Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam23
Toplam Ziyaret648849
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent'in, diğerinde de Picasso'nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın “Bayan George Swinton” portresi 1897’de, Picasso’nun “Marie Theresa Walter” portresi 1930’larda çizilmiş. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın, Picasso’nun kübist tablosuna bakarken, bir başka kadın ile genç kızı, Sargent'ın, özenle hazırlanmış, yaldızlı çerçeveli, büyük portresine bakıyor.

Sargent'ın tablosunun önündeki kadın saçlarını kıvırıcılara sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş, kızı da, annesi gibi, saçlarını kıvırıcılara sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor ve her ikisi de, uzun bir çağın, bu ideal, zarafet ve güzellik tasvirine bakıyor. 

Kızıl saçlı genç kadın ise, kot pantolon, düz çizme ve siyah bir kazak giymiş, deri ceketini elinde tutuyor; Picasso'nun portresindeki kübist görüntüye bakarken oldukça rahat görünüyor.

Norman Rockwell, 1963'te Saturday Evening Post'tan ayrıldı ve LOOK Magazine ve kimi diğer yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı dergi kapakları, Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü gösteriyordu, ancak üslubu ve odağı, ‘The Saturday Evening Post’dan ayrıldılıktan sonra değişti. Çalışmaları, daha çok, etrafındaki insanların taşıdığı endişelere odaklandı. Sivil halk hareketinin sahnelerini, savaş ve yoksulluğun yarattığı sosyal kaygıları, sanat ve bilimdeki modern gelişmeleri tasvir etti.

Picasso, sanat dünyasına modernizmi getiren önemli bir etkendi ve kültürde değişime öncülük etti. 1960'lar aynı zamanda, sivil halk hareketleri, kadın hareketleri, sosyal normlara meydan okunan, kültürde büyük değişimlerin yaşandığı bir zamandı. Artık kadınlar, annelerinin izinden gitmiyorlardı! Kadınların odak noktaları, eş ve anne olmaktan ziyade, merak ederek ve sorgulayarak, toplumda kendi seslerini duyurmaya doğru kayıyordu.

Resim Betimleme, İngilizce aslından, Türkçe'ye çevrilmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Türk Toplumu Nasıl Tutucu?

Türk Toplumu Nasıl Tutucu?
Doğan Kuban



Vitrinde gördükleri her şeye sahip olmak, televizyon karşısında saatler geçirmek, otomobil kuyruklarında sıraya girmek de çağdaş olmakla eşit değildir. Ama tutuculuk da değildir. Amerika tutucu bir toplum. Fakat çağdaş olan her şeyin neredeyse yaratıldığı ülke.

Bizde korunmak istenenler sadece dini vecibeler, oruç, bayram, cenaze ve namazla sınırlıdır. Gerçi her namaz kılan tutucu değildir. Annem özellikle yaşlandığı zaman beş vakit namazını kılardı. Ama bütün düşünce ve davranışlarıyla çağdaş bir insandı. Bizde geleneklere sahip çıkmak bir iki törensel gösteriye dönüşmüştür.

Toplum tarihten gelen bütün konut geleneğini apartmana feda ettiyse, tarlalarını bırakıp kentlere dolduysa geleneğe sahip çıkmanın başka bir anlamı olmalı. İngiltere’ de neredeyse yeni bina görmediğiniz küçük kentler var. Bizde apartmansız köy bile kalmadı. Bu davranışı hangi nedene bağlarsanız bağlayın, tümüyle arkada bıraktığınızı yadsıyamazsınız. Bir Avrupalı bu bağlamda Türk’ten daha tutucudur. Fakat çağdaş bir kimliği olduğunu yadsıyamazsınız. Bizimkinin adı tutuculuk değil, cehaletle birleşen yozlaşmadır.

Yeni dünyanın her şeyini isteyip ben geleneğime bağlıyım demek yalandır. Bunda, öbür dünyayı yeğlemesi gereken bir Müslüman davranışı da yok. İnsan yeni marka peşinde koşarken, istese de tutucu olamaz. Tüketime bu denli gömülmüş bu cahil toplum tutucu değil. Yaşamı bir taklit kültürü üzerine oturtmuşuz. Kullandığımız araçları doğuran kültür bizim değil. Halk, TV ya da telefon istiyor ama onların nasıl çalıştığını merak etmiyor. Yerli de pek yapamıyor. ‘Marka’ sözcüğü çok moda. İkisi de ithal sözcük.

