Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam164
Toplam Ziyaret835921
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00

Köy Enstitüleri (Baş)

 

KÖY ENSTİTÜLERİ


Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu, dönemin canlı tanığı Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın kaleme almış olduğu, tamamı beş bölümden oluşan "Körinanca Karşı Köy Enstitüleri ve Türk Köylüsü" adlı yazı dizisini okumak için aşağıdaki bağlantı noktalarına bir kez tıklamanız yeterli olacaktır.


 Köy Enstitüsü Düşüncesi Neden, Niçin ve Nasıl Oluştu?
Köy Enstitülerinin Başarısı Türkiye'yi Kucaklamıştı ki 
Köy Enstitülerinin Kuruluş Amacı ve Metodu
Köy Enstitüleri Yıkılmasaydı Eğer...

Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye'ye özgün olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Ali Yücel bizzat yönetti.

Neredeyse tüm Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği gözönüne alınarak, dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, istenilerek yapılacak bir görevden çok zorunluluk olarak algılanıyordu. Çalıkuşu romanındaki karakter gibi gönüllü ve özverili öğretmenlerin sayısı azdı. Oysa ki okuma yazma oranı Cumhuriyet ilk kurulduğu yıllarda %5 bile değildi. Bunun yanında nüfusun %80lik bölümü köylerde yaşıyordu. Köy Enstitüleri'nin kurulması ve yaygınlaşması konusunda pedagoji uzmanı Halil Fikret Kanad'ın önemli çalışmaları vardı. Kanad, zorunluluktan değil özverilyle öğrenci yetiştirecekköye göre öğretmen fikrini savunmuştu.

1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Ensititüleri açıldı. Türkiye'de seçilen şehirlerden uzak ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgieri kazandıracak hem de modern ve ilmi tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu. Her köy enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atelyeleri vardı. Derslerin %50 bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15,000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750,000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1,200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. Yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulmalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirilmişti.Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1308 bayan ve 15,943 erkek toplam 17,341 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir.

Köy Enstitülerinin listesi

Listedeki adlar köy enstitüler kurulduğunda sahip olduğu adlardır.


 
Ad/Bulunduğu İlKuruluş Tarihi1946'ya Kadar Çalışan Müdürlerin Adı
Akçadağ / Malatya1940Şinasi Tamer, Şerif Tekben
Akpınar-Ladik/ Samsun1940Nurettin Biriz, Enver Kartekin
Aksu / Antalya1940Talat Ersoy, Halil Öztürk
Arifiye / Sakarya1940Süleyman Edip Balkır
Beşikdüzü / Trabzon1940Hürrem Arman, Osman Ülküman
Cılavuz / Kars1940Halit Ağanoğlu
Çifteler / Eskişehir1937Remzi Özyürek, M. Rauf İnan, Osman Ülkümen
Dicle / Diyarbakır1944Nazif Evren
Düziçi / Adana1940Lütfi Dağlar
Erciş / Van1948İbrahim Oymak
Gölköy / Kastamonu1939Ali Doğan Toran
Gönen / Isparta1940Ömer Uzgil
Hasanoğlan / Ankara1941Lütfi Engin, Hürrem Arman, M. Rauf İnan
İvriz / Konya1941Recep Gürel, İ. Safa Güner
Kepirtepe / Kırklareli1938Nejat İdil, İhsan Kalabay
Kızılçullu / İzmir1937Emin Soysal, Hamdi Akman, Talat Ersoy
Ortaklar / Aydın1944Hayri Çakaloz
Pamukpınar / Sivas1941Şinasi Tamer
Pazarören / Kayseri1940Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu
Pulur / Erzurum1942Ahmet Korkut, Aydın Arıkök
Savaştepe / Balıkesir1940Sıtkı Akkay

Öğretmen ve öğrenci sayısı

Yıllara göre enstitülerin, bu enstitülerde görevli öğretmenlerin ve öğrencilerin sayılarındaki artış tabloda görülmektedir.


Öğretim yılıKadın öğretmen sayısıErkek öğretmen sayısıToplam öğretmenÖğrenci sayısıEnstitü sayısı
1937 - 1938521262862
1938 -1939734417963
1939 - 194010506015674
1940 - 194146189235566514
1941 - 194280214294805217
1942 - 19431012593601016118
1943 - 19441282984261416618
1944 - 19451453605051556120
1945 - 19461194035221552920


SeneToplam köy öğretmeni sayısıKöy enstitüsü kökenli köy öğretmeni sayısı
193968470
1946115335225
19501842613182
1939 - 1950 yılları arasında Köy enstitülerinde yetişen köy öğretmenlerinin toplam köy öğretmenleri içindeki yeri.

