Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret649140
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Anasayfa

www.kosektas.net 



Musa Kâzım Yalım • Büngülgöz'den Sivri'ye Hayali Bakış • 1970'li Yıllar

Köşektaş'ta doğa sadece gökyüzünden ibaret değildir! Gündüzün güneşli aydınlığında, gecenin lacivert atlasında uzanan o uçsuz bucaksız ova
ile onun hemen arkasında yükselen heybetli "Kırlangıç Dağı", daha
bilinen adıyla "Çatal Dağ", bir diğer adıyla "Mor Dağ", Köşektaş
insanına duygu yüklemiştir. Köşektaş insanının bu denli
müziksever, şair ruhlu ve esinli olması, ancak
oradaki doğal ortamla izah edilebilir! 
Musa Kâzım Yalım

DÜNYA GÖRÜŞLERİ VE ÖĞRETMEN


İnsan aklının iyiye ermesi bilgiyle; insanın çevresinde gelişen olayların kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise
billinçle olasıdır!

MUSA KÂZIM YALIM

Dünya Görüşleri ve Öğretmen l Musa Kâzım Yalım l Kasım 2007 l Ankara

Metafizik (doğaötesi) felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşüyle; eytişimsel özdekçi felsefeye bağlı, bilimsel dünya görüşü, veya maddeci diyalektik felsefeye bağlı bilimsel dünya görüşünün tarihsel gelişim doğrultusunu incelemek suretiyle, bu dünya görüşlerinden hangisinin çağdaş ve bilimsel aydınlık dünyayı oluşturduğuna dair belli bir bilinç düzeyine ulaşması öğretmenin asli görevidir

Genelde insanlık, şimdilik iki büyük dünya görüşüyle birlikte yaşamaktadır.

24 Kasım 2007 Öğretmenler Günü’nde, başta Milli Eğitim Bakanımız olmak üzere, öğretmen ve öğretmenlikle ilgili herkes bir şeyler söyleyecektir. Ama, öğretmen ve öğretmenliğin çağdaş bir değer olduğunu ve “Bilimsel Dünya Görüşünün” içinde yer alması gerektiğini belki de hiç kimse söylemeyecektir. Oysa; çağlara, yön ve biçim veren öğretmen ve bilimsel dünya görüşüdür.

Rönesans hareketi; insanlığın var oluşundan beri sürüp gelen, metafizik felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşüne karşı, eytişimsel özdekçiliğe dayalı “Bilimsel Dünya Görüşünü” yaratmıştır.

Öğretmen; eğitim ve öğretimin çağdaş, bilimsel yapısı gereği, bilimsel dünya görüşünün yanında yer almak zorundadır.

Öğretmen; bu ulusun sonsuza dek yaşamasını istiyorsa; emperyalist ülkelerin elinde tutsaklık zinciriyle bağlı kalmasını istemiyorsa, “akıl ve bilim yok, Tanrısal irade vardır.” körinancına karşı savaşım vererek, onun yerine deneysel bilim ve güzel sanatları içeren; aklın ve bilimin egemenliğini sağlamakla yükümlüdür.
Din, devlet yönetimi olmaktan çıkmış, bireylerin ibadeti olarak kalmıştır. Laik devlet biçiminin gereğidir bu.  

  • Körinanç, hurafe, tarikat ve mezheplerle beyin yıkamaya yönelik, “Metafizik Dünya Görüşüne” karşı; öğretmen, “Bilimsel Dünya Görüşünü” yaşama geçirmek için kahramanca savaşım vermekten kaçınmamalıdır.
  • Öğretmenlik mesleğinin gereği, öğretmenin içinde yer alması gereken dünya görüşü “Bilimsel Dünya Görüşüdür”, çünkü çağları değiştiren ve ona yön veren, bilim, güzel sanatlar ve öğretmendir.
  • Bilimle atbaşı giden öğretmen ve öğretmenliğin, “Bilimsel Dünya Görüşünün” içinde yer alması bir zorlama değil; doğal ve kendiliğinden oluşan bir olgudur. Öyleyse, öğretmen, “Çağdaş ve Bilimsel Eğitimin” yaratılışına yön veren bilimsel gelişmenin tarihini, bir pedagojik eğitim kadar, iyi bilmek zorundadır.
  • Çağdaş dünyada yürünmekte olan bilimsel yolun nasıl oluşturulduğunu bilmek, öğretmenin kişiliğini geliştirecek, ona güven sağlayacaktır.
  1. Metafizik (doğaötesi ve bilimdışı) felsefeye dayalı "düşsel ve dinsel dünya görüşü;
  2. Eytişimsel özdekçiliğe dayalı "bilimsel dünya görüşünün" oluşması:

Metafizik felsefeye dayalı dünya görüşünün doğuşu:

İnsanlığın var oluşundan itibaren varlığını sürdüren metafizik düşsel ve dinsel dünya görüşü, insanların, doğa olayları ile ilgili araştırmaları ilk önce bilimsellikle başlamış, ama deneysel bilim metodunu iyice bilmedikleri için, doğa olaylarının sırrını çözememişlerdir. İnsanlar, buna rağmen her şeyi ve doğa olaylarını hep merak etmişlerdir. Bu kez insan, doğal olaylara neden olan gizli bir güç vardır diye düşünmüş, O zaman karın, yağmurun, yıldırımın, şimşeğin, depremin, hastalıkların, ölümlerin ve tüm doğal olayların zararlarından korunmak için, gizli ve yüce bir güce el açıp yalvarıp, yakarmaya başlamışlar. Bu yalvarış ve yakarış hayal edilen yüce bir güce sığınmaya dönüşmüş.

İnsan, doğanın ortasında varlığını sürdürmek için hayal edilen veya hissedilen ve Evrende var olan her şeyin yaratıcısı yüce güç ve enerjiye yalvarıp sığınmakla din anlayışı ve metafizik felsefeye bağlı dinsel dünya görüşü doğmuş, yani doğaötesi, doğanın dışında, doğa ve madde ile ilgisi olmayan düşsel düşüncelerle algılayamadığımız Allah veya Tanrı yani yüce güç hissedilir olmuş. Böylece tek Tanrılı büyük dinlerin temelleri atılmış ve bu temeller üzerine metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşü yaratılmıştır. Bu oluşum ve gelişmeden sonra, insanlar, yaşamlarını, uygarlıklarını ve kültürlerini hep, metafizik düşsel ve dinsel dinsel dünya görüşüne göre düzenlemeye başlamışlardır.

Daha sonraları, bu dünya görüşü, tek Tanrılı dört büyük dinin Peygamberleri tarafından da en yüksek düzeye ulaştırılmıştır.

Bu gelişmeden daha önceleri insanlar hep birlikte kazanıp, birlikte tükettikleri sırada, yani ilkel kominal toplum düzeni içinde yaşarlarken, insanlar arasında ticaret olayının başlayıp kar düzeninin hayata geçmesiyle, zenginlik - fakirlik başlamış, bu gelişmenin doğal sonucu olarak iyilik - kötülük de başlamıştır. İnsanlar arasındaki geçimsizliğin durdurulup, sakin bir toplum hayatının sağlanması için Peygamberler devreye girmişler. Peygamberlerin araya girmesiyle, zenginlerin mutluluğunun ebedi değil; geçici olduğu anlatılarak, yoksul ve emekçi kesimin, ölüm ise, ölüm ötesi – öbür dünyada ebediyen (sonsuza dek) mutlu olacakları empoze edilerek yoksul kesimin öbür dünyadaki mutluluğa inanmaları sağlanmıştır. Ve böylece, ölüm korkusu da zihinlerden arınmış oluyordu...

Varsıl – yoksul arasındaki geçimsizlikve kavga önlenmiş olup, varsıl ve rahat kesimin, bu dünya yüzündeki mutluluğunun devamlılığı sağlanmıştır. Peygamberlerin bunca mücadelesinden sonra varsıl – yoksul arasındaki kavga ve kan son bulmuş toplumsal sükûnet (dinginlik, yatışma) sağlanmıştır.

Bu büyük gelişmeden sonra, “metafizik felsefeye dayalı düşsel ve dinsel dünya görüşü rayına oturmuş, insanları sürekli etkilemiştir.” Bu etkileyiş, Rönesans hareketiyle, hızını kesmiştir.