Dinin temel koşullarını yerine getirmek tutucu olmayı gerektirmiyor. Bu günlerde ‘riyazet’ten söz edildiğini hiç işittiniz mi? Peygamberin davranışlarının kendine örnek alan kimse biliyor musunuz? Ölümünde kalan malını fakir fukaraya dağıtan adam kaldı mı?

GELENEKSELDEN GERİDE KALAN

Kırsal alandan kentlere dolan ve Türkiye’nin iktidarını, eski kent kökenli bürokratlardan devralan Türk toplumunun çoğunluğu yeni bir oyuncak gördüğü zaman elindekini hemen bırakan çocuklara benziyor. Alışveriş merkezlerinde çağdaş giysili ya da tutucu denilen kadınları vitrinler karşısında biraz seyredin. Elbise, ayakkabı, otomobil, telefon kuyruklarında bekleyenlere bakın. Bu toplumun yüzyıllar süren bir kıtlıktan çıktığı açık. Çocukluğumun, gençliğim Türkiyesi yok. Toplumun yüzde 70’i kentlerde oturuyor. Müslümanlık bir temel kimliktir. Ama otomobili ile ailece Bodrum’a tatile giden bir aile geleneksel bir aile değildir.

Eski gecekondu ve yeni çirkin apartman toplumu, bildiğimden bu yana köyde de kentte de Müslümandı. Dinlerine sadık kalan halkın geçmişlerinden kalan neleri sakladığını incelemek gerek. Geleneksel kültürümüzden geriye ne kaldı?

Tarlalarını bırakıp kente indikleri için artık Türkiye bir tarım toplumu olmaktan çıktı. Gençler köylerdeki boş topraklara dönmek istemiyor. Türkiye’nin tarımı halkını beslemiyor. Peki tarım toplumu olmaktan çıkıp bir sanayi toplumu mu olduk? Şimdi turizm bile bir sanayi olduğu için böyle bir sıfat hoşa gidebilir. Kuşkusuz sanayimiz gelişiyor. Fakat içeriğini düşünmeden ‘sanayi toplumuyuz’ demek biraz abartma olur. Belki ithal sanayisi toplumu diyebiliriz.

Burada bir soru daha var: Her ülkenin sanayi toplumu olma parametreleri farklı mıdır? Türkiye’ye göre çok daha kalabalık, daha fakir ve geleneksel kültürü olağanüstü zengin Çin gibi bir ülke sanayileşirken geleneklerinden hangisini korudu?

ÇİN VE TÜRKİYE

Bu bağlamda Le Monde Diplomatique’in yayımladığı ‘Maniere de Voir’ Sayı 123, sayısında ‘Chine, Etat Critique’ adlı makaleden öğreniyoruz kiÇin’deki hızlı kentleşmenin topluma getirdiği hastalıklar bizimkinden farklı değil: zoraki istimlak ve büyük spekülasyon, geleneksel ‘habitat’ın yok edilmesi, insan varlığına boş veren yapılaşma nedeniyle bilinen tarihi ve insani röperlerin ve eski değerlerin yok oluşu, geleneklerin sulandırılması, toplumun katılaşması, yani insan ilişkilerinin kuruması ve biçimselleşmesi, tüketici toplumun yoğunlaşması.

Bunlar bizdeki hastalıkların aynısı. Fakat buna karşın bizde olmayan ve bu değişimleri yani yozlaşmayı, dengeleyen yeni gelişmeler var orada. Çin’de akıl almaz bir öğretim gelişmesi var. Bizimle karşılaştırılması olanaksız uzman yetiştiriliyor. Sanayi üretimi Amerika’yı geçmiş. Ve bunu bizim insan başına yıllık gelirimizin yarısı kadar bir gelirle yapıyor. Buna dünyadaki musiki ve resim eğitimini nerede eşitleyen sayılarla yapıyor. Olimpiyatlardaki başarılarını herkes biliyor.

Daha ilginç bir olgu daha var: Çin’de Türkiye nüfusunun üç katı, yani 200 milyonu geçen bir orta sınıf yetişmiş.