Dersler

Okullar tarıma elverişli arazisi olan köylerin yakınlarında kuruldu. Amaçlarından biri de köylülerin alternatif tarım tekniklerini öğretmekti. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köyde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konularını da uygulamalaı olarak öğreniyordu. Enstitülerin hepsinin kendisine ait tarım arazileri, atelyeleri vardı. Bu sayede öğretmenler kendi okullarını gittiği köyde köylülerin işbirliği ile inşa ediyor ve devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu.[10][11] Hasaoğlan Köy Enstitüsü, diğer köy enstitülerini kuran köy enstitüsü öğrencileri tarafından inşa edilmişti. Köy enstitülerinden mezun olan öğretmenlere yetiştirildikleri branşa ve gönderilecekleri köye göre 150 parçaya varan alet ve edevat veriliyordu. Öğretmenler bu alet ve edevat ile köylülerin de yardımıyla köy okulunu inşa ediyor ve köylülere hem modenr tarım tekniklerini hem de okuma yazmayı ve hatta müzik aletleri çalmayı öğretiyordu.

Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı döneminde düünya klasiklerini Türkçe'ye tercüme ettirmişti. Köy enstitüleri öğrencileri her sene 25 tane klasik romanı okumakla yükümlüydü. Bu sayede zeki köy çocuklarından engin entellektüel birikimleri olan aydınlar oluşuyordu. Bu aydın köy öğretmenleri en az bir tane müzik aletini çalmasını da öğreniyordu. Aşık Veysel köy enstitülerinde müzik derslerinde öğrencilere bağlama çalmasını gösteriyordu.

Sabahın erken saatlerinde uyanan öğrenciler kzılı ve erkekli zeybek ve halk oyunşları oyunları oynayarak sabah sporlarını da yapmış oluyorlardı. Daha sonra kahvaltı ardından zorunlu okuma saati vardı. Kahvaltıyı kendilerinden önce kalkıp fırında ekmek pişiren öğrenci arkadaşları hazırlıyordu.Bu bakımlardan köy enstitüleri yaparak öğrenim konusunda dünyada benzeri görülmemiş bir örnek oluşturmuş ve birçok akademik inceleme ve araştırmaya örnek olmuştur.

Aşağıdaki çizelgede Köy Enstitüleri'nde uygulanan derslerin 5 yıla dağılımı görülmektedir.

DersHafta
Kültür Dersleri114
Ziraat Dersleri ve Çalışmaları58
Teknik Dersler ve Çalışmalar58
Beş Yıllık Sürekli Tatiller30

Beş yıllık eğitim süresince kültür derslerinin içeriğinin toplam saatleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

DersSaat
Türkçe736
Matematik598
Fizik276
Tarih232
Yurttaşlık bilgisi92

 

 

 

 

 


Sanat 

Köylerde büyümüş öğrencilere klasik müzik enstrümanları ve geleneksel sazları çalması öğretiliyordu. Aşık Veysel, enstitüleri gezip öğrencilere saz çalmasını gösteriyordu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü bu konuda en zengin enstrüman envanerine sahipti. Daha sonra açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsündeki derslere Ankara Konservatuvarı öğretmenleri geliyordu. Köy kökenli öğrencilerden kurulu orkestralar müzik eserlerini seslendiriyordu.

1945 yılında Hasanoğlan Köy Entitüsü'ndeki müzik enstrümanları listesi şöyleydi.

 
Bir köy enstitüsü orkestrası
Çalgı aletiSayısı
Mandolin259
Plaklar (Klasik Müzik)160
Keman55
Bağlama37
Akordeon8
Radyo3
Piyano3
Davul3
Amplifikatör1
Pikap1
Metronom1

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Keman çalan öğrenci

Keman çalan kız öğrenci

Akerdeon çalan öğrenci

Mandolin çalan öğrenci


Kapatılması 

1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı. İlerleyen yıllarda da, daha önceleri sıkı sıkıya bağlı olduğu "iş için iş içinde eğitim" ilkesinden uzaklaştırıldı. Önceleri yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerine giderek geleneksel, ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüştürülerek 1954'te kapatıldılar.

Cumhuriyet Halk Partisi içinden Köylüyü topraklandırma Yasasına karşı çıkan bir kesim parlementer Demokrat Partiyi kurdu. Bu parlementerler içinde Atatürk Devrimlerine karşı olup tek parti düzeninde bu düşüncelerini açığa vuramayanlar olduğu, Atatürk devrimlerine muhalefet hisleri besleyen ancak bu karşıtlıklarını ortaya koymaya cesaret edemeyen siyasi ve toplumsal yapının bir karşı devrim atağı başlatarak Köy Enstitülerinin kapatılmasını sağladığı iddia edilmiştir. Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. 1945 yılında Köy Enstitüleri hakkında komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğu söylenerek saldırı kampanyaları başlatılmıştı. Parlementoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar demesi üzerine Hasan Ali Yücel, Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir şeklinde cevap vermişti. Köy enstitüleri 1954 yılında kapatılmıştı.

Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir. Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu ve enstitü müdürü bile buna uyup aynı üniformayı giyiyordu. Öğrenciler bizzat yönetime katılıyorlardı. Bu ve benzeri sebepler ile enstitülere koministlik suçlamaları yapılıyor arada bir ihbar mektuplarını dikkate alan poisin baskınlarına uğruyordu. Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu. Köylüler okul ve enstitü inşaatlarına yardım ile devlet tarafından mükellef kılınmıştı. Bu zorlamalar köylülere angarya olarak geliyordu. Öğrencilerin boğaz tokluğuna öğrenim görecekleri kendi okullarının inşasında çalıştırılmaları eleştirilmekteydi. Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Bu geçimsizlikler köy öğretmenlerinin toprak ağalarının seçtirdiği milletvekillerine şikayet olarak ulaşıyordu. Bu durum toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara'ya baskı yapmalarına neden oluyordu.

Kuruluşunda emeği geçenler

Mustafa Kemal Atatürk

Cumhuriyet kurulduğunda vatandaşların sadece %3-4 'ünün okuma yazması vardı. Halkın  %80'i köylerde yaşıyordu. Atatürk ilk defa Köy Enstitülerin kuruluş yasalarını çıkardı. İlk önce askerliğini çavuş olarak yapmış erlerden köy öğretmeni yetiştirilip köylerine öğretmen olaraK gönderilme projesini önerdi ve bu proje uygulandı.

[Hasan Ali Yücel]  [İsmail Hakkı Tonguç] [İsmet İnönü]

 


 


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaş’ın Göç Hikâyesi

Köşektaş’ın Göç Hikâyesi
Koşulların Zorladığı Dönüşümler

kosektas.net

Köşektaş Köyü’nün göç tarihi, ekonomik krizler, devlet politikaları, eğitim kurumlarının etkisi ve uluslararası işgücü piyasalarının açılması gibi çok katmanlı süreçlerin kesişiminde şekillenmiştir. Köyün göç tarihine ilişkin temel bilgiler Celalettin Ölgün’ün yerel tarih çalışmasından derlenmiştir. Celalettin Ölgün’ün aktardığı veriler, Köşektaş’ın 20. yüzyıl boyunca farklı göç biçimlerine maruz kaldığını ve bu göçlerin toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürdüğünü göstermektedir.

Derlenen bilgilere bakıldığında Köşektaş’ın göç tarihinin üç temel eksende şekillendiği görülmektedir:

(1) 1920–40 döneminde kıtlık ve ekonomik yoksunluk kaynaklı zorunlu göç,

(2) 1940’lardan itibaren eğitim temelli, küçük ölçekli göç,

(3) 1960 sonrası uluslararası işçi göçü ve kentlere yönelen iç göç.

Köşektaş’ın göç tarihi, yalnızca insanların bir yerden bir yere hareketinin değil; bir köyün, bir topluluğun, bir belleğin yavaş yavaş kabuk değiştirerek başka bir hayata doğru akmasının hikâyesidir.

(1) Kıtlığın Açtığı Yol: 1928–1940

Köşektaş’ın ilk büyük göç dalgası, toprağın susup göğün yağmuru unuttuğu yıllarda başlar. 1928 ile 1936 arasında kuraklık yalnızca tarlaları değil, insanların içindeki güven duygusunu da kavurur. Ekinler yanar, harmanlar boş kalır, sofralar küçülür.

Ve bir gün, köyün erkekleri birer birer yola düşer.

Kimisi Balıkesir’in, Kütahya’nın, Afyon’un demiryolu şantiyelerine gider; kimisi Konya ovasında bir çiftçinin yanında çoban olur. Gittikleri yerlerde çoğu zaman iş yoktur, yemek yoktur, barınak yoktur. Bu yüzden geri dönerler; kimi yürüyerek, kimi hasta, kimi yorgun, kimi de dönemez.

Göç, burada bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bir insanın kendi kökünden koparken bile kökünü yanında taşıdığı o ağır, sessiz zorunluluk.

(2) Eğitimin Açtığı Kapı: 1940’lar

1940’lı yıllar geldiğinde Köşektaş’ın kaderine bambaşka bir rüzgâr dokunur. Bu kez göç, açlığın değil, eğitimin çağrısıyla şekillenir. Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarının açılmasıyla birlikte, köyden az sayıda çocuk bu okullarda okumak için eğitim yolculuğuna çıkar.

