• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam525
Toplam Ziyaret894910
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Hastamın Öğretmeni - 12 - Nahit Hanım ve Atatürk

 Hastamın Öğretmeni

12- NAHİT HANIM VE ATATÜRK

İnsan Atatürk’ü anlatıyor Nahit Hanım: “Atatürk’ü birçok kez gördüm.. Güzel adamdı. Zarif ve güzel. Ender bulunacak insanlardandı.”

“O zaman ben kız lisesinde hocayım, Afet Hanım da bizde hoca. Afet Hanım Atatürk’ün kızı. Fevkalade iyi bir kız, hiç şımarmamış; başkası olsa neler yapar; o kadar saygılı, iyi terbiyeli bir kadındı. Aynı lisedeyiz; o, tarih hocası. O, tarih dersinden çıkardı ardından ben girerdim.”

“Atatürk’ten korkuyorduk. Çekiniyorduk daha doğrusu. Aslında Atatürk çekinecek bir şey yapmıyordu ama biz korkuyorduk.”

“Afet Hanım bir gün köşke gidecek; mebus adayı kadınlar gelecekmiş Anadolu'dan. ‘N'olur beni yalnız bırakmayın, siz de gelin,’ dedi. Hep birlikte gittik. Yukarıda da Balkan Antlaşması yapılıyor.” (1933 Eylülünde Yunanistanla yapılan dokunulmazlık anlaşması S.Ç)

“Atatürk, ‘Siz onlar gidene kadar biraz sıkıntı çekeceksiniz ama onlar gittikten sonra ferahlarsınız,’ dedi ve gelen kadın mebusları gösterdi: ‘Çocuklar laf aramızda, gördünüz değil mi gelenleri? Hiçbiri yolladığı fotoğraflara benzemiyor. En güzel fotoğraflarını çektirmişler.’"  

“Balkan Antlaşması yapıldı bitti, Atatürk yanımıza geldi. Aramızda bir İffet Hanım var. Büyükannesi Sultan Hamid'in karısıydı. İffet korkuyor: Dedesinin aynısı kocaman bir burnu var, ‘Atatürk şimdi benim burnuma musallat olacak’ diye. Ne yapacağını şaşırdı kız.”

“Ve dediği çıktı. Atatürk bir ara, ‘Senin burnun Fatih'in burnuna benziyor. Ben Fatih'i çok beğenirim,’ deyiverdi! Bakın, Abdülhamit demiyor: Fatih'in, torunu Abdülhamit, burunlar aynı. Ne incelik! ‘Fatih’ diyor ve ‘Ben Fatih'i severim,’ diyor.”

Halide Edip'le kocası Adnan Adıvar o sıralarda Türkiye’yi beğenmeyip gittiler ya. Atatürk şöyle bir durdu, ‘Gitmişler,’ dedi. ‘Bizi beğenmediler, gittiler. Ama cephenin gerisinde durmasını bilirdi Adnan. Napalım; gitsinler. Madem beğenmiyorlar bizi! İnsan beğenmediği yerde neden dursun? Güle güle gitsinler.’"  

“Zaman geçti, biz artık köşkten ayrılmak istiyoruz. Ancak öyle, ‘biz gidiyoruz,’ denip gidilmezmiş. İzin almak gerekirmiş. Bana, ‘Git, içeride Atatürk’ten gitmek için izin al,’ dediler. Girdim içeri, Atatürk bilardo oynuyor.”

"’Müsaade ederseniz, yarın derslerimiz var, aksam çalışacağız, o yüzden gitmek için müsaade istiyoruz,’ dedim. ‘Öyle mi?’ dedi. ‘Gitmeyin, hep beraber burada çalışırız.’ Bırakmadı bizi. Kocaman bir karatahta getirdiler ve köşkte çalıştık o akşam Atatürk’le beraber.”

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Temmuz Yangını

Madımak
Temmuz Yangını
Şair Dr. Salim Çelebi

Bu şiir, Madımak Katliamı’nı yalnızca “anımsayan” bir metin değildir; rüya–kâbus–vizyon üçgeninde ilerleyen, tarihsel acıyı kolektif bir diriliş ve yüzleşme ritüeline dönüştüren bir ağıttır.
Şair, Sivas’ta yakılan canları birer sembol, birer rehber, birer tanık olarak çağırır; bireysel rüyasını toplumsal hafızanın ortak rüyasına dönüştürür.

kosektas.net

Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki Temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki Temmuzdu,
kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler: anamız, bacımız, oğlumuzdu.

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
Bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez, tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i.

“Gülden terazi tutarlar,
gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar,
çarşı pazarı güldür gül.” dedi.

Büyümemiş,
hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya;
orada da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koray’a.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek!
Rengi altın sarısı,
mis kokan taptaze iki çiçek:

“Annemizi özledik: kucağını!
Haber veremedik yanarken,
biliyorduk bırakmayacağını!”

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken,
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz,
nerede kaldı insanlık?”

Yutkundum,
konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
görüp ileri yürüyen;
çalışıp işe yarayan
insanlara canım kurban.”

Sazı eşliğinde sordu Âşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim.
“Kara duman çökmüş yurda,
onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerede,
izin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Âşık Veysel:

Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ,
tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana,
kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sivas’ın,
aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk,
sine sine saklandık!
Ali, Haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz,
çok kurnazmış ebe:
Yandık!”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya:
Sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen:
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle âşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz,
sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.

Ben Musa’yım, sen Firavun,
ikrarsız şeytanı lâin.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan,
teni kan kokan
kan emicileri.

Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
ödül olduk gençlerimize,
savrulduk bilinçlerinize!

Sırtımızda kambur 2 Temmuz 1993!
Ey evlat,
insanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kâğıtlar
ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla
ağzını tıkamışlar,
cesedini sırtüstü
boyunca uzatmışlar.

Bir deniz kabuğunda
dalgaları duyanlar;
boş bir mermi kovanı
sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıok’tu bu soruyu soran.
Durur mu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm,
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne yapsam
pirinç şamdan taşısam!

Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
bal rengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam, ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”

Şair Dr. Salim Çelebi