ÇEK ÇEK İLE 15 GÜNDE TRABZONA

Temel yaşamsal kategorilerde geçmiş yaşamımızdan neler kaldığını daha ciddi irdelemek gerek. Ben Cumhuriyetin başında annemin Trabzon’dan Erzurum’a, çek çek arabasıyla on beş günde gittiğini biliyorum. Türkiye’nin iktidara 600 yıl hiçbir şekilde katılmamış halkı okuma yazmasız, sultan kullarından oluşuyordu.

Bu halkın nesi vardı? Yerel teknikle yapılmış, ilginç özellikler gösteren evleri vardı; Mescitleri, cemevleri vardı. Kendi gereksinmesini karşılayan dokuması, kilimi, küçük kentlerin deri, dövme demir, marangoz işçiliği vardı. Batı Anadolu dışında kara sapanlı gelişmemiş bir tarımı vardı. Büyük kentlerde birkaç medrese ve bir han ve çarşı olurdu. İstanbul dışında birkaç büyük kentte daha gelişmiş, zenaatkârlık düzeyinde bir mimari ve diğer zenaatler. Bayramlar, düğün törenleri, âşık edebiyatı. Kültürel varlığın özeti bu.

Bugün iktidarda olan kırsal halkın Cumhuriyet başındaki kültürü bu sınırlar içinde tanımlanabilir. Bugün yüzde 70’i kentlerde yaşayan halkın günlük yaşamına girmiş yaşam araçlarının ve kentlerdeki fiziksel ortamın Anadolu’nun geçmişi ile ilgisi yok. O ilişkiyi saptamaya çalışanlar da kent kökenli okumuşlar.

EĞİTİM SİSTEMİ ÇÖZÜLÜYOR

Bizim az okumuş, az düşünen insanlarımız bir şey daha öğrenemedi. Bir ülkenin kültürel birikimini inceleyen, irdeleyen, yaşatan ve yenileyen ve o birikimi topluma hediye edenler köylülerden, bürokrat ve politikacılardan çıkmaz. İyi yetişmiş, dünyadan haberli aydınlardan çıkar.

Eğer geleneklerimizi değerlendirmek istiyorsanız işletmeciler yerine, antropologlar, folklor araştırmacıları, kültür tarihçileri yetiştirin. Bunu yapana kadar gelenek camiye namaza gitmekle kısıtlı kalır. Dinsel kültürün çağdaş atılım yapması olanaksızdır. O zaman Hıristiyanın ya da Çinlinin müşterisi olmaya razı olmak gerek. Bu bağımlılığın günümüzde adı ekonomik bağımlılık. Yani çağdaş sömürge olmaktan farkı yoktur.

Çağdaş dünyada gelişmenin öğretim temeli üzerine kurulduğu açık. Bizde öğretimi çığrından çıkaran üç faktör var: a) Sayısal baskı b) bilimsel konuların gereken ilgiye kavuşamaması c) Devlet öğretimine paralel dershane sistemi. Bugün buna bir yenisi eklendi. Hem de ilk ve orta öğretimde.

Kanımca bunun içeriğini tartışmadan önce neredeyse bir yüzyıllık bir sistemin akşamdan sabaha değişmesi gibi, dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşemeyecek, bir operasyondan söz ettiğimizi unutmayalım. Bu yaşta öğrencilere öğretim yapacak öğretmen de yok. Bu kargaşa bütün öğretim sisteminin çözülmesidir. Ve teknoloji çağının gerektirdiği insanın yetiştirilmesini olanaksız kılacaktır.

Şu sırada Türkiye’de bir küçük çocuğun hangi konuları işleyerek bir kimyager ya da biyolog olacağını bilen ya da düşünen biri var mı acaba?

Bizimkinin adı tutuculuk değil, cehaletle birleşen yozlaşmadır... Çin’de akıl almaz bir öğretim gelişmesi var. Bizimle karşılaştırılması olanaksız uzman yetiştiriliyor. Dinsel kültürün çağdaş atılım yapması olanaksızdır... Çağdaş dünyada gelişmenin öğretim temeli üzerine kurulduğu açık. Eğitimdeki yeni kargaşa bütün öğretim sisteminin çözülmesidir... Ve bu, teknoloji çağının gerektirdiği insanın yetiştirilmesini olanaksız kılacaktır.