Varsıl – yoksul arasındaki ayrıcalık hiç adil ve doğru olmadığı halde, başta Hıristiyan dünyası olmak üzere, büyük dinlerin hemen hepsi, Allah’ı da bu adaletsizliğe ortak etmişlerdir. Böyle bir din anlayışı insani (hümanist) değerlerle asla ölçülemez ve bağdaştırılamaz. Büyük din devrimcisi, Martin Luther, Hıristiyanlığı yorumlayarak demiştir ki;

“Ekonomik ve sosyal eşitsizlik bir Tanrı düzenidir. Bu ilahi düzen olduğu gibi korunmalıdır.”

İslâm dininde de buna benzer bir görüş ve yorum egemendir. Şöyle ki: “Evrendünyadoğa, insanlar ve tüm varlıklar hep hiyerarşik bir düzen içinde yaratılmışlardır.”

Yani her şey büyüklü – küçüklü, kademe - kademe yaratılmış olduklarından, insanların ruhsal ve fizik yapıları nasıl birbirlerine benzemiyorlarsa, insanların ekonomisi de hiyerarşik düzen içinde  kademe - kademe, büyüklü – küçüklü varsıl ve yoksul diye ikiye ayırarak yaratılmıştır.

“Ben niçin fakir yaratıldım da, bir başkası zengin yaratıldı.” diye “Allah’ın, insanların kaderlerini belirleyen emir ve buyruklarına karşı asi gelenlerin öbür dünyada tekrar tekrar yakılmak üzere gideceği yer cehennemdir.” diye insanlar susturulmuştur.

M.Ö. VIII. Yüzyıldan başlayıp, M.S. V. Yüzyıla kadar 1300 yıl devam eden Antikçağ Yunan Uygarlığının yeni yeni filizlendiğini görüyoruz.

Bu uygarlığın ayrıca özelliği, deneysel bilim ve güzel sanatlara yönelik oluşudur.

Bir yandan da Antikçağ Yunan Uygarlığına parellel olarak gelişip güçlenmeye başlayan tek Tanrılı büyük dinlerden Hıristiyanlık, hızla gelişirken, sanki, dine karşı, bilimsel gelişmeyi önceden farketmişçesine, Antikçağ Yunan Uygarlığının yaratacağı, “eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı bilimsel dünya görüşünün” önüne geçip dur diyecek, “metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşünü” ilkellikten kurtararak, daha anlamlı ve görkemli bir dinsel dünya görüşünü oluşturmanın hazırlığını yapıyor gibiydi. Hıristiyan dünyası bu hazırlığı yapadursun. Biz, Antikçağ Yunan Uygarlığını yaratanların etkinliğine bakalım.

ThalesPisagorÖklitArşimet gibi büyük matematikçi bilginler, matematik biliminin geometri ile ilgili yaratıcı  düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlamak için, ilk defa “bilimsel bilgi” için, deneysel metodu yaşama geçirmişler.

Diğer yandan Heraklit, (M.Ö. 344 – 475), tüm varlıklarda doğal olarak var olan devinim, değişim, iç çelişki ve  çatışmanın sonucu, evrenin, doğanın, toplumun ve düşüncenin oluşma yasasını oluşturan diyalektiği keşfetmiştir. Ona göre, diyalektik ve var oluş, evrenin temel yasasıdır. Dünyanın özü işte budur. Heraklit, evrenin en genel yasasını bütün şeylerin kalımsızlığında, durulmamışlığında ve her varlığın bu sürekli değişmesinde görmüştür. Her şey akar, her şey değişir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu nedenle, “Aynı ırmağa iki kez giremeyiz.” Değişim, devinim ve çelişki dünyanın egemen ilkesidir.

Heraklit, Antikçağ Yunan Uygarlığının en parlak zekasıdır. Devim ve değişmenin doğasal ve insansal yapıda temel olduğunu ilkin o, görmüş, eytişimsel düşünceyi ilkin o gerçekleştirmiştir.

Metafizik dünya görüşü, her şeyi donmuş ve değişmez kabul eder. Oysa, diyalektik olarak kesin, mutlak hiçbir görüş, hiçbir fikir,  hiçbir inanç, hiçbir iktidar ebedi ve kutsal değildir. Bu diyalektiğin yasasıdır.

Diyalektik yasaya uymayan yalnız, dinsel inanç, körinanç ve hurafelerdir.

Güneş’in ateş parçasından olduştuğunu keşfeden Anaksagoras;

Atomcu teorinin kurucusu Demokritos;

Tıp biliminin kurucusu ve babası Hippokrat;

Sokrates, (İ.Ö. 468 – 400), “Bir şey biliyorsam, (o da), hiçbir şey bilmediğimdir.” sözüyle bilginin ve bilgilenmenin önemini vurgulayarak (bilgi sevgisi) kurucusu olmuştur.

Aklımızın, iyiye ermesi, bir bilgi işidir. Toplumsal ahlakın gelişip yükselmesi bilgilenmeye bağlıdır.

O’nun felsefesinde, (diyalektik materyalizme) kadar bütün felsefe sistemleri ve dünya görüşleri Sokrates’ten izler taşır. O, ahlakla ilgili görüşleriyle Ahlak Felsefesi’nin kurucusudur. Hatta, evrensel bir ahlak sisteminin oluşturulmasını düşündüğü de söylenmektedir.

Sokrates, “Tümevarım” (endüksiyon) yönteminin kurucusudur.

Sokrates, düşünmenin faydalarını göstererek insanlara düşünmeyi öğretmeye çalışmıştır. O, insanlaşmanın yolunun, bilgilenmekten geçtiğini ortaya koymuştur. Gençlerle diyalog kurarak, onların bilgilenmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu yüzden gençlerin dinsizleşmesine yol açtığı gerekçesiyle, dinsizlikle suçlanarak baldıran zehiriyle ölüm cezasına çarptırılan Sokrates;

- İlk sosyalist düşüncesiyle, Antikçağ Yunan Uygarlığının ilgisini çeken ve Metafizikçi görüşüyle, başta Hıristiyan dünyasını ve sonra da İslâm dünyasını derinden etkileyen Eflatun;

- Metafizik görüşüyle, dinsel inançlar doğrultusunda Hıristiyan ve İslâm dininin ilahıyatında çok derin etkiler yapmakla beraber, materyalist görüş ve düşünceleriyle doğa ve toplumsal alandaki ortaya koymuş olduğu bilimsel gerçeklerle bilim dünyasını etkileyen Aristotales ve diğer düşünür ve bilginler Antikçağ Yunan Uygarlığının yaratıcılarıdır.

Gittkçe gelişip güçlenen Antikçağ Yunan Uygarlığı Hıristiyan dünyasının dikkatini çekmeye başlamıştır. Bilim ve güzel sanatlara dayalı Antikçağ Yunan Uygarlığının dini inançları zayıflatıp sarsacağını düşünen kilise babaları, bilim ve güzel sanatların gelişmesini durdurmak için savaş başlatmışlardır.

Hıristiyan dünyasının gelişip güçlenmeye başladığı çağda, bilim düşmanlığı da başlamıştır. Bilimsel uygarlığın yayılmasını hemen önlemek amacıyla; Antikçağ bilim adamlarının, bilimsel çalışmalarının önünü kesmek için, M.S. 390 tarihinde İskenderiye’deki 700 bin ciltlik kütüphanenin, kilise babalarının kışkırtmasıyla halk tarafından yakılarak, bilimsel araştırmalar durdurulmuştur.

Kütüphanenin yakılışını gören Romalı büyük tarihci Flavius, bu  çılgına dönmüş kalabalığın arasından son bir defa geriye dönüp Museion’un (kütüphanenin) açık kapısından dışarıya savrulan dumanlara bakarak bağırır: “Hey Tanrılar! Merhamet edin! Yedi yüz bin ciltlik bilgi ve hikmete kıymayın! O bütün insanlığın malıdır, sizin değil!”

