlardı.

Altı yedi ay gibi uzun bir zaman sonra, o kadar uzak mesafeleri katedip bizim köye gelen leylekler, sanki pusulaları varmış gibi, hedefi hiç şaşırmadan, Süllü amcanın tuvaletinin üzerindeki, daha tam anlamıyla hazır olmayan yuvaya konarlar, gagalarını tüylerine gömerler, tüylerini kabartıp gerneştikten sonra, huzur içinde uykuya dalarlardı.

Önce erkek leylek gelirdi. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeğe başlardı. İşi bittiğinde ise, özlem içinde başını gökyüzüne çevirip, dişisinin gelmesini beklerdi. Takriben bir hafta sonra, dişi leylek de, erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alırdı.

Leyleklerin birbirlerini karşılama töreni oldukça ilginç olurdu. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için, kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdardı. Daha sonra, etraflarına aldırmadan, en güzel anlarını yaşamaya başlarlardı. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutku dolu sevgi gösterisinin meyvesi dört veya beş yumurta olurdu. Takriben dört, bilemediniz beş hafta sonra tüy yumağı civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlardı. İşte bundan sonra, anne ve baba leylek için telaş başlar, baba leylek, çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcek bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa ve yılanlar sofrayı süslerdi.

Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek, kanatlarının altına alarak, yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korurdu.

Evin sahibi Süllü amca, doğal yaşamın bir parçası olan leylekleri gözü gibi korur, doğum yerlerine ilk kez geri dönen genç leyleklerin yuvayı onarmalarına yardımcı olur, onlara taş attırmaz, yuvadan düşüp yaralanan körpe yavruların yaralarını sarar, iyileşmelerini sağlardı.

Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz, başka bölgelerden gelen diğer leyleklerle, gökyüzünde birleşerek, seyredeğer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş, ve İsrail'e doğru yola koyulurlardı. 

Süllü amca: Süleyman Ceyhan

Lütfullah ÇETİN

17 Şubat 2004

Muzaffer Şen - Paşa


♣♣♣ Muzaffer ağabeyi kaybetmiş olmanın üzüntüsü içerisindeyiz! ♣♣♣

İstanbul 20. Noteri Muzaffer Şen (Paşa)'in 7 Aralık 2011 Çarşamba günü sabah saat sekiz sularında hayatını kaybetmiş olduğunu büyük bir üzüntü
ile öğrenmiş bulunmaktayız. Kendisine ebedi istirahat, kederli
eşine, çocuklarına ve yakınlarına başsağlığı dileriz!
kosektas.net
  
Muzaffer Şen
1946 - 7 Araklık 2011 İstanbul
Saygıyla Anıyoruz!

Muzaffer Şen Kimdi?

1946 yılında Köşektaş'ta doğan Muzaffer Şen, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1971 yılında mezun olduktan sonra, 1978 yılının Ağustos ayından itibaren Kozaklı Noteri olarak çalışmaya başlayana dek avukat olarak çalıştı. İzleyen yıllarda Kırşehir ikinci ve İstanbul yirmi dokuzuncu Noterliklerinde görev yapan Muzaffer Şen, 01.11.1995 tarihinden emekli olasıya dek Bakırköy yirminci Noterliği görevini yürüttü. Her nerede olusa olsun sayılan, sevilen, yurtseverliği ve yardımseverliği ile tanınan Muzaffer Şen, evli ve üç çocuk babasıydı. Muzaffer Şen'in naaşı, 08. Aralık 2011 Perşembe günü Köşektaş'ta defnedilmiştir. Işığı ve toprağı bol olsun!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası




 Öğretmen Suzan Şen Şeref'in, yaklaşık yedi hafta önce kaybettiği
ağabeyi Muzaffer Şen için yazmış olduğu iç koparan dizeler.
AĞABEYİM

I

II
 III

Sana Nalen tapıyordu
Gözlerine bakıyordu
Yalnız koydun bizi ağabey
Senle hayat akıyordu.

Meğer hayat yalanmış
Umutlarım hayal oldu
Zaman uzun, ömür kısa
Ağabeyime doyamadım.

Felek bize ters bakıyor
Fani dünya can yakıyor
Ebediyen gittin ağabeyim
Rahat uyu sen yatıyorsun.

Ceren kızı hep sorardı
Onunla gurur duyardı
Dayısını unutmasın
Onun yolunda yürüsün.

