Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam246
Toplam Ziyaret836498
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

Anasayfa

www.kosektas.net



 Resim l Musa Kâzım Yalım l Çoraklıktan Sivri'ye Hayali Bakış l 1955

Yeryüzü hiçbir yerde Köşektaş’taki kadar uçsuz bucaksız değildir!
Oradaki düzlükler, pınarlar, çayırlar, bayırlar, koruluklar aklımda kaldığı gibi mi hâlâ, görmek istiyorum. Kırların havasını solumak, koca yolda yürümek, dere boylarında gezmek, kavaklıkların ve harman yığınlarının gölgesinde oturmak istiyorum.

Musa Kâzım Yalım

RESİM SANATÇISI ADNAN YALIM'IN TABLOLARI

     
 Sürekli anlaşmazlığın ve uyumsuzluğun nedenleri; kadınla erkek arasındaki dinsel ve yasal engeller ile toplumların arasındaki sınırlar ve kurallardır!

ADNAN YALIM

Adnan Yalım’ın sanat anlayışının merkezinde, sanatçının “Ten‑Metal” adını verdiği özgün kavram yer alır. Adnan Yalım, eserlerinde çağdaş pop‑art estetiğini; kadın ve erkeğin toplumdaki konumlarına dair güçlü, katmanlı bir kavramsal sorgulamayla birleştirir.

Bu bağlamda sanatçı, kadın figürünü canlı, erotik ve baskın bir ifadeyle resmeder. Kadının karşısına ise doğrudan bir erkek figürü koymak yerine; eskimiş, parçalanmış, paslanmaya yüz tutmuş objeleri—tekneleri, taşıtları, makineleri ve motosikletleri—yerleştirir. Bu karşıtlık, kadının yumuşaklığı ve doğurganlığı ile erkeğin sertliği, soğukluğu ve geçiciliği arasında kurulan sembolik bir gerilim yaratır.

Adnan Yalım, kimi eserlerinde ise doğduğu topraklarla kurduğu özel bağı samimi bir dille görünür kılar. Köşektaş’ın taş evleri ve çevresindeki doğa, sanatçının fırçasında sıkça yeniden hayat bulur. Bu manzaralar, onun için bir teşekkür ve vefa ifadesidir; çocukluk ve gençlik anılarına açılan bir pencere niteliği taşır. Sanatçı, bu resimlerle izleyiciyi hem kendi kişisel hafızasına hem de o coğrafyanın ılıman estetiğine davet eder.

Bu resimlerdeki her fırça darbesi, sanatçının bu coğrafyaya duyduğu sevginin izini taşır. Evlerin çatılarına verdiği sıcak tonlar, bulutların yumuşak kıvrımları, tepelerin sakin iniş çıkışları... Hepsi, “Ben burayı tanıyorum, seviyorum, anlıyorum” diyen bir elin izidir.

Adnan Yalım, resimleri süslemeye çalışmamış; onları olduğu gibi, kendi sadelikleri içinde güzel bulmuş. Bu da ancak sevgiyle olur. Sevgi, abartmaz; olduğu hâliyle görür ve olduğu hâliyle değer verir. Bu resimlerde de tam olarak bu var: doğaya, köye, insana duyulan sessiz ama derin bir bağlılık.
kosektas.net


Adnan Yalım’ın “Beydağları” serisi, sanatçının doğa ile kurduğu kişisel ve duyusal ilişkinin resimsel bir yansımasıdır. Sanatçı, bu seride doğayı durağan bir görüntü olarak değil, sürekli dönüşen bir varlık olarak yorumlar. Işık, renk ve mevsim geçişleri, resimlerde yalnızca atmosfer yaratmakla kalmaz; aynı zamanda doğanın döngüselliğini, sürekliliğini ve insan deneyimiyle kurduğu ortak ritmi görünür kılar.

Sanatçının Eserlerinde Öne Çıkan Özellikler

➡️ Evrensel pop‑art biçimselliğini benimser; ancak bunu kişisel, ironik ve özgün bir renk anlayışıyla yeniden yorumlar.

➡️ Resimlerinde bir “itme‑çekme” dinamiği kurar: Erotik kadın figürleri izleyiciyi kendine çekerken, geometrik ve grafik öğeler bilinçli bir mesafe yaratır.

➡️ Kadını salt bir erotizm nesnesi olmaktan çıkararak, toplumsal cinsiyet rolleri, dişil güç ve varlık‑zaman ilişkisi bağlamında derinlemesine sorgular.

Diğer Tema ve Resim Örnekleri

➡️ “Ten‑Metal” Serisi: Sanatçının Ten‑Metal temalı eserleri “Saatchi Art” platformunda sergilenir; “Sanat Gezgini” platformunda ise aynı temaya ait farklı boyutlarda birçok çalışması yer alır.

➡️ “Zaman – İmaj” Sergisi (2011): Ankara Galeri Soyut’ta açılan bu kişisel sergi, sanatçının pop biçimselliği ve erotik anlam katmanlarını sorguladığı dönemsel bir toplamı temsil eder.

➡️ “K‑Pop Güncesi”: Sanatçının güncel popüler kültür öğelerini de üretim sürecine dahil ettiğini gösteren bir çalışma.

     

➡️ “Çığlık” (2022): Sanatçının izleyicide yaratmak istediği duygusal etkiyi tüm ayrıntılarıyla taşıyan güncel bir başyapıt niteliğindedir.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Kaynakça
:

Birincil Kaynaklar   
Sergi Tanıtım Bültenleri

İkincil Kaynaklar
Sanat Eleştirmen Metinleri


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 17 Şubat 2026
Beni de Köşektaşımızın çoğu insanı gibi Yahya Öğretmen okuttu: Yahya Doğan. Okulumuzda iki öğretmen vardı 1960’lı yılların başında: Yahya Doğan ve amcamın oğlu Fethi Çelebi. Birinci ve ikinci sınıfı Yahya öğretmende; üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfı da Fethi öğretmende okumuştuk. Derslik sayısı azdı, birinci ve ikinci sınıflar bir derslikte; diğer üç sınıf da başka bir derslikte ders yaparlardı. Aynı derslikte eğitim gören üç ayrı sınıfa, yetişmek zorundaydı öğretmen!
19.12.2025
Sonbahar ve Eskibağ, birbirine çok yakışan zaman ve mekân. Çocukluğumdan beri beni çeken bir yanı vardır Eskibağ’ın. Bozkır ortasında az da olsa bitki örtüsüne sahip olması, belki de bende ormanlık alan izlenimi bırakmış olmalı. Zerdali, badem, alıç, kara erik ağaçlarının kapladığı alanın zemini, harap kalmış bağlarla kaplıdır. Yirmi yıl önceki yangında büyük zarar görmesine rağmen hâlâ o özgün yapısından izler taşıyor. Çoraklık’ın suyunu köyde bilmeyen yoktur. Hazmı kolaylaştıran hoş tadı, onu damacana sularından üstün kılar. Az ama kararlı akışıyla yaşanan kuraklığa meydan okur. Çeşmeden biraz yukarı çıkınca alıç ağaçlarıyla karşılaşırsınız. Çoğu kırmızı alıçtır; sarı alıç pek tutmaz ama tadı fena değildir. Biraz daha iç kesimlerde badem ağaçları vardır. Yılına göre ya çok verir ya da hiç olmaz. Bu sene pek yoktu.
07.01.2025
Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
Anlatılır: İki komşu kadın önce “davlaşmışlar”, sonra da saç saça baş başa kavga ederek birbirlerini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dayak yiyen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni bire bin katarak, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca’nın arzuhalci dükkânına varmış.
14.03.2012
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00