İskenderiye’deki kütüphanenin yakılışıyla ilgili olaydan 25 yıl sonra, M.S. 415’de de İskenderiyeli kadın matematikçi Hypatia’nın, matematik bilimiyle ilgili yeni bilimsel araştırmalarla, yeni buluşlarına son vermek için başpiskopos Kyril’in halkı kışkırtmasıyla, büyük matematikçi Hypatia parçalanarak öldürülmüştür. Bu bilim kahramanı matematikçi Hypatia ilk bilim şehitlerindendir.

Metafizik felsefeye bağlı “dinsel dünya görüşü, kendisinin doğru olduğunu deneyle kanıtlayamadığı için, bu görüşün tek sığınağı kavga ve kandır. Çünkü metafizik, fizik ötesi veya doğaötesi düşsel ve dinsel görüşlerin doğruluğu deneyle kanıtlanamaz.

İskenderiye’deki bu olaylardan sonra, artık bilimsel araştırmalar yapılamaz olmuş; Antikçağ Yunan Uygarlığı Rönesans hareketine kadar tam bin yıl yerinde saymıştır.

Metafizik felsefeye bağlı düşsel ve dinsel dünya görüşünün karşısına; materyalist felsefeye dayalı yeni bir bilimsel dünya görüşü oluşturmak üzereyken; Antikçağ Yunan Uygarlığı, Hıristiyan dünyası tarafından susturulmuş olup, “bilimsel dünya görüşüne” geçit verilmemiştir.

Aradan bin yıl geçtikten sonra; M.S. XV. yüzyılda hümanizmin etkisiyle başlayan ve Antikçağ Yunan Uygarlığına dayalı deneysel bilim ve güzel sanatlarla yeniden hayat bulmuş olan çağdaş dünyanın temeli ve güneşi Rönesans hareketi; yine Hıristiyanlığın bilim düşmanlığına takılmıştır. Bilim adamları ve bilim sempatizanlarına yönelen ölüm tehditleri, bu kez de engizisyon mahkemelerini devreye sokmuştur.

Rönesans hareketiyle bilimsel çalışma ve araştırmalar yeniden başlamıştı.

Bunu gören hırıstiyan dünyası ve kilise babaları, engizisyon mahkemeleriyle bilim üretenleri cezalandırarak deneysel bilime son vermeye çalışıyorlardı. Fakat bilim kahramanları öldürülmekten korkmuyorlardı; XVI. asırdan XIX. asra kadar dahiler döneminde birçok bilim patentleri ortaya konmuş, ölüm olayları bilim üretmeyi bir türlü durduramamaıştır.

Kilise babalarının emrinde çalışan engizisyon bilim adamına din düşmanı gözüyle bakıyordu. Engizisyon mahkemeleri 600 bin kişinin yaşam hakkına son vermiş, yalnız bunların 200 bin kişisi yakılarak öldürülmüştür.

Ortaçağ boyunca din düşmanı diye tam 3 milyon masum insanın yaşamına son verilmiştir. Fakat sonuçta bilim dünyası, başarıya ulaşmış ve metafizik düşsel felsefeye dayalı “dinsel dünya görüşüne” karşı; eytişimsel özdekçiliğe dayalı “bilimsel dünya görüşünü” yaratmıştır.

Batı dünyası, bilimsel başarının sonunda sosyal bir kabuk değiştirmiş, dinin baskısından kurtulmuş, laik ve demokratik düzen hayata geçmiş. Toplumsal yaşam bütün yönleriyle değişmiş her şey bilim ve güzel sanatlara göre biçimlenmiştir.

-       Rönesans hareketiyle: Aklın egemenliği, aklın yaratıcılığı ve aklın özgürlüğü sağlanmıştır.

-       Özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sistemi oluşturularak insanlar, dinsel baskıların altından kurtulmuşlardır. Böylece aklın, inançtan; bilimin, dinden bağımsızlaşması sağlanmıştır.

İbadet ve inanç, bireylerin özgür ve hür iradesine bırakılarak, laik ve demokratik bir sistem gereği, dini konular, yasal ve toplumsal bir konu olmaktan çıkmıştır.

Rönesans hareketi, Leonardo da VinciKopernikKeplerGalileoNewton gibi bilim ve sanat adamlarıyla ilerici yazarların, bilim ve sanat sempatizanları insanların omuzlarında yükselmiştir.

Batı dünyasında, Rönesans hareketiyle “bilimle barışık, bilimsel akla sahip” görüş ve düşünceleri ve her şeyi bilimsel değerlere göre yorumlayıp değerlendiren çağdaş doğrultuda yeni bir toplum düzeni oluşturulmuş, eytişimsel özdekçiliğe dayalı “bilimsel dünya görüşüne” göre yeni bir devlet ve yeni bir toplum düzeni yaratılmıştır. Yani “Bilimsel Dünya Görüşünün” egemenliği sağlanmıştır.

Ortaçağ’daki Hıristiyanlığın bilim düşmanlığı, şimdi olmuş, çağımızda bile, islam dünyasında halâ yaşanmaktadır. Fakat, Ortaçağ Arap – İslam uygarlığının kuruluşundan beri, İslam dünyasında, deneysel bilim, üretmek için çalışmalar yapılmadığı ve bilimsel bilgi (deyensel bilgi) dışlandığı için, Hıristiyan dünyasında olduğu gibi, din uğruna, toplu katliamlar yaşanmamıştır.

Eş’ari (873-936) ve Gazali’nin (1058-1111), deneysel bilim ve güzel sanatları, “insanları yok yere meşgul eden bir safsatadır.” diye dışlamışlardır. “Akıl yok, tanrısal irade vardır.” diyerek, asıl bilimin Kuran’da olduğuna dair yorumlar yapmışlardır.

Eş’ari ve Gazali’nin, bilimi dışlayıcı yorumları, İslam dünyasında, bilimsel bilgi üretmeyi durdurmuştur. Bu yüzden İslam dünyası, yaklaşık 800 yıldan beri “beyin verimsizi” bir toplum manzarası ortaya koymuştur. Aklın ve bilimin egemenliği yerine; körinanç, hurafe, tarikat ve mezhep ayrılıklarının hüküm sürdüğü bir din anlayışının egemenliği sağlanmıştır...

Ortadoğu’da, İslâm dünyası, emperyalist devletlerin baskısı altında, bilimi dışlamanın ve bilim düşmanlığının neden olduğu tutsaklık zincirinin bağımlılığı altında yaşamaya mecbur edilmişlerdir.

-         Arap ulusculuğu tarafından, İslâm dininin evrensel niteliği yok edilmiş, onun yerine, Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığının ideolojisine bağlı, körinanç, hurafe, tarikat, ve mezhep ayrılıklarını içeren, bilimi ve güzel sanatları dışlayan ve İlmi-ilâhi olarak Allah tarafından bir buyruk gibi indirildiği sanılan, egoizme dayalı Arap Ulusculuğu; tüm İslâm dünyasında hâlâ egemenliğini sürdürmektedir.

-         Ortaçağ Arap-İslâm Uygarlığının ideolojisi, Osmanlıları da etkisi altına almıştır.

a)      Arap-İslâm ideolojisine dayalı ve İlmi-ilâhi olarak Allah tarafından bir buyruk gibi indirildiği kabul ve iddia edilen ve tüm İslâm dünyasına inanç olarak kabul ettirilen Arap Ulusculuğunun egoizme yönelik ilkeleri Osmanlılara da kabul ettirilmiştir.

b)      Osmanlılar’ın toplum yapısı ve eğitim-öğretimi, Arap Ulusculuğunun ilkelerine göre biçimlenmiştir. Eğitim-öğretim ve her şey; Arap Ulusculuğunun ilkelerine dayalı, Arap halkının inanç ve gelenekleriyle bütünleşmiş “dinsel eğitimin güdümüne” alınmıştır.

c)       Bu anlayış; gün geldi, Atatürk’ün kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devletini de etkilemekte gecikmedi. (Yani 1950 – 1980 laiklik karşıtı devrimle laiklik başta olmak üzere her şey, yüz seksen derece geriye dönerek Osmanlılaşmış ve Araplaşmıştır.)