Sana yakın olacağız
Mezarına varacağız
Hallerini sorup ağabey
Sana saygı duyacağız.

Kırkı geldi okunacak
Eşler dostlar toplanacak
Herkes onu öve öve
Dualarla anılacak.

Yalnız kaldım şiir yazdım
Bacılarımı çok üzdüm
Serap resmini yaptırmış
Gördüğümde seni buldum.

Nalen bacın hiç duramaz
Seni yanında bulamaz
Sana olan acısını
Yıllar geçse hiç silemez.

Nedim, Buse seni bekler
Günlerine keder ekler
Senin yollarına bakar
Gözlerinden yaşlar akar.

İstanbul’un yolu uzak
Felek kurdu bize tuzak
Anam oğlu çok özledim
Gelemen yolların uzak.

Yaptığın iş hiç olmadı
Boşlukların hiç dolmadı
Yattığın yerler nur olsun
Rahat uyu sen ölmedin.

Yengem boşluğa bakıyor
Gözünden yaşlar akıyor
Sensiz yalnız yapamıyor
Senin yoluna bakıyor.

Köye gelir hiç duramaz
Seni yanında bulamaz
Kalbi senin için çarpar
Yürür yolları bulamaz.

Funda harçlığını verdi
Dayın seni çok severdi
Dayın yanına gelince
Hizmetini iyi gördün.

Arkadaşları çok üzüldü
Gözlerinden yaşlar süzüldü
Uzun yıllar dostlukları
Bir anda yasa büründü.

Sıra sıra geldi haber
Bizleri aldı bir keder
Hangisine biz yanalım
Üstüne geldi bu haber.

Elif Naz'ı dayın sorar
Bebek alır ona yollar
Hüseyin'im sen unutma
Annen dayım diye ağlar.

İstanbul’a geldim ağabeyim
Bomboş hayal kurdum ağabeyim
Hayallerim uçup gitti
Sensiz yalnız kaldım ağabeyim.

Yaşlılara ilaç oldun
Öksüzlere kanat gerdin
Seni dostlar anlatıyor
İnsanlara örnek oldun.

Gönlümüz seni arıyor
Kalbimiz sensiz olmuyor
Gece gündüz aklımdasın
Sensiz hayat kan ağlıyor.

Dünya durdu kuşlar uçmaz
Gelen giden halini sormaz
Seni gözlerimiz arar
Gitti giden geri gelmez.

Rüstem amcam seni sorar
Söylenmedi içi yanar
Köşektaş’a geldiğinde
Odasında onu arar.

Nalen bacım ona bakar
Hizmetini güzel yapar
Onun halini görünce
İçine sızılar akar.

Kardeşler hep bir olalım
Biz Paşamıza yanalım
Dostları onu sorarsa
Biz onun yerini alalım.

Odann bomboş bulamadım
Muradına eremedin
Çocukların seni bekler
Sesini hiç duyamadım.

Serkan uzaklardan geldi
Esen selamını saldı
Elif Naz’ım doğduğunda
Ona hediyeler aldı.

Bugün bir ay oldu ağabey
İçimizden ayrılalı
Eş dost bütün seni bekler
Sonsuzlukta kaldın ağabeyim.

Anam Paşam diye sevdi
Hastalığın ümit verdi
Canım benim, ah ağabeyim
Son sözlerin bana oldu.

Akşam oldu, güneş battı
Yüreğime acı kattı
Biz sensiz yapamıyoruz
Sonsuzluğa bizi attı.

Şen ailesi hep yıkıldı
Herkesin boynu büküldü
Gitti gelmez benim Paşam
Yaşanır mı sensiz yaşam.

Saniye'm hizmetini gördü
Nilüfer'e kanat gerdi
Amcan size hep güvendi
Sizi gördü mutlu oldu.

Amcanızı hiç üzmediniz
Yollarını gözlediniz
Üzüntüleriniz acı
İçinizde gizlediniz.

Gelin dostlar, bize gelin
Ağabeyime haber salın
Nevcihan'a doyamadı
Ona gitti öyle sanın.

Köşektaş‘ta doğdu Paşa
Komşuları boğdu yasa
Ağabeyim bir ateş gibi
Gönüllere oldu maşa.

Resimleri dizi dizi
İçimize verdi sızı
Elim tutmaz, gözüm görmez
Yalnızım ben yüzüm gülmez
Paşa'm gitti geri gelmez.

