Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam87
Toplam Ziyaret710029
Hippiler ve Yippiler

Yol kenarında çiçek satan genç bir Hippi kız l Oklahoma l ABD l 1973

“Hippi” kelimesi, İngilizce’de “güncel olan”, “modaya uygun” anlamına gelen “hip” kelimesinden türetilmiş. 1950'lerde San Francisco, Los Angeles ve New York gibi metropollerdeki bohem sanatçıları temsil eden, onlara ilham veren “Allen Ginsberg”, “Jack Kerouac” gibi, sıradan anlatı değerlerini, alışılmış yaşam tarzlarını reddeden, geleneklere karşı duran, özgürlükçü düşünce ve ifade tarzını benimseyen entelektüel kimseler, Hippi diye adlandırılmış. 

Hippi terimi daha sonra, büyük ölçüde, o dönem, “San Francisco Chronicle” adlı bir gazetede köşe yazarlığı yapan “Herb Caen”in, köşe yazılarında Hippilere ve yaşam tarzlarına sık yer vermesi sayesinde, 1967 yılından itibaren, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve İngiltere de dahil olmak üzere, diğer tüm ülkelere yayılmış.

Hippi hareketi kısmen, ABD'nin Vietnam Savaşı'na katılmasına ve savaş boyunca işkence, tecavüz ve toplu infaz gibi sayısı belirsiz savaş suçu işlemiş olmasına muhalefet olarak ortaya çıkmış olsa da, “Hippiler”, "Yippiler" olarak bilinen aktivist yandaşlarının aksine, siyasetle pek meşgul olmamışlar, bir küstahlık olarak gördükleri hayatı istedikleri şekilde yaşamayı tercih etmişler.

“Yippiler” (Yippies) olarak adlandırılan “Uluslararası Gençlik Partisi” (YIP), Amerikan gençliği odaklı, savaş karşıtı, radikal ve devrimci bir hareket olarak, 31 Aralık 1967'de kurulmuş. Anti otoriter bir gençlik hareketi olan Yippiler, 1968'de bir domuzu ("Ölümsüz Pigasus") Amerika Birleşik Devletleri Başkanı adayı olarak göstererek, sosyal statükoyla alay etmişler.

‘Yippie'lerin bir akıma üyeliği ya da hiyerarşisi olmamış. Hareket, 31 Aralık 1967'de, New York'taki bir apartman dairesinde yapılan bir toplantıda Abbie HoffmanJerry Rubin, Nancy Kurshan ve Paul Krassner adlı aktivistler tarafından kurulmuş. Kendi anlatımına göre Yippi ismini, Hippi isminden esinlenerek olsa gerek, Paul Krassner icat etmiş. Neden Yippi? diye soranlara; Basın 'Hippi'yi yaratır da, biz 'Yippi’yi yaratamaz mıyız?" demiş.

Bilgi: Hippiler ve Yippiler, Encyclopedia Britannica’dan edinilmiş bilgiler ışığında yazılmış bir tanımlamadır!


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunım Sayfası

Anasayfa

www.kosektas.net
 


Örentarla'dan Köşektaş'a Canlı Bakış l 1 Haziran 2023
Köşektaş'ta Hava Bulutlu Ancak Yağmamakta Israrlı

Bir terim olarak melankoli, Antik Yunan'da ortaya çıkmış ve ilk olarak Filozof Theophrastus, "Neden felsefe, siyaset, şiir veya sanat alanlarındaki istisnai insanlar melankolik oluyor?" diye merak etmiş, dönemin terapistleri, “yeşil safranın siyaha dönüşerek kana karışması” olarak tanımlamışlar.

Orta Çağ'da ise, dönemin kilise babaları, “şeytanın bir aracı" olduğunu ifade etmişler.

Aydınlanma Dönemi'nde, histeri ve sinir sisteminin zayıflığı ile eşit tutulmuş, Romantik Dönem'de, Buhran'a yakın bir yere konmuş.

Doğru teşhis ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra konulmuş: “Melankoli bir ruh hali, bir karakter özelliğidir; değiştirilemez olanı kayıtsız kabullenme yeteneği, hayatı bir küstahlık olarak kabul edip tadını çıkarma kabiliyeti, realiteyle yüzleşebilme, ona karşı tutarlı bir tutum sergileme meziyetidir!” denmiş.