Büyük Atatürk, bize özgü bir kültür, bize özgü bir uygarlık yaratmak istiyordu. Yeni kurulan Türkiye Cunhuriyeti Devletinin bize özgü kültür ve uygarlık yaratma düşüncesi, 1950 laiklik karşıtı devrimle son bulmuştur. Şimdi ülkemizde, metafizik felsefeye dayalı, düşsel ve dinsel dünya görüşü egemendir.

  II - Atatürk, Ulusal Eğitimi Yaratan Büyük Bir Pedagog (Eğitimci) ’tur

Büyük önder Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devlet yapısını oluştururken, toplum yapısının bilimle barışık ve bilim üreten bir toplum olmasını istiyordu. Bunun için de, deney ve gözlem metoduna dayalıbilimsel bilgi esasına dayanan eğitimden yanaydı. Osmanlı’dan kalan “dinsel dünya görüşüne” bağımlı ezberci eğtimin geleceğinin artık sona erdiğini kesin olarak biliyordu. Çağdaş dünyada, bu eğitimin yeri yoktu.

Osmanlı ezberci eğitim sistemi, “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmış olup, din ile eğitim bütünleştirilmiştir. Eğitimi dinden; dini eğitimden ayrı düşünmek Osmanlı dönemimin eğitim sistemini inkar etmek demektir. Ortaçağ İslâm Uygarlığı, bu eğitim sisteminin üzerine inşa edilmiştir.

Atatürk, bu durumda, çağdaş eğitim düzeyinin ilk önce köyden, mahalleden ve halktan başlamasının diyalektiğine inanmıştır.

Osmanlılar’dan kalma eğitim sistemi, İstanbul başta olmak üzere, diğer büyük kentlerin hemen hepsinde köhneleşmiş Ortaçağ İslâm Uygarlığı eğitim sistemi egemendi. Bu nedenle, bu eğitimin üzerine çağdaş eğitim düzenini kabul ettirmek ve yeni sistemi uygulamak çağdaşlık yolunda çok zaman alabilir, hatta kentler yaşamı, dinsel medeniyet tipi ile bütünleşip kemikleşmiş olduğu için, bu özellik, çağdaş dünyaya giden yolda takoz olabilirdi. Onun için çağdaş uygarlık düzeninin hayata geçmesine köyden, mahalleden ve halktan başlamak en gerçekçi ve bilimsel bir zorunluluktur.

Atatürk, Türk halkının içinde yaşadığı problemleri çözüme ulaştıracak, bilimsel esaslara dayanan yepyeni bir eğitim düzeni ortaya koymuştu.

O, Ortaçağ kokuşmuşluğundan uzak aydınlık, ilerici ve çağdaş bir toplum düzeni kurmayı planlamıştır.

Bu nedenle Atatürk, Türk eğitim sisteminin, deney ve gözlem metoduna dayalı bilimsel bilgi ve güzel sanatları içeren eğitim sisteminin aynı zamanda laik ve demokratik değerlerle taçlandırılmasının gereğine inanmıştır. Çağdaşlığı yakalamak, ancak hür düşünce ve bu eğitim sistemiyle mümkün olabilirdi. Çünkü, laiklik hür düşüncenin kaynağıdır.

Çağdaş dünya düzeninde yer almamızın yolu, güzel sanatlarda ve bilimde evrensel kültüre (yani bilim dünyasının kültürüne) ulusca katkıda bulunabilmemiz, ulusumuzun toplumsal özelliklerine göre yaratılmış özel pedagojik metoda dayalı eğitim sistemiyle olanaklıdır. Bunun için de milli kültürümüzün yeniden yaratılmasıyla birlikte, dilimizin bilim üretecek biçimde arılaştırılarak bilim dili haline dönüştürülmesi ulusal çıkarlarımızın gereğidir.

Eğitim ve öğretimde bize özgü dil; bize özgü araç ve metodların yaratılması ulusumuzun çağdaşlaşması için bilimsel bir gerçektir. Büyük önder Atatürk, bunları düşünüp ortaya koymakla; gerçekten “ulusal eğitimi” yaratan büyük bir pedagog olduğunu, tüm dünyaya kanıtlamıştır.

Atatürk, ayrıca ulusal özellikleri olmayan Ortaçağ zihniyetinden kalma köhneleşmiş bir eğitimden geçirilmek istenen gençlerimizin paslandırıcı, uyuşturucu ve hayali bilgilerle doldurulmasınınn önüne geçilmesini çağdaş eğitimin bir gereği olarak görüyordu. Atatürk; “bilimsel bilginin” (deneysel bilginin) kaynağını oluşturan, deney ve gözlem metodunu dışlayan Ortaçağ eğitim sisteminin yerine, felsefe, bilim üretecek yeteneklerin geliştirilmesini, çağdaşlık olarak değerlendiriyor, gençlerimizin bayındırlık ve düşünce özgürlüğü bakımından da gelişmesini sağlayacak doğru düşünebilen insanlarımızın oluşmasını ve bilimle barışık bir toplum yaratılmasını öngörüyordu.

Atatürk, çağdaş eğitim sisteminin ve çağdaş pedagojinin öngördüğü;

  • düşünsel eğitimin,
  • eleştirel düşüncenin,
  • deneysel ruhbilimin eğitimdeki yerini sezen ve bilen, bilimsel çağdaş eğitimin nasıl ve niçin uygulanacağını aydınlatan ve bize eğitimde doğru yolu gösteren olağanüstü bir pedagog ve büyük bir eğitimcidir.

Atatürk’ün ortaya koyduğu, Türk toplumuna özgü özel bir pedagojik metotla (yöntemle) modern Türk eğitim sisteminin çerçevesi çizilmiştir. Örneğin Köy Enstitüleri uygulaması, Atatürk’ün yarattığı özel pedagojik metotla oluşmuştur.   

Atatürk, bize özgü yaratmış olduğu pedagojik metodla, hemen her konuda bir daha olduğu gibi, eğitim-öğretimde de deha düzeyinde bir kişilik ortaya koymuştur.

Osmanlı döneminde, öncü ve yönetici lider değer (din) iken;

Atatürk döneminde, eğitim ve öğretimde öncü ve yönetici lider değer “bilim ve teknik” olmuştur.

Atatürk döneminde, eğitim-öğretimde;

Aklın egemenliği;

Aklın özgürlüğü ve

Aklın yaratıcılığı sağlanmıştır.

Atatürk, toplumun doğru düşünme alışkanlığının gereğini vurgularken;

“Bireyleri doğru düşünür olmadıkça, toplumları istenen yönlere, şunun bunun aklına ve çıkarlarına göre, iyi ya da kötü yönlere sürüklemek kolaydır.” diyordu.

Atatürk bu sözleriyle; toplumu art niyetli iç ve dış politikaların tahrip edici etkinliklerinden korumak için bilimsel eğitimin kesin yaşama geçirilmesinin lüzumuna (önemine) işaret ediyordu.

Atatürk’ün, anladığı eğitim, insanlarımızın hurafe ve körinançtan arındırılması, düşünüşün, Ortaçağ İslâm Uygarlıgının kaynağı metafizige dayalı dinsel inançlara değil, deney ve gözlem metoduna dayalı bilimsel bilgiye ve fenne dayandırılması ve ulusal gerçeklere uymasıdır. Kısaca, düşüncenin bilime, laik ve demokretik hür düşünce sistemine dayandırılması çağdaş olmanın gereğidir.

Bilimsel eğitimin amacı, insanı; bilimle barışık, bilimsel akla sahip ve doğru düşünebilen doğrultuda eğitmekle birlikte, insanı bilim üretmeye yönlendirmektir. Çünkü, artık çağdaş medeniyetler bilimle yaratılmaktadır.

Atatürk diyor ki;

“Ulusumuzun siyasal, sosyal hayatında, ulusumuzun fizik eğitiminde kılavuzumuz daima bilim ve teknik olacaktır. Dünyada her şey için, yaşam için, başarı için en gerçek uyarıcı bilim ve fendir. Bilim ve fennin dışında bir uyarıcı aramak dünyadan habersiz olmaktır, bilgisizliktir, sapıklıktır. İlim ve fennin yaşadığımız her gün nasıl olgunlaşıp geliştiğini kavramak ve ilerlemeleri gözden kaçırmamak gereklidir.” İleride bu konu, “Atatürk bilim ve eğitim” konularında, tekrar daha geniş olarak ele alınacaktır.