 

  
875 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Sanatçı Tanıtım Köşesi

"Neden yürümek için ayaklarım olsun ki, uçmak
için kanatlarım var!"

Yaşadıklarıyla baş etme yolunu ararken bu dünyaya sıkışmış ruhunu sanatıyla yatıştırmaya çalışmış, sanat tarihinde ‘Frida Kahlo’ olmuş bir kadın. Belki de sadece biraz olsun nefes almak için resim yapmış bir sanatçı.

Yıllardır medikal makaleler yazan biri olarak ne ilginçtir ki sanatsal bir konuda araştırma yaparken de elim hep medikal literatür tarama sayfası olan ‘Pubmed’ e gidiyor. ‘Pubmed’e ‘Frida Kahlo’ yazdığımda beni hiç de şaşırtmadı. 1989-2014 yılları arasında yayınlanmış Frida Kahlo’yu anlatan 21 adet tıp makalesi tespit ettim. Bu makalelerin yayınlandığı dergilerin bir kısmı nöroloji dergileri iken, bir kısmı radyoloji ve romatoloji dergileri.

”Daha iyi olduğumu düşünmüyorum çünkü ağrılar her zaman aynı ve çok zayıfım. Daha önceki mektubumda söylediğim gibi bunun yerine inançlı olmak istiyorum. Bu ay para olursa bir röntgen filmi daha çekilecek ve daha emin olacağım. Olmazsa, her durumda, 9-10 Eylül gibi yataktan kalkacağım ve bu alet işime yarayacak mı ya da sonunda ameliyat gerekecek mi bileceğim. Korkuyorum … ”

Yukarıda günlüğünden bir alıntı yaptığım Meksikalı ressam olan Frida Kahlo (1907-1954) tüm dünyada self-portreleri ve yine ünlü bir ressam olan Diego Rivera ile olan çalkantılı evliliği ile tanınır. Hayatı ve eserleri, Frida Kahlo’nunki kadar yaşadığı hastalıklardan bu kadar derinden etkilenmiş bir sanatçı bulmak oldukça güç. Çıplak ve hasta vücudunu göstermede bu kadar cesur davranan nadir sanatçılardandır. Resimleri ve çizimleri medikal olgu sunumları gibidir. Self-portrelerinde Kahlo, güzel elbiseler ve Meksika’ya ait takılar içindedir ve saçını renkli kurdele ve çiçeklerle göstermektedir. Kahlo’nun birleşik kaşları, tüylü yüzü, gülümseme olmayan ciddi ifadesi birçok gözlemciyi şaşırtmıştır. Benzer ifade self-portreleri yanında fotograflarında da görülür. Birçok resim tarihçisinin de onayladığı gibi Kahlo’daki bu ifade yaşamında yüzleştiği birçok fiziksel ve duygusal sorunları yansıtmaktadır. Kahlo’nun fiziksel ve duygusal zorlukları, kronik ağrı, infertilite (kısırlık) ve depresyon ile mücadele etme çabaları resimlerinde kaçınılmaz olarak ana konu olmuştur. 143 resminden 55 tanesi fiziksel ve psikolojik yaralarını tasvir eden otoportresidir. Kazaya ek olarak birçok düşük yaşamış, hayatının büyük kısmını alçı, ortopedik teller içinde geçirmiş ve yatağa bağlı kalmıştır. Ağrı ve acı, çalışmalarında tabi bir konu olmuştur. Kahlo’nun kendi sözleri: ‘Resimlerimde acının mesajı var… Resim benim hayatımı tamamladı. Üç çocuk kaybettim… Resim bunların hepsinin yerini aldı. Çalışmanın en iyi şey olduğunu düşünüyorum’.

Bu cümleleri okuduğumda bu dergideki bir önceki yazı olan ‘Epileptik Resim Sanatı’nda bahsettiğim van Gogh’un sözleri aklıma geldi. Epileptik nöbetler yaşadığı kaydedilen van Gogh bir mektubunda kendisini tamamen çalışmalarına verdiğini belirtmiş, ‘yaşadığım bu krizler nedeni ile tıpkı bir kömür madencisi gibi, her zaman tehlikede olduğu için yaptığı işi acele yapan birisi gibi hissediyorum’ demiştir. Frida ve van Gogh benzeri örnekler artırılabilir. Hayattaki zorluklar, acılar, çalışma ve sanat, genetik yetenekle beraber birçok sanatçıda birbirini tamamlıyor gibi görünüyor.