Bilgi: Alman Psikolog Johannes Kornacher’in, “Der Gesundheits-Newsletter” adlı bir sağlık dergisinde yayınlamış bir makalesinden edinilmiş bilgiler ışığında yazılmış bir tanımlamadır! kosektas.net

SEYFE'DE MEZAR SESSİZLİĞİ


Fotograf: Özer Akdemir/Evrensel

Son iki üç yıldır, memlekete her gittiğimde içimdeki sese uyar ve yollara düşerim. O ses der ki; “Seyfe’ye git!”. Seyfe yok oysa biliyorum! Gözlerimle gördüm, hem de defalarca. Haberlerini yaptım, gidip fotoğrafladım, kupkuru çorak toprağında yürüdüm. Yetmedi, belgeselini çektik...

ÖZER AKDEMİR

20 Nisan 2024, Cumartesi l Özer Akdemir l Seyfede Mezar Sessizliği

Son iki üç yıldır, memlekete her gittiğimde içimdeki sese uyar ve yollara düşerim. O ses der ki; “Seyfe’ye git!”. Seyfe yok oysa biliyorum! Gözlerimle gördüm, hem de defalarca. Haberlerini yaptım, gidip fotoğrafladım, kupkuru çorak toprağında yürüdüm. Yetmedi, belgeselini çektik...

Çok değil, iki yıl önce, bir sonbahar günü belgesel çekimleri için dört kişilik bir ekip olarak göle gitmiştik. Seyfe ve Badıllı köylüleri ile konuşmuş, onların “ahhh”larını dinlemiştik. Ömürlerini suların peşinde geçiren, ülkenin bütün nehir, göl ve sulak alanlarını adları gibi bilen iki bilim insanından, Doç. Dr. Erol Kesici ve Osman Erdem’den göle dair görüşler almıştık.

Doğa Araştırmaları Derneğinden Osman Bey Ankara’dan, 4 saatlik yoldan gelmişti belgesel çekimlerimize. Gölün bembeyaz bir tuz tabakası ile kaplı yüzeyinde dolaşmıştık kendisiyle. Göle akan pınarların önüne kurulan bugün kupkuru olan gölete gitmiş, Seyfe’ye dair anılarını, gözlemlerini, özlemlerini dinlemiştik.

ŞEYTAN MİNARELERİ

Babam henüz yaşıyordu o günlerde. Annemle birlikte o da gelmişti çekimlere. Askerde tatbikat sırasında Seyfe Gölü’nün ortasına doğru yaptıkları top atışlarını hep anlatırdı babam. O gün, hasta vücudu yorulup heyecanlanmasın diye kamera karşısında anlattırmadım bu anılarını. Keşke anlattırsaydım. Bir yıl sonra kaybettik babamı.

Annem ise daha çocukken, Maraş Göksun ilçesinden Seyfe kenarındaki verimli tarlalara ailecek tarım işçisi olarak gelmişti. “Masmavi suyu vardı. Deniz gibiydi” diye anlatıyordu 60-65 yıl önceki Seyfe’yi. Gölün ortasındaki adalara kuş yumurtaları toplamak için giderken boğulma tehlikesi geçirmesinin öyküsünü dinledik annemden. O kadar çok su varmış yani Seyfe’de. Bu sene de içimdeki sesi dinleyip, yüreğimi kanatma pahasına Seyfe Gölü’ne gittim. Yöre halkının Malya Çölü dedikleri geniş Malya Ovası’nın ortasında, binlerce yıldır biriken sularla oluşan Seyfe Gölü de artık ne yazık ki ‘çöl’ diye anılıyor. Göl yüzeyinde esen rüzgarların göğe savurduğu kiminin “şeytan minaresi” kiminin “toz direkleri”, bizim yörede ise talaz denilen toz hortumlarından başka bir hareket, rüzgarın sesinden başkaca bir ses yoktu.

"SEYFE’Yİ YENİDEN DİRİLTECEĞİZ" DİYENLER NEREDE?

Bugün, ‘Ölüyorum’ deseniz, ilaç niyetine arasanız bir damla su bulamazsınız Seyfe’de. Gölün çevresindeki pınarların olukları da kupkuru artık. Seyfe köyüne, büyük paralar harcanarak yapılan gölet ve piknik alanları yabani otlar, çakırdikenler arasında kaybolmaya yüz tutmuş. İçinde bir zamanlar Seyfe’de yaşayan kuşların fotoğrafları, mumyaları ve kuşlara dair bilgilerin yer aldığı panolarla birlikte, yörenin etnografik eserlerinin de sergilendiği “ziyaretçi tanıtım merkezi” çevresinde bir miktar yeşillik var sadece. Buradaki piknik masaları kurumuş göletin yanı başında da olsa hâlâ kullanılabiliyor.

Oysa, bu yıl bozkıra son 40-50 yılın en fazla yağışı düştü. Köyler ve göl yüzeyi bir metre kar altında kaldı günlerce. Göl bu kar ve yağmurlar sonrası bir karış da olsa suyla doldu. Bazı kuşlar göl yüzeyinde yeniden görülmeye başlanmıştı.