Atatürk, Türk toplumunun, yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğmasını sağlayacak ilkeleri, eğitimde deneysel metot ve bilimsel bilginin önemini, işaret ederek bize en doğru ve akılcı yolu göstermiştir. O, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” özdeyişiyle bilimin hayattaki önemini en çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Atatürk, içinde yaşadığımız “tefsir metoduna dayalı medeniyetin yerine, deneysel metoda ve bilime dayalı çağdaş uygarlığın içinde yer almamızın önemini bütün açıklığı ile belirttiği halde, şimdiye kadar iktidar olanların, Atatürk’ün işaret ettiği konular üzerinde önemle durdukları söylenemez.

Atatürk, tefsir metoduna dayalı, Ortaçağ Doğu Arap-İslâm Uygarlığının köhneleştiğini ve bu uygarlık biçimiyle; gelişen çağdaş dünyaya ayak uydurmanın artık mümkün olamayacağını bütün örnekleriyle göstermiştir.

Atatürk, bu konuda şöyle diyor: “Milleti uzun asırlardan beri gaflette bırakan esbabı mütenevvia arasında hakiki noktayı, bir kelimeyle ifade etmiş olmak için diyebilirim ki, bütün sefaletimizin sebebi kat’isi zihniyet meselesidir. İnsanlar ve insanlardan oluşan toplumlar, her şeyden evvel bütün fertleriyle salim bir zihniyete sahip olmalıdırlar.  Zihniyeti zayıf, çürük, sakim, sehif olan bir heyeti iştimaiyenin mesaisi hebadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslâm aleminin cemiyeti içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hakim sürdüğü içindir ki, şarktan garba kadar İslâm memleketleri, düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zinciri esaretine geçmiştir. Bu zincirleri kırmanın yolu, düşünce özgürlüğüdür.”

Atatürk’ün özgür düşünce ile ilgili görüşlerini, Prof. Dr. Bedia Akarsu kendi yorumuyla şöyle dile getiriyor: “Ulusun kendi alınyazısını çizebilmesi ileri bir toplum olabilmesi için kişisel ve toplumsal özgürlüğün ilk koşul olduğuna öylesine inanır ki, Atatürk, bu özgürlükten doğabilecek sakıncaların bile yine özgürlükle ortadan kaldırılabileceğini savunur.”

Atatürk’ün “zihniyet değişikliği” diye üzerinde durduğu sorun, dünya görüşüdür. Atatürk, Türk toplumunun çağdaşlaşması için, metafizik “dinsel dünya görüşünün” yerine; bilimsel dünya görüşünün hayata geçmesini zorunlu görüyordu.

O günden bugüne değin bir hayli zaman geçtiği halde, dünya görüşümüzde tüm toplumu saran çağdaş bir zihniyet değişikliğine gidildiği söylenemez. Yalnız, Atatürk’ün söylediklerinin bilimselliğine inanan ve bilinçli bir kesimin varlığı da inkar edilemez.

İslâm dünyasının bilimle barışık, bilimsel akla sahip ve doğru düşünebilen bir özelliği bulunmadığından, emperyalist güçlerin elinde devamlı tutsak olarak tutuldukları zinciri kırıp kurtulmakta çok geç kalmışlardır.

Atatürk, aynı zamanda büyük bir pedagogtur. Geri kalmış toplumlara biçim vermek için yaratılmış. O’nun bilimsel ve eğitimsel görüşlerine göre; bir toplumun tutsaklıktan kurtulabilmesi için, deney, gözlem, araştırma, eleştiri ve düşünce özgürlüğü ile; bilimsel bilgiye (deneysel bilgiye) dayanan ulusal eğitimden geçmesi zorunludur. Bu görüş, hayata geçmedikçe ulusların tutsaklıktan kurtulma olanağı yoktur. Çünkü bilim üretmeye egemen olan güçler, bilim üretemeyen ulus ve toplumlara da egemen olurlar. Bu görüşün dışında, bilime güzel sanatlara eğilmeyen ulus ve toplumların, tarihte, hiçbir zaman tutsaklıktan kurtuldukları görülmemiştir.

Atatürk, bir ulusun kurtuluşunu, çağdaşlığa yükselişini; düşünce özgürlüğünde, bilimsel ve sanatsal eğitimde, bilimde ve bilimsel dünya görüşüyle ilgili zihniyet değişikliğinde görüyor.

Atatürk, İlim ve güzel sanatların önemini şöyle açıklıyor:

“... Ulus, ilim ve fennin, sanatın her bölümünde ilerlemeye ve yeniliğe açık olacaktır...”

“... Bir millet ki, resim yapamaz, bir millet ki heykel yapamaz, bir millet ki fennin icabettirdiği şeyleri yapamaz; itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur... Halbuki bizim milletimiz hakkı özelliğiyle uygar ve ileri olmaya layıktır ve layık olacaktır...”

Leonardo Da Vinci resim sanatı için şunları söylüyor:

“...Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen doğayı da sevmemiş, küçümsemiş olur. Resim sanatını küçümseyen kişiye derim ki, duygusuz, ruhsuz o sıradan bir yaratıktır.

Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen, felsefeyle atbaşı giden bir bilim olayının bütün ince yorumlarına, duyuşlarına yaratıcı düşünüşün derinliklerine göz yummuş olur...”

Yeryüzünde Türk toplumu ve Türk devleti olarak var olmanın yolu, eğitimimizin çağdaş doğrultudaki bilimsel niteliğine bağlıdır.

Ünlü eğitimci ve sosyolog Herbert Georges Welles ((1866 – 1946) Londra) şöyle diyor:

“Uygarlık, eğitim ile; büyük bir felaket arasındaki yarıştır...”

Bu vurgulama ve özdeyişe göre, eğer eğitim sistemi güzel sanatları, bilimsel bilgiyi, bilim için deneysel metodu ve bilimsel eğitimi içermiyorsa uygarlık yolundaki yarışta mücadele kaybeder, felaket kazanır.

Bilimsel ve sanatsal çağdaş eğitimin özelliği, değişen dünyaya ve değişen çağlara uymayı sağlar. Çağın gerisinde kaldığımız takdirde, “tutsaklık” kapımızı çalmaya başlar.

Atatürk, bu konuda şöyle diyor:

“Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet boşunadır. O gafil itaatsizler hakkında çok amansız davranır...”

Orhan Çaplı, eğitimle ilgili şunları söylüyor:

“...Bir toplumda eüitim kuruluşları ve eğitim politikası, her türlü kişisel çıkarların, politik görüş ayrılıklarının üstünde tutulmalıdır...”

“...Bir ulusun huzuru, mutluluğu, geleceğinin ne olacaği, nasıl olacağı, o ulusun çocuklarına karşı takınacağı tavırla ve çocuklarının, gençlerinin yetiştirilmesine eğitimlerine verdiği önemin derecesiyle yakından ilgilidir...”

Bilimsel eğitimin amacı: Topluma yararlı, toplumsal sorumluluklarını kavramış, yaratıcı gücü gelişmiş, canlıyı, doğayı seven, koruyan, güzeli doğruyu arayan ve az gelişmişlik ayıbından utanan insanları yetiştirmektir. (Yani ulusal bilinç ve toplumsal sorumluluk duygusunun kazandırılmasıdır.)

Çağdaş olmayan eğitim nedir?

Eğitim, bir toplumda bir bireyin, bir toplumsal kümenin, güçlülerin yani egemen sınıfların politik ve ekonomik çıkarları için kullanılıyorsa; düşünsel, bilimsel, deneysel ve sanatsal özelliklerden yoksun ve eğitim-öğretim salt ezberciliğe dayanıyorsa; eğitim, gericiliği ve şovenizmi (yani ırk ve uluslar arasında düşmanlık yaratmayı amaçlayan aşırı ulusculuk akımını) sürekli empoze ediyorsa; eğitim, halkı sömürmek üzere para babalarına pazar meta-ı olarak satışa çıkarılıyorsa; hümanist duygu ve anlayış yerine egoizmi telkin ediyorsa; insansal duygular yerine, içgüdüsel duygu ve dürtüleri geliştirip güçlendirmeye çalışıyorsa; bu eğitim sistemi çağdaş değildir.