Kahlo’nun resimlerinin başlık ve içeriği acısını tanımlamakta: Henry Ford Hastanesi (Henry Ford Hospital, 1932), Doğumum (My Birth, 1932), Kırık Omurga (The Broken Column, 1944), Umutsuz (Without Hope, 1945) bunlardan bazıları.

Frida Kahlo’nun deneyimlemek zorunda kaldığı hastalıklarının çoğu nörolojik…

Hayatında nörolojik problemler henüz doğmadan önce başlamış diyebiliriz. Doğumsal bir anormallik olan omuriliğin kapanmaması (spina bifida) ile doğmuş. Biyografik yazılarda bu durumdan ya hiç bahsedilmemiş ya da çok az değinilmiştir. Frida Kahlo, bacak problemleri için yaşamı sırasında gelişen çocuk felci (poliomiyelit) ve kazayı suçlamayı tercih etmiştir. Sağ ayak ve bacağına yapılan birçok ameliyat mevcut zaafı daha da kötüleştirmiştir. Bacağını gizlemek için uzun kolalı gömlekler giymeyi tercih edermiş.

‘Suda Ne Gördüm’ (What I Saw in the Water, 1938) isimli resminde yaşamındaki birçok olay betimlenmekte. Bu resimde fiziksel durumunu dikkatli bir şekilde belgelemiştir: Resimdeki ana unsur küvetteki sudan taşmış bir çift ayak. Sağ ayakta birinci ve ikinci parmak arasındaki kanayan yara anormal omuriliğe eşlik ediyor. Büyük parmaktaki yanıcı ağrı, yanan gökdelen olarak resmedilmiş. Anne ve babasının resimleri, kendisindeki genetik hastalığı vurguluyor.

Frida Kahlo, 6 yaşında iken çocuk felci (poliomiyelit) geçirdi ve aylarca yatakta kaldı. Sağ bacağı daha kısa idi ve şekil bozukluğu vardı, ekli ayakkabı giyiyordu, çocuklar ‘tahta bacak’ diye alay ediyorlardı. Çocukluk döneminde gelişen bu fiziksel kusur psikolojik olarak etkilenmesine neden olmuştur.

Bir süre sonra sağ ayağında ağrıya neden olan şekil bozuklukları ve ülserler olmaya başladı. Günlüğünde şöyle yazmış: ‘Ayağım hala hastatrofik ülser, nedir bu?’. Birçok başarısız ve gereksiz ameliyat sonunda ayağında gangren gelişmesi, ölümünden kısa bir süre önce 1953’de sağ bacağın diz altından kesilmesine neden oldu. Sağ ayağında dayanılmaz ağrılar yaşamasına rağmen ayağın kesilmesi tam bir yıkım olmuştur. Günlüğünde kendisini tek bacaklı olarak resmetmiş ve ‘PARÇALANDIM’ yazmıştır. Birçok kez intihar girişiminde bulunmuştur.

Diego Rivera’nın yaptığı ‘Ayçiçekleri’ (1943) resminde geleceği görür şekilde Diego’nun yüzü olan küçük erkek çocuk üzgün bir şekilde sağ ayağı kopmuş bebeği inceliyor.

1925’de 18 yaşında bir tramvay kazasında birçok yerden omuriliği ve leğen kemiği yaralandı. Üç ay yatağa bağımlı kaldı. Aylarca alçıdan korse nedeni ile hareketi kısıtlıydı.

Kaza, Frida Kahlo’nun hayatını çok etkiledi. Yatağa bağımlı olunca, ara sıra manzara resimleri yapan babasının boya ve fırçaları ile resim yapmaya başladı. O dönemde tıp eğitimine başlamış olan Kahlo, ‘Doktor olmak yerine başka bir şeyler yapmak için halen yeterli enerjim var diye hissettim ve hiç düşünmeden resim yapmaya başladım’ diye yazmıştır. Resim’de özel ressam sehpası ve elinde boya fırçası ile yatakta başlayıp biten sanat hayatının fotografı görülüyor.