Bu küçük göç, nicelik olarak sınırlı olsa da köyün geleceğini derinden etkiler.

Bu çocuklar öğretmen olup döner; köyün geleceğini yeniden yazar, ufkunu genişletirler.

Göç, bu dönemde bir kaçış değil; bir yükselme, bir dönüşme, bir başka ihtimale açılma hâline gelir.

(3) Avrupa’ya Açılan Kapı: 1960 Sonrası

1960’lardan sonra Köşektaş’ın göç hikâyesi yeniden yön değiştirir. Bu kez yol, tren raylarının ya da toprak yolların değil; uçakların, pasaportların, işçi anlaşmalarının yoludur. Almanya, Hollanda, Belçika...

Köyden çıkan gençler, Avrupa’nın fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde çalışmaya başlar. Bir kısmı geri döner; bir kısmı dönemez. Bir kısmı döner ama artık geri dönmüş sayılmaz; çünkü içlerinde başka bir dünyanın ağırlığı vardır.

Bu göç, köyün ekonomik damarlarını güçlendirir; ama aynı zamanda köyün sesini, dilini, ritmini başka coğrafyalara taşır. Köşektaş artık yalnızca bir köy değil; dünyanın dört bir yanına dağılmış bir topluluğun adı olur.

Kentlerin Çağrısı: İç Göçün Sessiz Dalgası

Bu dönemde göçü tetikleyen bir başka etken daha vardır: köy arazisinin darlığı. Köşektaş’ın sınırlı tarım alanları, nüfus arttıkça ailelerin geçimini sağlayamaz hâle gelir; toprağın hem susuzluğu hem yetersizliği, köylünün tutunabileceği zemini iyice daraltır.

Aynı yıllarda öğretmenlik ve memuriyet gibi meslekler aracılığıyla Ankara’ya, Kayseri’ye, büyük kentlere yerleşenler olur. Bu göç, Avrupa’ya gidenlerin göçünden daha sessizdir; ama köyün toplumsal dokusunu en çok değiştiren dalgadır.

Çünkü bu kez gidenler, geri dönmek için değil, yeni bir hayat kurmak için gider. Köyün eğitimli gençleri köyün dışındaki dünyada kök salar; köy ise yavaş yavaş yaşlanır, sakinleşir, küçülür.

Bir Belleğin Dönüşümü

Köşektaş’ın göç tarihi, bir köyün kendi kendine yetmeye çalıştığı yıllardan, dünyanın dört bir yanına uzanan bir topluluğa dönüşmesinin hikâyesidir.

Göç, burada yalnızca bir hareket değil; bir dönüşüm, bir yeniden doğuş, bir kayıp ve bir kazanımın iç içe geçtiği bir süreçtir.

Köyün sokaklarında artık daha az çocuk sesi duyulur; ama dünyanın başka yerlerinde, başka dillerin arasında, başka kentlerin kalabalığında Köşektaş’ın sesi yankılanır.

Köşektaş’ın göç deneyimi, Türkiye’nin kırsal modernleşme sürecinin küçük ölçekteki bir yansımasıdır: Göç, ekonomik zorunluluklardan doğmuş, devlet politikalarıyla yönlendirilmiş, uluslararası işgücü piyasalarıyla derinleşmiş ve köyün toplumsal yapısını kökten dönüştürmüştür. Göç, köyü eksiltirken çoğaltmış; uzaklaştırırken yakınlaştırmış; dağıtırken birleştirmiştir.

Kaynakça

Birincil Kaynak

➡️ Celalettin Ölgün. Köşektaş Köyü Tarihine İlişkin Anlatı ve Derlemeler. Yayımlanmamış yerel tarih metni. Köşektaş'ın göç tarihine ilişkin tüm tarihsel veriler bu çalışmadan derlenmiştir.

Göç Kuramlarına İlişkin Açıklayıcı Kaynaklar

➡️ Ravenstein, E. G. “The Laws of Migration.” Journal of the Statistical Society of London, 1885.

Göçün mesafe, yönelim ve ekonomik motivasyonlarla ilişkisini açıklayan klasik kuramsal çerçeve.

➡️ Lee, Everett S. “A Theory of Migration.” Demography, 1966.

Göçü itici–çekici faktörler modeliyle açıklayan temel çalışma.

➡️Castles, Stephen & Mark J. Miller. The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World. London: Palgrave Macmillan. 

Modern göç rejimlerini, uluslararası işgücü hareketliliğini ve devlet politikalarının göç üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir kaynak.