Çağdaş eğitim bütün dünyada uygulanıyor da olsa, eğer uluslar arasında hâlâ anlaşmazlıklar ve savaşlar sürüyorsa, çağdaş eğitimin işleyişinde önemli bir aksaklık var demektir. O da eğitimin, hümanist felsefe ve duyguyla bütünleşmediğinden kaynaklanmaktadır. Halbuki Rönesans hareketinin amaçlarından birisi ve en önemlisi de hümanizmin tüm insanlığı kucaklaması idi. Savaşların ve anlaşmazlıkların devam ettiği bir ortamda, hümanizmin tüm insanları kucakladığı söylenemez.

Toplumların içindeki güçlü ve egemen sınıfların politik ve ekonomik çıkarları hemen her şeyin üstünde tutuluyor demektir.

Bu da şunu gösteriyor; çağdaş eğitim hâlâ ilkel ezberci şovenist eğitimin kalıntılarından tamamıyla arındırılamamıştır. Savaşlara ve emperyalizme son vermek için, tüm dünya uluslarını içine alan evrensel boyutta bir eğitimin hayata geçmesini oluşturmaktır. Büyük Atatürk’ün dünya insanlığına önerdiği eğitim sistemi evrensel eğitim sistemidir.

Atatürk, büyük bir devlet adamı ve aynı zamanda büyük bir pedagog olduğu için eğitim-öğretimde, dünya görüşü olarak, “Bilimsel Dünya Görüşü’nü” seçmiştir.

O’nun kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” deneysel metoda dayalı “bilimsel bilgi” ve “güzel sanatlarla” ilgili sanatsal değerler üzerine kurulmuştur.

Atatürk’ün bu görüşü ulus olarak sonsuza dek var olmanın ve dünyaya sesini duyurmanın bilimsel yoludur.

Yoksa, “bilimsel dünya görüşünü” çağdaş dünyayı yaratan bir metod olarak seçenlerin karşısında yok olup gitmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktan hiçbir zaman kurtulamayız.

Atatürk, Cunhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Cumhuriyet yönetimine en uygun eğitim-öğretim biçiminin “bilimsel dünya görüşü’nün” güdümündeki deneysel bilim ve güzel sanatlara yönelik eğitimin çağdaş dünyaya ulaşmanın en doğru yol olduğunu görmüş ve bu bilimsel eğitimi uygulamaya koymuştur.

Atatürk’ün amacı; bilimle barışık, bilimsel akla sahip, hür düşünce ve görüşü bilimsel değerlere göre değerlendiren ve doğru düşünebilen; metafizik ve düşselliğe dayalı körinanç, hurafe, tarikat, mezhep ayrılıklarıyla abartılmış bir din anlayışından uzak, evrensel İslâma saygı duyan bir Türk toplumu oluşturmaktı.

Fakat, yaklaşık bir asra yakın bir zamanın geçtiği halde 1950 – 1980 laiklik karşıtı gerici devrim yüzünden Atatürk’ün belirlediği amaca ulaşmış bir Türk toplumu oluşturulamamıştır.

Atatürk, “bilimsel bilgi” yani deneysel bilim doğrultusunda, evrensel kültüre katkıda bulunabilen bir Türk toplumu hayal ediyordu. Ne yazık ki, 1950 – 1980 laiklik karşıtı gerici devrim olaylarıyla; deneysel bilim ve güzel sanatları içeren bilimsel ve sanatsal eğitimden yoksun kalışımız nedeniyle, gerçekten laik, dmokratik ve bilim üreten bir toplum olma fırsatı kaçırılmıştır.

Bir Fransız sosyologu ve yazarı şöyle diyor: 1950’den beri, başta Türk toplumu olmak üzere, politikacılar ve devlet adamları, Atatürk’ün, göstermiş olduğu, bilimsel dünya görüşüne dayalı, bilimsel ve sanatsal değerlere sahip çıkmasını bilselerdi, bugün Türk toplumu ve Türk devleti Japonya’nın da üstünde süper bir devlet olurdu. Bu bir kehanet değildir, bilim ve güzel sanatlara sahip çıkabilen her toplum, süper bir devlet ve toplum olma başarısını göstermiştir.

Bunun en açık örneğini Japonlar vermiştir. 1868’lerde bilime ve güzel sanatlara sahip çıkmakla, Uzakdoğu’da sömürü avına çıkmış bulunan emperyalist devletlerin sömürü kuşatmasından kurtulabilmişlerdir.

Japonların özdeyişine göre: “Bilim ve güzel sanatları içermeyen hiçbir politika milliyetçi olamaz."

Atatürk’ün, eğitim politikasının üzerine kurulan Köy Enstitüleri ile ilgili olarak, bir Fransız eğitimci Prof. Şöyle diyor: Türk toplumunun, toplumsal yapısına özgü, özel bir pedagojik metot üzerine kurulmuş bulunan Köy Enstitüleri gibi çağdaş bir eğitim kuruluşundan dolayı, Türkleri kutlarım. Fakat, on yıl gibi kısa bir süre sonra da kapatılışından dolayı üzgünüm. Böyle olağanüstü bir eğitim sisteminin, dünya eğitim sistemine pedagojik katkısı, Türk toplumu için gurur verici bir olaydır. Türkiye’de böyle bir eğitim sistemine son verilmesi, dünya eğitimi için acı bir kayıptır.

Dünya Görüşleri ve Öğretmen l Musa Kâzım Yalım l Kasım 2007 l Ankara

Bilgi: Bu yazının son iki bölümünü okumak için aşağıdaki bağlantıya bir kez tıklayınız:

Öğretmenler Günü III, IV



Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf ve diğer tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu kaynaklar, sahiplerinin rızası olmadan, basılı ya da dijital başka ortamlarda yayınlanamaz! 
kosektas.net,

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

 

www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 23 Kasım 2022
6 Kasım, Leonard Cohen’in birinci ölüm yıl dönümüydü. Kanada, her zaman gurur duyduğu büyük oğlunu iki büyük faaliyetle andı, anıyor. Biz ise 82 yıllık ömre nasıl sığdığını bilemediğimiz bazı satırbaşları ile yetiniyoruz.
27.12.2019
Doha’da Dünya Yüzme Olimpiyatı’nı seyrettim. Salonda Dohalı seyirci yoktu. Burası içki düşmanlarının işlettiği bir meyhaneye benziyordu. Müslüman ya da Dohalı sporcu da yoktu. Bir ülke kendi halkının katılmasının söz konusu olmadığı ve mayolu Hıristiyan kadın yüzücüleri sergileyen bir uluslararası yarışma neden düzenler?
20.12.2014
Öncelikle belirtmeliyiz ki, bilimsel teoriler elbette mutlak doğru sayılamazlar. Gerçekten de eğer bir teori mutlak ve artık asla değişmez bir doğru olarak görülüyorsa onun inançtan farkı kalmaz. Osman Bahadır Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, 18 Şubat 2013 tarihli Akşam gazetesine verdiği demeçte, evrim teorisi üzerine, diğer şeylerin yanı sıra şunları söylüyordu:
26.02.2013
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Türkler kendilerini tutucu (muhafazkâr) sanıyorlarsa kendilerini aldatıyorlar. Kuşkusuz aldanma da bir gerçek olgudur. Fakat insan gerçek kimliği sandığı kimlikle örtüşmeyebilir. Vitrinde gördükleri her şeye sahip olmak, televizyon karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek de çağdaş olmakla eşit değildir. Ama tutuculuk da değildir. Amerika tutucu bir toplum. Fakat çağdaş olan her şeyin neredeyse yaratıldığı ülke.
30.09.2012
İnsan var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi bulmak için kendince arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur. Sanat her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir. Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar. Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar. Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
17.04.2012
Sanatçı Tanıtım Köşesi

"Neden yürümek için ayaklarım olsun ki, uçmak
için kanatlarım var!"

Yaşadıklarıyla baş etme yolunu ararken bu dünyaya sıkışmış ruhunu sanatıyla yatıştırmaya çalışmış, sanat tarihinde ‘Frida Kahlo’ olmuş bir kadın. Belki de sadece biraz olsun nefes almak için resim yapmış bir sanatçı.