‘Kırık omurga’ isimli self-portresi, omurilik hasarının etkisini gösteren en vurucu sanatsal göstergedir. Omurgası birçok yerden kırılmış eski bir sütun gibi resmedilmiş. Çıplak vücuduna batan birçok çivi ağrısının keskinliğini ve yaygınlığını göstermekte. Kuru, çorak ve çıplak manzara ressamın acısını ve yalnızlığının sembolü. Bir radyolog tarafından yazılmış bir makalede bahsedilen bu resim ve Kahlo yorumlandığında, acının ve hastalığın gösterildiği basit bir resim olmaktan çıkıyor. Kahlo’nun kendi omurilik, kalça ve bacak röntgenlerini görmesinin sanatsal görüşüne güçlü bir etkide bulunduğu düşünülüyor. Radyolog, Kahlo’nun gözlerinden bakmaya başladıktan sonra bir radyografiye artık eskisi gibi bakamayacağını belirtiyor. ‘Yaralı geyik’ resminde geyiğin yüzü ressamın yüzü olarak gösterilirken omurgaya batmış oklar ve yerdeki kırık ağaç dalı travmaya uğramış ağrılı omurgayı yansıtmakta. Yeniden ameliyatlar olduğu dönemde arkadaşına şöyle ifade etmiş: ‘Büyük ameliyat geride kaldı, sırtımda 2 büyük yara izi var’. Kahlo’nun omuriliğine Meksika ve Amerika’da 30’dan fazla cerrahi girişim yapılmıştır. Sinirlerin etkilenmesi ile ortaya çıkan ağrılar (nöropatik ağrı ve refleks sempatik distrofi) ve  bacağın kesilmesi sonrası ortaya çıkan ağrılar (fantom-ekstremite ağrısı) farklı farklı nörolojik klinik tanımlamalardır. Frida, çocuk sahibi olmak için çok uğraşmış, birçok düşük yaşamış, ayrıca kişisel ya da medikal nedenlerden birkaç kez de çocuk aldırmıştır. ‘Henry Ford Hastanesi’ resminde, hastane yatağında kanlı çıplak vücudunu göstermekte.Yanağındaki gözyaşı ve yataktaki kan,yaşadığı duygusal acısını belirtmekte. Elinde tuttuğu kırmızı kurdeleye bağlı 6 objenin hepsinin ayrı anlamı var. Çorak manzara ile yalnızlığınıvurgulamış. Uzaktaki binalar Rivera’nın kendisindenuzaklığını gösteriyor (bu sırada Rivera Detroit’de duvar resmi üzerinde çalışıyormuş). ‘Doğumum’ (My Birth) resminde kendi doğumunu trajik bir olay olarak anlatıyor. Kendini ölü doğmuş olarak resmederek sağlık problemlerinin doğumu ile birlikte başladığına işaret ediyor. Sağlığı ve evliliğindeki hayal kırıklığı ve acı dolu bir hayatı nedeni ile geriye dönük tüm hayatını değersiz olarak kabul etmiş görünüyor. ‘Diego ve ben’ resminde obsesif aşkını, örümcek ağı gibi avını tuzağa düşürmüş ve tüm hayatını etkilemiş olarak resmetmiş. Günlüğünde Diego’yu şöyle tanımlamış: ‘Diego,  aşlangıç, geliştiren, çocuğum, erkek arkadaşım, ressam, sevgilim, kocam, arkadaşım, annem, ben, hepsi’. Kahlo, kısırlığını kadın ve eş rolündeki başarısızlığı olarak görüyordu. Eşi Rivera, Kahlo’yu defalarca aldatmıştı. Ancak kız kardeşi ile olan ilişkisini öğrendiğinde yıkılmış, aylarca resim yapmamıştı. Tekrar resim yapmaya başladığında ızdırabı resimlerinde görünüyordu. ‘Anı’ (Memory 1937) resminde acısını, kalbi yerde kanıyor olarak betimlemiştir. Kahlo’nun biyografi yazarı Hayden Herrera, Frida’nın daha yoğun acı göstermek istediğinde portrelerini daha kanlı resimlediğini not etmiştir. ‘Kırpılmış Saç’ (Cropped Hair, 1940) resminde Kahlo, evliliği ve Rivera ile boşanmasını, mağlübiyetini, yıkımını ve yalnızlığını yansıtmaktadır. Önceki çalışmalarında kendisini renkli giysiler ve güzel takılarla süslerken, burada siyah bir bol takım elbise içinde kadınlıktan vazgeçtiğini ifade ediyor. Sağ elindeki makas ile siyah, uzun, güzel saçlarını keserek bu değişimi tamamlıyor. Vücudunu gösteren birçok resmine rağmen, Kahlo, genç vücudunu yaralayan tramvay kazasını resmetmekten kaçınmıştır. Herrrera’ya göre kaza basit bir anlaşılabilir görüntüye indirgenemeyecek kadar çok ağır ve önemliydi. Kazayı anımsamak çok yıpratıcı iken, ilginç olarak Kahlo, diğer acı dolu anlarını resmetmekte daha güçlü hissetmiş, kendisinde rahatlama hissine neden olmuştur. Onun fiziksel ve duygusal acılarını resimlerle ifadesi sağlık topluluklarında dikkati çekmiştir. New York’lu bir psikolog terapi seanslarında, kadınların ihanet, tecavüz ve kısırlık gibi fiziksel ve duygusal travmaları hakkında konuşabilmelerine yardımcı olabilmek için Kahlo’nun eserlerini kullanmaktadır. Tıpta daha çok tanı ve tedaviden bahsedilir, ancak hekimin rolü bunlarla sınırlı olmamalıdır. Ağrı ile yaşamak bir insanın evlilik, aile ve kariyerini etkilemek yanında kişinin hedef ve hayallerine yıkıcı etkide bulunabilir. Sağlıklı insanların farkedemeyeceği şekilde vücutlarını hissetmeye başlarlar. Kronik ağrı, kişide fiziksel ve ruhsal birçok değişime neden olur.