Köşektaş'a haber gitti
Çevre köyler matem tuttu
Dostlar bir bir gelip gitti
Yakışır mı böyle haber
Bacıların durmaz ağlar.
 



PAŞA MUZAFFER ŞEN‘E

 Cemil Gören

Mehmet Kaali soyundan gelir soyun
Herikli Aşireti‘ndendir boyun
Alemler bilir Köşektaş‘tır köyün
Soyunun aynasıydı MUZAFFER ŞEN!

Okuyup yazdın avukat olduydun
Aşkı insanı sevmekte bulduydun
Gönüllere sevgi olup dolduydun
Gönüller ağasıydı MUZAFFER ŞEN!

Gayrı kavuştu kızı Nevcihan‘a
Kabrini kazdırdı onun yanına
İz bıraktın dünya denen bu ‚han‘a
İnsanlığın hasıydı MUZAFFER ŞEN!

Kainata hizmetti ilk emelin
Seni kurtarır var olan amelin
Gerçekte olmuştur çoğu hayalin
Herkesin rüyasıydı MUZAFFER ŞEN.!

Böyle mi severmiş Tanrı kulunu
Kimler omuzlamadı ki salını
Kabristana yönelttiler yolunu
Dostluklar mayasıydı MUZAFFER ŞEN.!

Dur denmiyor gözlerden akan yaş‘a
Derin acılar verdin Köşektaş‘a
Adın Muzaffer Şen namın Paşa
Vicdanın ustasıydın MUZAFFER ŞEN!

Mazlumlar aşkına alemler gezdim
Kötüler adına canımdan bezdim
Cemilim iyiler namına yazdım
Ölçümün kıstasıydın MUZAFFER ŞEN!

 

Köyümün yetiştirdiği ender insanlardan avukat Muzaffer Şen‘e hitabımdır!

Cemil Gören 




 
Celalettin ÖLGÜN

Fransız yazar Jules Romains “Bir insan ölünce, eğer onun yaşantısından, sözlerinden hala konuşuluyorsa hemen ölmez. Ölümünden elli, yüz yıl sonra bile hakkında konuluyorsa, o yaşıyor, aramızdadır demektir. Yaşamında söz ve hareketleriyle iz bırakmayanlar, ölümüyle aramızdan ayrılır!”  sözü her zaman ve her yerde geçerli sanırım.

Aramızdan ayrılan Muzaffer Şen de alçak gönüllüğü, kadirşinaslığı, yardımseverliliği ile hep anılacak, anıldıkça da aramızda yaşayacağına inanıyorum.

Allah rahmet etsin. Kalan yakınlarına başsağlığı diliyorum!
 
Celalettin ÖLGÜN



Yaşam Bir İçim Su Kadar

Hüseyin Seyfi

“Bilmem, geceleri hiç otobüsle Ankara Kayseri Karayolunda seyahat etme imkanınız oldu mu? Yolculuğunuz zifiri karanlıkta olsun, ay ışığında olsun Kırşehir’den sonra tespih taneleri gibi sağa sola serpiştirilmiş köyler görürsünüz yol üstünde dizi dizi. Pırıl pırıl yanarlar. Bu köylerde vatanına yüksek bir sadakatle bağlı insanlar ve onların arasında dürüst politikacılar görürsünüz. Okumuş, aydın, ufku geniş insanlar. Ne devrimciler, ne ülkücüler yetişmiştir bu geniş düzlüklerden.”

 

Bu köylerden biri de geniş bir tepe üstüne kurulmuş, “Kayseri 80 km” yazan levhanın sağ yanından ana yola dört kilometre uzaklıkta yer alan Köşektaş köyüdür.

Köyün özelliği okumuş aydın insanının çokluğudur. Hemen hemen Türkiye’nin her yanında öğretmeni bulunur bu köyün. Köy Enstitülerine ilk öğrenciler kızlı erkekli bu köyden gitmiştir. İlk gurbetçiler Almanya’ya bu köyden çıkmıştır yola. Hukukçular, siyasetçiler, doktorlar bu köyden yetişmiştir. 

Kırk-elli yıldır, eğitimden - tahsilden kaynaklanan bir göç vardır bu köyde ve bu yüzden nüfus çok azalmıştır. Ama yaz tatillerinde dolar taşar özlemle köyüne koşanlarla. Hangi makam ve mevkide olursa olsun, her Köşektaşlı tutkuyla bağlıdır köyüne.