Yıllardır medikal makaleler yazan biri olarak ne ilginçtir ki sanatsal bir konuda araştırma yaparken de elim hep medikal literatür tarama sayfası olan ‘Pubmed’ e gidiyor. ‘Pubmed’e ‘Frida Kahlo’ yazdığımda beni hiç de şaşırtmadı. 1989-2014 yılları arasında yayınlanmış Frida Kahlo’yu anlatan 21 adet tıp makalesi tespit ettim. Bu makalelerin yayınlandığı dergilerin bir kısmı nöroloji dergileri iken, bir kısmı radyoloji ve romatoloji dergileri.

”Daha iyi olduğumu düşünmüyorum çünkü ağrılar her zaman aynı ve çok zayıfım. Daha önceki mektubumda söylediğim gibi bunun yerine inançlı olmak istiyorum. Bu ay para olursa bir röntgen filmi daha çekilecek ve daha emin olacağım. Olmazsa, her durumda, 9-10 Eylül gibi yataktan kalkacağım ve bu alet işime yarayacak mı ya da sonunda ameliyat gerekecek mi bileceğim. Korkuyorum … ”

Yukarıda günlüğünden bir alıntı yaptığım Meksikalı ressam olan Frida Kahlo (1907-1954) tüm dünyada self-portreleri ve yine ünlü bir ressam olan Diego Rivera ile olan çalkantılı evliliği ile tanınır. Hayatı ve eserleri, Frida Kahlo’nunki kadar yaşadığı hastalıklardan bu kadar derinden etkilenmiş bir sanatçı bulmak oldukça güç. Çıplak ve hasta vücudunu göstermede bu kadar cesur davranan nadir sanatçılardandır. Resimleri ve çizimleri medikal olgu sunumları gibidir. Self-portrelerinde Kahlo, güzel elbiseler ve Meksika’ya ait takılar içindedir ve saçını renkli kurdele ve çiçeklerle göstermektedir. Kahlo’nun birleşik kaşları, tüylü yüzü, gülümseme olmayan ciddi ifadesi birçok gözlemciyi şaşırtmıştır. Benzer ifade self-portreleri yanında fotograflarında da görülür. Birçok resim tarihçisinin de onayladığı gibi Kahlo’daki bu ifade yaşamında yüzleştiği birçok fiziksel ve duygusal sorunları yansıtmaktadır. Kahlo’nun fiziksel ve duygusal zorlukları, kronik ağrı, infertilite (kısırlık) ve depresyon ile mücadele etme çabaları resimlerinde kaçınılmaz olarak ana konu olmuştur. 143 resminden 55 tanesi fiziksel ve psikolojik yaralarını tasvir eden otoportresidir. Kazaya ek olarak birçok düşük yaşamış, hayatının büyük kısmını alçı, ortopedik teller içinde geçirmiş ve yatağa bağlı kalmıştır. Ağrı ve acı, çalışmalarında tabi bir konu olmuştur. Kahlo’nun kendi sözleri: ‘Resimlerimde acının mesajı var… Resim benim hayatımı tamamladı. Üç çocuk kaybettim… Resim bunların hepsinin yerini aldı. Çalışmanın en iyi şey olduğunu düşünüyorum’.

Bu cümleleri okuduğumda bu dergideki bir önceki yazı olan ‘Epileptik Resim Sanatı’nda bahsettiğim van Gogh’un sözleri aklıma geldi. Epileptik nöbetler yaşadığı kaydedilen van Gogh bir mektubunda kendisini tamamen çalışmalarına verdiğini belirtmiş, ‘yaşadığım bu krizler nedeni ile tıpkı bir kömür madencisi gibi, her zaman tehlikede olduğu için yaptığı işi acele yapan birisi gibi hissediyorum’ demiştir. Frida ve van Gogh benzeri örnekler artırılabilir. Hayattaki zorluklar, acılar, çalışma ve sanat, genetik yetenekle beraber birçok sanatçıda birbirini tamamlıyor gibi görünüyor.

Kahlo’nun resimlerinin başlık ve içeriği acısını tanımlamakta: Henry Ford Hastanesi (Henry Ford Hospital, 1932), Doğumum (My Birth, 1932), Kırık Omurga (The Broken Column, 1944), Umutsuz (Without Hope, 1945) bunlardan bazıları.

Frida Kahlo’nun deneyimlemek zorunda kaldığı hastalıklarının çoğu nörolojik…

Hayatında nörolojik problemler henüz doğmadan önce başlamış diyebiliriz. Doğumsal bir anormallik olan omuriliğin kapanmaması (spina bifida) ile doğmuş. Biyografik yazılarda bu durumdan ya hiç bahsedilmemiş ya da çok az değinilmiştir. Frida Kahlo, bacak problemleri için yaşamı sırasında gelişen çocuk felci (poliomiyelit) ve kazayı suçlamayı tercih etmiştir. Sağ ayak ve bacağına yapılan birçok ameliyat mevcut zaafı daha da kötüleştirmiştir. Bacağını gizlemek için uzun kolalı gömlekler giymeyi tercih edermiş.

‘Suda Ne Gördüm’ (What I Saw in the Water, 1938) isimli resminde yaşamındaki birçok olay betimlenmekte. Bu resimde fiziksel durumunu dikkatli bir şekilde belgelemiştir: Resimdeki ana unsur küvetteki sudan taşmış bir çift ayak. Sağ ayakta birinci ve ikinci parmak arasındaki kanayan yara anormal omuriliğe eşlik ediyor. Büyük parmaktaki yanıcı ağrı, yanan gökdelen olarak resmedilmiş. Anne ve babasının resimleri, kendisindeki genetik hastalığı vurguluyor.

Frida Kahlo, 6 yaşında iken çocuk felci (poliomiyelit) geçirdi ve aylarca yatakta kaldı. Sağ bacağı daha kısa idi ve şekil bozukluğu vardı, ekli ayakkabı giyiyordu, çocuklar ‘tahta bacak’ diye alay ediyorlardı. Çocukluk döneminde gelişen bu fiziksel kusur psikolojik olarak etkilenmesine neden olmuştur.

Bir süre sonra sağ ayağında ağrıya neden olan şekil bozuklukları ve ülserler olmaya başladı. Günlüğünde şöyle yazmış: ‘Ayağım hala hastatrofik ülser, nedir bu?’. Birçok başarısız ve gereksiz ameliyat sonunda ayağında gangren gelişmesi, ölümünden kısa bir süre önce 1953’de sağ bacağın diz altından kesilmesine neden oldu. Sağ ayağında dayanılmaz ağrılar yaşamasına rağmen ayağın kesilmesi tam bir yıkım olmuştur. Günlüğünde kendisini tek bacaklı olarak resmetmiş ve ‘PARÇALANDIM’ yazmıştır. Birçok kez intihar girişiminde bulunmuştur.

Diego Rivera’nın yaptığı ‘Ayçiçekleri’ (1943) resminde geleceği görür şekilde Diego’nun yüzü olan küçük erkek çocuk üzgün bir şekilde sağ ayağı kopmuş bebeği inceliyor.

1925’de 18 yaşında bir tramvay kazasında birçok yerden omuriliği ve leğen kemiği yaralandı. Üç ay yatağa bağımlı kaldı. Aylarca alçıdan korse nedeni ile hareketi kısıtlıydı.

Kaza, Frida Kahlo’nun hayatını çok etkiledi. Yatağa bağımlı olunca, ara sıra manzara resimleri yapan babasının boya ve fırçaları ile resim yapmaya başladı. O dönemde tıp eğitimine başlamış olan Kahlo, ‘Doktor olmak yerine başka bir şeyler yapmak için halen yeterli enerjim var diye hissettim ve hiç düşünmeden resim yapmaya başladım’ diye yazmıştır. Resim’de özel ressam sehpası ve elinde boya fırçası ile yatakta başlayıp biten sanat hayatının fotografı görülüyor.