Kahlo’nun eserlerinde, acı ve hasarın yaşattığı duygusal yıkıma dokunabilir hale gelinmektedir. Kahlo’nun sanatı, hekimleri bilimsel ve klinik rutinlerin dışına çıkarak hastanın bakış açısından görebilmeye yönlendirmektedir. Da Vinci ve Mikelanj gibi birçok sanatçı tıp alanında anatomik bilgilere büyük katkıda bulunmuşlardır. Frida Kahlo ise kendi vücudu üzerinde hastalık ve acılarının anatomi ve radyolojisini betimlemiştir. Tıp eğitimi için hazırlanırken acılarını, hastalıklarını tasvir ettiği bir ressam haline dönmüştür. Frida Kahlo, tüm hayatı ve yaratıcılığı kronik ve ağır hastalıktan etkilenmiş etkileyici bir sanatçı örneğidir, sanatsal yeteneği muhtemelen genetik (babası), ancak çalışmaları fiziksel ve psikolojik acılardan kaynak alıyor. Biz ne kadar yorumda bulunmaya çalışsak da ne yaşadığını ve ne hissettiğini sadece o biliyor. Bizler eserlerine bakıp sadece anlamlandırmaya çalışabiliriz. Frida Kahlo ile ilgili makaleleri okuyup kendimceçarpıcı bulduğum bazı noktalara kısa kısa değinmeye çalıştığım, eserlerinin yorumlamalarına ayrıntılı giremediğim, bu birkaç sözden sonra noktayı koyarken şu mısralar çıkageldi…

Ruhum dalga dalga
Bedenim cayır cayır
Kalbim atarsa atsın
Aklım istediği gibi çalışsın
Yolun başındayken sonlardayım
Sonlar sonsuzluk bana
Gelmeden gidiyorum
Sevdim mi
Ölüyorum …

Kaynaklar:

• Budrys V. Frida Kahlo’s neurological deficits and her art. Prog Brain Res. 2013;203:241-54.

• Gunderman RB, Hawkins CM. The self-portraits of Frida Kahlo. Radiology. 2008 May;247(2):303-6.

• Antelo F. Pain and the paintbrush: the life and art of Frida Kahlo. Virtual Mentor. 2013;15(5):460-5.

• Hinojosa-Azaola A1, Alcocer-Varela J. Art and rheumatology: The artist and the rheumatologist’s perspective.

• Rheumatology (Oxford). 2014 Jan 30. [Epubahead of print]