O günlerde, göl kıyısına gidip yanlarından getirdikleri gazetecilere su içinde dolaşan turnaları göstererek “Seyfe’yi eski haline getireceğiz” diye söz veren yetkililerin hiçbiri yoktu bu son gittiğimizde. Neden gelsinler ki öldürdükleri gölü görmeye?

GÖL KURUMUŞ, KÖYLÜ SUSMUŞ!..

Göl yakınlarındaki köyler de neredeyse boşalmış, sokaklarında in cinin top oynadığı hayalet köylere dönmüştü. Badıllı köyünün içinden göle giderken, öğle sıcağından korunmak için evlerinin sekisine, gölge altına sığınmış birkaç köylü, aracımızı gözden kaybolana kadar ağır ağır izlediler. Köylüler, konuşmaya, hatta ellerini bile kıpırdatmaya mecali kalmamış gibi yorgun ve bezgin görünüyorlardı.

Gölün kuruması ve bir tuz çölü halini almasının ardından eskiden estiğinde suyun serinliğini, tuzlu damlacıklarını ve yosun kokusunu evlerine kadar taşıyan rüzgar, artık göl yüzeyindeki tozu- tuzu getiriyordu. Tuzlar, kapı pencerelerin aralıklarından odaların içine kadar süzülüyor, sekilerin, merdivenlerin, çatıların ve evlerin önüne ekili küçük bostanların üzerini kaplıyordu.

İki sene önce, Seyfe belgeseli çekimleri için geldiğimizde gölün kurumasının yaşamlarına etkilerini isteksizce anlatan köylülere bu son gittiğimizde hiçbir şey sormadık. Ne soralım ki, alacağımız yanıtları bildikten sonra…

Zaten köylüler de dertlerini anlatmayı bırakmış, iyice içlerine çekilmişlerdi. Başta yetkililer olmak üzere gölle ilgili köylerine gelen herkese kapılarını örtmüşlerdi.

BİR MEZARDAN DİĞERİNE BİR AVUÇ TOPRAK

Gölün kıyısına, bir zamanlar birbirinden alımlı su kuşlarını gözlemek için yapılan kuş gözlem kulesinin en tepesine çıktığınızda, kilometrelerce ötede belli belirsiz görünen tepelere kadar uzanan bir çölü izliyorsunuz.

Bir mezar sessizliğine gömülen gölden, Badıllı’nın kapıları, pencereleri sıkı sıkı örtülü ıssız sokaklarından geçerek ayrıldık. Dönüşte, Seyfe köyünün tam da Seyfe Tabiat Parkı tabelasının karşısına gelen mezarlığına uğradık. Ömrünü Seyfe’nin korunmasına adamış bu toprakların insanı, Makine Mühendisi, Doğa Fotoğrafçısı Ömer Çetiner’in mezarını ziyaret ettik. Bizim Seyfe belgeselimizin çekimlerinden bir buçuk yıl kadar önce kovid-19 hastalığından kaybettiğimiz Ömer Bey’e verecek güzel haberlerimiz yoktu ne yazık ki!

Seyfe belgeselimizi anlattık, belgesele katkısının büyük olduğu için duyduğumuz minneti ifade ettik. Ömer Bey’in mezarına, sessiz bir ağıt gibi, şimdi kendisi de mezarlık haline gelen Seyfe’nin yüzeyinden getirdiğimiz bir avuç toprağı serptik…

20 Nisan 2024, Cuma l Özer Akdemir l Seyfede Mezar Sessizliği

 


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com| Son Güncelleme: 20 Nisan 2024