Ortalama insan ömrü, bilinen çoğu canlı türünden uzun. Belki de insan düşünebilen bir varlık ya da canlı olduğundan ömrünü çok kısa görüyor.

Günümüzde seksenine varmamış bir ömre artık “erken” gözü ile bakılıyor.

Zaman ne çabuk geçiyor, yıllar belli bir yaştan sonra durmak bilmiyor, sanki saat kadranı üstünde dönen bir yelkovan.

Çalışıyor, çalışıyorsunuz, “bitti artık, şimdi de dinlenme zamanı” diyorsunuz, kara bir şanssızlık yakanıza yapışıyor bazen.

Yaşama doyum olmuyor, yaşam dediğin ne? Bir yudum su.

Osman Seyfi, Mehmet Polat, Muzaffer Şen ve komşu Avuç köyünden A. Kadir Baş, dört hukukçu, elli yıldan fazla süren arkadaşlığın, dostluğun, kardeşliğin ardından, yağmurlu, ama soğuk sayılmayan bir kış gününde Köşektaş’ta buluştular. Üçünün son buluşmasıydı Muzaffer Şen’le. Buluşma bir veda idi sonsuzluğa açılan, acı bir veda. Beni çok etkileyen bu üç arkadaşın Muzaffer Şen’le vedasıydı.

Her biri tespih tanesi gibi dizili köylerden gelen kalabalık, köyüne büyük bir tutku ile bağlı Muzeffer Şen’e güle güle dedi.

Toprağın bol, mekanın cennet olsun diyoruz sevgili Muzaffer Şen Ağabey.

08. Aralık. 2011-Perşembe

Hüseyin Seyfi


 









 


Yorumlar - Yorum Yaz


Şiir Tanıtım Köşesi

Engin KORELLİ

Bir Kök-türk Kadını:
Güran Han`ım

Ben adınızı unuttuğunuz bir yerdenim
Kendinizi unuttuğunuz ve
Bir kitap yaprağında yeniden bulduğunuz, ya da
Bir resimde, belli mi olur
Boya fırçalarınızın üzerinde
Renklerinizi karıştırdığınız bir kavanozda
Bulanmış bir suyumdur belki de
Hiç pınar görmemiş bir su
Küçük bir kır köyünde
Demir oluklu bir çeşmeden
Akmamış hiç daha

Ben artık kendimi arasam bile bulamayacağım bir yerdenim
Sanki pencereden bakıyorum yaşamıma uzaktan
Başka kentler ve yerleşim yerleri tanımadım
Hiç bir zaman çıkmayı denemedim buradan
Öyle kaldım, sonsuzda boşluğu dolduran bir nesne gibi,
sormayın
Bir yaşantı ki, kimseye anlatmasını bile öğrenemedim

Kimseye fısıldamadan gelip geçtiğiniz bir çağda doğdum ben
Hiç haberiniz olmadan gelip geçen kış günlerinde
Sever misiniz kış günlerini bilmem
Ve ben
Hep bir beyazlık tadı dilinde
Okşanan atlar gibiyimdir yelemden
Siz bilmiyordunuz bunu

Ara sıra sormuş dahi olsanız
Duymamış gibisinizdir aslında
Ne söyleyen anlatmıştır onu doğru dürüst. Yani ben
Ne dinleyen anlamıştır onu. Yani siz
Aynen: diyalog yoktur, diyen fılozof gibiyizdir
Ne yazık ki, bunca zaman farkına varmamışızdır bunun

Bu nedenle gözlerim bomboş bir sonsuzluktur
Her keresinde ayrımsarım bunu
Bir yere, bir kişiye baktığımda
Bir daha görmemeşimdir çünkü onu
O aranıp durur orada, bense burada

Derler ki: bu bir aranış bile değildir
Ve aranış sayılması için ilk önce
Başka bir dil gereklidir

Üzülüyor muyum? Seviniyor muyum?
Ha bir kent, ha bir mağara olmuş biz şamanlara
hiç söyleniyor muyum?
Evet, ben şamanların kayalara çizdikleri resimler
Ağaçlara bağladıkları çaputlardan geliyorum.
Adı hiç bir yerde anılmamış mağaralardan
Ta bundan bin üç yüz yıl önce
İki avcının sırtını dayadığı bir duvardan geliyorum
Orhanların duvar yazıları gibi, çıtkırıldım bir tümceyim, dedim
Anlamadınız. Hiç kim yazdı bunları, diye sormadınız
Ve ben o duvar yazılarında anlatılan,
kuşatılmış bir köyden geliyorum
Her yanım ayrı bir renk
Uygurlar boyadılar beni, Gök Türkler‘in çocukları

Her kuytuya bir haber gönderip o zaman öncesinde
Her yöne ayrı bir renk verdirerek adamlarına
Doğuya kır rengi dediler ve o ara yeşil,
yaşıl bile olmamıştı henüz
Güneye al dediler; güneşi karşıladılar,
doru atlarını sürdüler orada.


Batı aktı.
Ve kuzeye gittikçe bir aklar toplamı, ki duyulmamış
Başı uçuk renkli bir attı, o ak
Ya da sakarı açık renkli bir at
Daha beyazı almamışlardı atalarımız Araplar’dan
Ve ak aktı

Kuzey ise karaydı
Ve saçının tek bir teli gibi
`Çeşmi siyahım`, diye, bir şiir yoktu ozanlarında
Ve sevdiklerinin gözlerine
`Kara gözlüm kar yağdırdın başıma`, diye dolanıyorlardı
Ya da, karada ölüm yok bize, diye savaşıyorlardı o zaman
Kara haberlere çok üzülüp,
Kimseye kara çalmıyorlardı, bilip bilmeden
Ve tarihde bir kara batak gibi
Kaybolup yeniden diriliyorlardı.

Ve ben bir kaya yazısı gibi o bozkırda
Rüzgar soluyorum karanlık kış gecelerinde
Ve yılgınlar ordusu geçiriyorum içimden
Tarla boylarında toygar kuşları
Oluk oluk oluk su taşıyorum boyalarınıza

Siz sızlanıyorsunuz, bir kenti yırtıp da arkanızda
Yeni gözler ediniyorsunuz korkularınızdan
Atları ve çobanları sürüyorsunuz bir yoksulluğa
Ha bire kaya diplerinde sindindirip bekletiyorsunuz
Her ne kadar Kök Türkler göçebe de olsa
Herkesin yetecek kadar aşkı ve toprağı vardı, diyorsunuz.

Ben demiyorum, yanılıyorsunuz
Erkekler ok yapımında ustalaşmıştı biliyorsunuz
Ve alıştırmada o kadar ustaydılar ki, bir kalbi vurmada
Her kalp bir kere vurulup düşürülmüştü dalından
Sizin kalbinizden başka.

Sonra bir avcı gibi, dolaştığım yıllar başladı arkanızda
Boyalarınız unutturuyordu biz yarenleri
Aşkınız boyuyordu gözlerimizi
Kendimizi yalnız buluyorduk obada.

Derilerden yapılmış kürk mantolarınız vardı
Yeni dikilmiş ayakkabılarınız
Bacağınıza taktığınız o yağıltınızla
Taşlar arıyordunuz içinizden geçenleri duyuracağınız

Ben uzaktan izliyordum, bozkırda bir yılgın gibi
Yıldızlar düşürüyordum tepenize
Yakınıyordum yalnızca yarenlerime
Ve siz, hiç ses etmiyordunuz.

Aşırı yellerden korunmuş, alçak bir ırmak kıyısında
Arabalarımıza yüklediğimiz yurtlarımızla
Güneş ve gök tanrıyı katarak yanımıza
Çıkmıştık bir gün yola

Uzun ve bitmek bilmeyen yolları geçerek
Dağları almıştık gerimize
Ben bir ara bakacak oldum, bu ne sonsuzluk, diye
Ve siz, iki kısrağın çektiği bir araba üzerinde
Kendinize dönmüş iç bileyerek
Gömülmüştünüz düşlerinize
Hiç bir Kök Türk kadınında olmayan
Kırık bir gönül yarası düşmüştü yüzünüze
Ne yapsam da yeğ tutamayacağım
Bir ırmak sızmıştı içinize.

Her devrin yer yüzü şeklinde bıraktık eskimiş yurtlarımızı
Çıkıp geldik iklimleri hiçe sayarak bu çağlara
Atlarımız argın ve susuz, atalarımız yorgun kaldı
Ilboylarımız son bir varoluş kavgasında
Yok oldular adamuslu tengrilerin arkasında

Bir boy bir boya üstün geldi, devirerek boyları
Şaman bayları vurulan boyunlardan da üstün kaldı
Bu kavgalar o günden beri silindiler taş üzerlerinden
Bozkırda kayalar bile parçalanıp dağıldı

Engin Korelli, 1997