‘Kırık omurga’ isimli self-portresi, omurilik hasarının etkisini gösteren en vurucu sanatsal göstergedir. Omurgası birçok yerden kırılmış eski bir sütun gibi resmedilmiş. Çıplak vücuduna batan birçok çivi ağrısının keskinliğini ve yaygınlığını göstermekte. Kuru, çorak ve çıplak manzara ressamın acısını ve yalnızlığının sembolü. Bir radyolog tarafından yazılmış bir makalede bahsedilen bu resim ve Kahlo yorumlandığında, acının ve hastalığın gösterildiği basit bir resim olmaktan çıkıyor. Kahlo’nun kendi omurilik, kalça ve bacak röntgenlerini görmesinin sanatsal görüşüne güçlü bir etkide bulunduğu düşünülüyor. Radyolog, Kahlo’nun gözlerinden bakmaya başladıktan sonra bir radyografiye artık eskisi gibi bakamayacağını belirtiyor. ‘Yaralı geyik’ resminde geyiğin yüzü ressamın yüzü olarak gösterilirken omurgaya batmış oklar ve yerdeki kırık ağaç dalı travmaya uğramış ağrılı omurgayı yansıtmakta. Yeniden ameliyatlar olduğu dönemde arkadaşına şöyle ifade etmiş: ‘Büyük ameliyat geride kaldı, sırtımda 2 büyük yara izi var’. Kahlo’nun omuriliğine Meksika ve Amerika’da 30’dan fazla cerrahi girişim yapılmıştır. Sinirlerin etkilenmesi ile ortaya çıkan ağrılar (nöropatik ağrı ve refleks sempatik distrofi) ve  bacağın kesilmesi sonrası ortaya çıkan ağrılar (fantom-ekstremite ağrısı) farklı farklı nörolojik klinik tanımlamalardır. Frida, çocuk sahibi olmak için çok uğraşmış, birçok düşük yaşamış, ayrıca kişisel ya da medikal nedenlerden birkaç kez de çocuk aldırmıştır. ‘Henry Ford Hastanesi’ resminde, hastane yatağında kanlı çıplak vücudunu göstermekte.Yanağındaki gözyaşı ve yataktaki kan,yaşadığı duygusal acısını belirtmekte. Elinde tuttuğu kırmızı kurdeleye bağlı 6 objenin hepsinin ayrı anlamı var. Çorak manzara ile yalnızlığınıvurgulamış. Uzaktaki binalar Rivera’nın kendisindenuzaklığını gösteriyor (bu sırada Rivera Detroit’de duvar resmi üzerinde çalışıyormuş). ‘Doğumum’ (My Birth) resminde kendi doğumunu trajik bir olay olarak anlatıyor. Kendini ölü doğmuş olarak resmederek sağlık problemlerinin doğumu ile birlikte başladığına işaret ediyor. Sağlığı ve evliliğindeki hayal kırıklığı ve acı dolu bir hayatı nedeni ile geriye dönük tüm hayatını değersiz olarak kabul etmiş görünüyor. ‘Diego ve ben’ resminde obsesif aşkını, örümcek ağı gibi avını tuzağa düşürmüş ve tüm hayatını etkilemiş olarak resmetmiş. Günlüğünde Diego’yu şöyle tanımlamış: ‘Diego,  aşlangıç, geliştiren, çocuğum, erkek arkadaşım, ressam, sevgilim, kocam, arkadaşım, annem, ben, hepsi’. Kahlo, kısırlığını kadın ve eş rolündeki başarısızlığı olarak görüyordu. Eşi Rivera, Kahlo’yu defalarca aldatmıştı. Ancak kız kardeşi ile olan ilişkisini öğrendiğinde yıkılmış, aylarca resim yapmamıştı. Tekrar resim yapmaya başladığında ızdırabı resimlerinde görünüyordu. ‘Anı’ (Memory 1937) resminde acısını, kalbi yerde kanıyor olarak betimlemiştir. Kahlo’nun biyografi yazarı Hayden Herrera, Frida’nın daha yoğun acı göstermek istediğinde portrelerini daha kanlı resimlediğini not etmiştir. ‘Kırpılmış Saç’ (Cropped Hair, 1940) resminde Kahlo, evliliği ve Rivera ile boşanmasını, mağlübiyetini, yıkımını ve yalnızlığını yansıtmaktadır. Önceki çalışmalarında kendisini renkli giysiler ve güzel takılarla süslerken, burada siyah bir bol takım elbise içinde kadınlıktan vazgeçtiğini ifade ediyor. Sağ elindeki makas ile siyah, uzun, güzel saçlarını keserek bu değişimi tamamlıyor. Vücudunu gösteren birçok resmine rağmen, Kahlo, genç vücudunu yaralayan tramvay kazasını resmetmekten kaçınmıştır. Herrrera’ya göre kaza basit bir anlaşılabilir görüntüye indirgenemeyecek kadar çok ağır ve önemliydi. Kazayı anımsamak çok yıpratıcı iken, ilginç olarak Kahlo, diğer acı dolu anlarını resmetmekte daha güçlü hissetmiş, kendisinde rahatlama hissine neden olmuştur. Onun fiziksel ve duygusal acılarını resimlerle ifadesi sağlık topluluklarında dikkati çekmiştir. New York’lu bir psikolog terapi seanslarında, kadınların ihanet, tecavüz ve kısırlık gibi fiziksel ve duygusal travmaları hakkında konuşabilmelerine yardımcı olabilmek için Kahlo’nun eserlerini kullanmaktadır. Tıpta daha çok tanı ve tedaviden bahsedilir, ancak hekimin rolü bunlarla sınırlı olmamalıdır. Ağrı ile yaşamak bir insanın evlilik, aile ve kariyerini etkilemek yanında kişinin hedef ve hayallerine yıkıcı etkide bulunabilir. Sağlıklı insanların farkedemeyeceği şekilde vücutlarını hissetmeye başlarlar. Kronik ağrı, kişide fiziksel ve ruhsal birçok değişime neden olur.

Kahlo’nun eserlerinde, acı ve hasarın yaşattığı duygusal yıkıma dokunabilir hale gelinmektedir. Kahlo’nun sanatı, hekimleri bilimsel ve klinik rutinlerin dışına çıkarak hastanın bakış açısından görebilmeye yönlendirmektedir. Da Vinci ve Mikelanj gibi birçok sanatçı tıp alanında anatomik bilgilere büyük katkıda bulunmuşlardır. Frida Kahlo ise kendi vücudu üzerinde hastalık ve acılarının anatomi ve radyolojisini betimlemiştir. Tıp eğitimi için hazırlanırken acılarını, hastalıklarını tasvir ettiği bir ressam haline dönmüştür. Frida Kahlo, tüm hayatı ve yaratıcılığı kronik ve ağır hastalıktan etkilenmiş etkileyici bir sanatçı örneğidir, sanatsal yeteneği muhtemelen genetik (babası), ancak çalışmaları fiziksel ve psikolojik acılardan kaynak alıyor. Biz ne kadar yorumda bulunmaya çalışsak da ne yaşadığını ve ne hissettiğini sadece o biliyor. Bizler eserlerine bakıp sadece anlamlandırmaya çalışabiliriz. Frida Kahlo ile ilgili makaleleri okuyup kendimceçarpıcı bulduğum bazı noktalara kısa kısa değinmeye çalıştığım, eserlerinin yorumlamalarına ayrıntılı giremediğim, bu birkaç sözden sonra noktayı koyarken şu mısralar çıkageldi…

Ruhum dalga dalga
Bedenim cayır cayır
Kalbim atarsa atsın
Aklım istediği gibi çalışsın
Yolun başındayken sonlardayım
Sonlar sonsuzluk bana
Gelmeden gidiyorum
Sevdim mi
Ölüyorum …

Kaynaklar:

• Budrys V. Frida Kahlo’s neurological deficits and her art. Prog Brain Res. 2013;203:241-54.

• Gunderman RB, Hawkins CM. The self-portraits of Frida Kahlo. Radiology. 2008 May;247(2):303-6.

• Antelo F. Pain and the paintbrush: the life and art of Frida Kahlo. Virtual Mentor. 2013;15(5):460-5.

• Hinojosa-Azaola A1, Alcocer-Varela J. Art and rheumatology: The artist and the rheumatologist’s perspective.

• Rheumatology (Oxford). 2014 Jan 30. [Epubahead of print]