10 yıl boyunca tarikat ve cemaatler içerisinde yer alan ve şeyh yardımcılığına kadar yükselen Tekeli, "Bütün şeyhler, tarikatlar, cemaatler sahtedir. Buralarda tecavüz ve taciz vardır. Tacizin ana kaynağı sadece tarikatlar değil, kuran kursları, yurtlar ve cemaatlerdir. Bunlar din pazarlayan, namussuz ahlaksız insanlardır. Ben bunların hepsini gördüm ve yaşadım” dedi. Tekeci ayrıca, mahallelerde açılan “Sıbyan mektepleri”nin ne kadar tehlikeli olduğunu, devlet kurumlarının hangi cemaat ve tarikatlara paylaştırıldığını detaylarıyla anlattı.
12.12.2022
Merdan Yanardağ, bu kitapta insanlık tarihinde kalıcı izler bırakan büyük bir medeniyetin, geri kalmışlık ve sefaletinin nedenlerini sorguluyor. İslam dünyasının içine sürüklendiği şiddet / terör sarmalının kaynaklarını araştırıyor. • Bu kitap, insanlık tarihinin en büyük entelektüel intiharını ve uygarlık dramlarından birini anlatıyor. Bu anlamda elinizdeki kitap, Batı kültür havzasında yaşayan toplumların, Ortaçağı aşıp, akıl ve bilim çağını yakalamalarına karşın, İslam dünyasının bunu neden başaramadığının hikâyesidir.
12.12.2022
Prof. Dr. M. Orhan Öztürk, Cumhuriyet Kitapları tarafından yayımlanan Biat Toplumunun Kökenleri: Özerk Benlik - Kul Benlik adlı incelemesinde, özerk benlik, kul benlik kavramlarını, “biat toplumunun ruhsal kökenleri”ni örneklerle tanımlıyor. Toplumumuzda günden güne artan kadın cinayetlerinin, çocuk istismarlarının, hayvanlara karşı şiddetin, doğaya ve çevreye karşı vurdumduymaz davranışların temelinde nasıl bir ruh hali vardır? Toplumun ve devlet yönetiminin hemen her kesimini sarmış görünen değerler yozlaşmasının kökenleri nelerdir? Cumhuriyet’in önemli atılımlarının ve Dil Devrimi’nin, özerk benlikli yurttaşlar yaratmadaki rolü nedir? Sorunlarımızın kaynaklarını tanımadan neyle savaşacağımızı bilebilir miyiz?
10.12.2022
Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip olan ve zamanla değişik boyutlar kazanan müziğin, insanlar üzerine çok çeşitli tesirleri vardır. Bu tesirler hem menfî hem de müspet olabilmektedir. Müzik, halk arasındaki anlayışa göre ekseriyette bir eğlence vasıtası olarak görülmesine karşın, esasen duygu ve düşünceleri seslerle anlatma veya sesi düzenli ve estetik maksatlara uygun şekilde kullanma sanatıdır. J.J. Rousseau'ya göre müzik, sesleri kulağa hoş gelecek şekilde terkip etmektir. Müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığının, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunun anlaşılmasıyla, müziğin bu özelliğinden nasıl istifade edebiliriz düşüncesi, çok sayıda ilmî araştırmaya zemin teşkil etmiştir....
08.04.2012
Birinci Dünya Savaşı’nda, 1915 yılı Aralık ayı zemheri soğuğunda, yazlık giysilerle, Sarıkamış’ta dağ ardında mevzilendirilerek, Oltu’dan Allahüekber Dağları’na sürülen doksan bin asker, Ruslara bir kurşun bile sıkamadan, önce bitlenir, sonra da soğuktan donup ölür. Bunun üzerine Ruslar, karşılarında hiçbir askeri güç kalmadığından, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Bayburt, Rize ve Sivas yakınlarını kolayca işgal ederler. Hem Ruslar, hem onların desteklediği Ermenilerin kıyım ve öldürmeleri nedeniyle, bu bölgelerde yaşayan tüm Türkler, evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalırlar. Bunlardan çoğu İç Anadolu Bölgesi’ne doğru göç ederek, ulaşabildikleri köylere geçici olarak yerleşirler.
26.03.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın, önce “davlaşmışlar” sonra da saç saça, baş başa kavga ederek birbirini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dövülen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni, bire bin katıp, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca`nın arzuhalci dükkanına varmış.
14.03.2012
Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek, babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. "Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!", diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o yıllarda kendini yeniden göstermeye  başlayan, tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde "Kadiri Tarikatı" öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hocaya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma karakolunda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda; aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından, gerek yaşlılığından dolayı, gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazanı neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara; “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye, kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında, camide, orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928 – 1936 yılları; etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen, kıtlık yılları olarak bilinir. Üç – beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar, yayılacak ot bulunamadıklarından, birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki; eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek, evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit’te, İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış, ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki, yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi, hastalanmış, öksürmekten çiğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik. Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama, kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde çekilmez bir hale gelen hastalığı, yalnızlığı ile baş başa kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü, ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri öldü ölecek diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken, Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı, hiç iş göremez bir şekilde, beş - altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansız’ın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavitle karısı Gafer, her nedense, tarlada ekin biçerken, kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma, bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış, “Kaç, kaç taş geliyor!”

Hile-i Şer'iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki, vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağırıyor. İmsak vaktinin sonu; ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler, acelece kalkıp, pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek, erlik yemeğini tezce yemişler. Pencereden sızan  aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?
Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.
 
Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası