• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam170
Toplam Ziyaret840586
Kurtuluş Savaşı Gazileri

Halepçi Mustafa
Celalettin Ölgün

Bu metin, Kurtuluş Savaşı gazisi Mustafa Bozkurt’un—nam-ı diğer Halepçi Mustafa’nın—köy belleğinde bıraktığı derin izleri kayıt altına alan kısa ama yoğun bir tanıklıktır. Anlatı, yalnızca bir gazinin yaşam öyküsünü aktarmakla kalmaz; savaşın yoksulluğunu ve insan ruhunda açtığı yaraları sözlü kültürün taşıyıcı ritmiyle günümüze ulaştırır. Metin aynı zamanda, geçmişin emeğini ve fedakârlığını unutan bugünün duyarsızlığına karşı sessiz bir uyarı niteliği taşır.

kosektas.net

Neden ya da neye göre verdilerse, “Halepçi” takma adıyla anılırdı. Kurtuluş Savaşı gazisiydi. Bulunduğu ortamda harp, savaş konusu açılmaya görsün; askere alındığı günden başlayarak, topçu neferi olarak katıldığı Sakarya Meydan Muharebesi’nde Çaldağı’nı, Mangaltepe’yi; Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde Tınaztepe’yi, Kalecik Sivrisi’ni, Çiğiltepe’yi; toplarla dövdükleri diğer tepeleri, geçtikleri köyleri, o köylerde aç, sefil, perişan ve korkmuş insanların elinden içtikleri suyu; onbaşıdan paşaya kadar tüm komutanlarını; falan yerli, falan tevellütlü, falan oğlu diye tüm silah arkadaşlarını en ince ayrıntılarına kadar anlatırdı.

İstiklal Madalyası vardı. Savaş sırasında açlıktan at pisliğinin içinden arpa tanesi seçip yıkayıp yiyenleri; bulduğu atılmış çarık parçasını ateşte közleyip yemeye çalışan askerin elinden bir başkasının çarpıp kaçışını, gözleri dola dola, sıkıntıları yeniden yaşıyormuş, düşmanı yeniden karşısında görüyormuş gibi coşkuyla anlatırdı. Dinleyenleri de duygulandırırdı.

Sağ olsa da, bu yurdu hazır bulduklarını sananlara bir daha anlatsaydı.

Halepçi: Mustafa Bozkurt. Doğumu: 1899 - Ölümü: 1986.

Celalettin Ölgün

Taşlama Törenimiz l Dr. Sabri Dündar

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

 Dr. E. Sabri Dündar


Yaşı 45–50’nin üzerinde olup da Köşektaş ve Kızılağıl kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde iki köy arasında şöyle garip bir adet vardı: Dini bayramlarda, bayram namazından çıkan her iki köyün yeni yetme gençleri, iki köy arasındaki bir meydanlıkta karşı karşıya gelir; kısa bir ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”. Yani gençler, karşılıklı olarak elleriyle ya da örme sapanlarla birbirlerine taş atar; küfürlerle karışık kaçıp kovalamacanın ardından, sanırım öğle saatlerinde, yorgun ve yaralı bir şekilde, kimin galip geldiği belli olmadan köylerine çekilirlerdi. Ta ki bir sonraki dini bayrama kadar.

Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Benim de ilkokul çağlarında, uzaktan korkuyla izleyerek tanık olduğum bu ilginç adet —ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu “arkaik” kültür kalıntısı— zamanla ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara yol açmaya başladı. Hatta son birkaçında ateşli silahların da devreye girmesi üzerine, her iki köyün ortak kararıyla, çok haklı olarak, 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak özellikle dini bayramların içinde yer almasıyla kendi içinde büyük bir tezatlık taşıyan bu gelenek, aslında bir “düşmanlık kültürü”ydü. Belki çok eski bir arkaik kalıntı, belki de yöreye özgü bir gelenek… Her ne olursa olsun, sona erdirilmesi son derece yerinde olmuştur.

Bu geleneğin sona erdirilmesinde, o dönemde tüm Türkiye’de —ve özellikle Köşektaş’ta— yükselmeye başlayan siyasal bilincin gençleri ve aydınları etkilemiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu elbette benim kişisel yorumum. Aslında bu “daşlaşma kültürü”, bizde ve doğu toplumlarında hiç eksik olmamıştır. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranış biçimi, kimin neye ve niçin düşman olduğunu bilmeden sürüp gider. Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin ve gençleşmenin oluşumuna engel olan her türlü sürer durumdan yana gerici bir kültür —ya da kültürsüzlük— tür. Mevcut durumu korumak için düşmanlıkların olması gerekir ya da düşmanlıklar yaratılmalıdır.

Bu kültür bize bir canlılık da getirmiyor; karşımızdakilerin de haklı olabileceğini söyleyemiyoruz. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularını paylaşamıyoruz. İster istemez yalan ve gerçek dışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılığın ve üretkenliğin önündeki en büyük engel bu. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz; karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemez. Bu da tekrarı, tekdüzeliği getiriyor: tekrardaki kahredici kolaycılığı ve ezberi. Burada zekâya yer yok; ihtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız yeterlidir ve gereklidir. O hâlde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz; karşımızdakiler asla bilemez. Peki ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız?

Matematikte “pi” sayısı evrensel bir gerçektir. “Hayır, bu doğru değil” demenin bir anlamı var mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağı vahim sonuçlar ne olacak? Karşı tarafta yaratacağı hasarı hiç düşünmeden, sopalar ve taşlarla bekliyoruz; kimin kafasının gözünün yarılacağı belli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamak. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. Öyle olsaydı uygarlıklar yaratılamazdı — dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen.

Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü bu: bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir; başka hiçbir çaba gerekmez. “Çıkar çatışması” diyenler olabilir. Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynı ortak değerleri paylaşan gruplar arasında da olabildiğine göre, bunun çıkarla da çok fazla ilgisi yok. O hâlde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini isteyen bir “bencillik”. Ya da altında ezildiğimiz eski bir ortak süper-bencillik mi? Veya ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal ve kirli mi?

Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse, çok dikkate alıp da kafanızı karıştırmayın; üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa.

“İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna tutabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı ‘mutlu son’, ‘acı son’ gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayalin birbirine örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma; yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki…”


 


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaşlı Öğretmenler


Köşektaş’ın Öğretmenleri
Bir Hafızanın İzleri

Bu fotograf, Köşektaş Köyü’nün eğitim tarihine tanıklık eden bir yüzeydir.

Siyah beyaz tonların içinde, bir köyün kaderini değiştiren onlarca yılın emeği, sabrı ve inancı görünür. Bu kare, öğretmenliğin bir meslekten çok daha fazlası olduğunun bir hatırlatmasıdır.

Fotografın merkezinde oturan Yahya Doğan, 1941’den 1977’ye kadar tam 36 yıl boyunca aynı okulda, aynı sınıfta, aynı köyün çocuklarına okuma yazmayı öğretmiştir. Onun ellerinden geçen her çocuk, köyün geleceğine yazılmış bir harf, bir cümle, bir umut olmuştur. Birinci sınıfa başlayan herkesin ilk öğretmeni olmak, bir ömürlük bir bağlılık, bir topluluğa adanmış bir hayat demektir.

Yahya Doğan’ın yüzündeki dinginlik, bu uzun yolculuğun hem yorgunluğunu hem de gururunu taşır. 65 yaşında emekli olduğunda ardında bıraktığı şey yalnızca mezun ettiği öğrenciler değil; Köşektaş’ın hafızasına kazınmış bir eğitim kültürüdür. 1996’da 84 yaşında vefat ettiğinde, köyün belleğinde bir boşluk değil, bir miras bırakmıştır.

Fotografta onun yanında duran Elmas Yavuz ve İbrahim Özdoğan ise bu mirasın sürdürücüleridir. On yılı aşan emekleri, Köşektaş’ın eğitim damarının kesintiye uğramadan akmasını sağlamıştır. Kırsal koşulların zorluğuna rağmen her sabah sınıfa giren, her çocuğun gözünde bir ışık arayan bu iki öğretmen, fotografta sessiz ama güçlü bir duruşla yer alır.

Ve İbrahim Özdoğan...
Bu karede genç, umutlu ve üretken bir öğretmen olarak duran İbrahim Özdoğan’ın hikâyesi ne yazık ki kısa sürmüştür. Amansız bir hastalığa karşı verdiği mücadeleyi kaybederek henüz 34 yaşında hayattan ayrılmıştır. Onun erken gidişi yalnızca bir öğretmenin kaybı değil; Köşektaş’ın eğitim yolculuğunda açılan derin bir yaradır. Öğrencilerinin hafızasında sıcaklığıyla, meslektaşlarının belleğinde çalışkanlığıyla, köyün tarihinde ise yarım kalmış bir umut olarak yaşamaya devam eder.

Ve çocuklar...
Öğretmenlerin kucağında, ellerinde, yanlarında duran bu küçük bedenler, Köşektaş’ın geleceğidir. Onların varlığı, öğretmenliğin yalnızca bilgi aktarmak değil, bir topluluğu büyütmek, bir köyü ayakta tutmak olduğunu hatırlatır.

Arka plandaki ağaçlar, açık alan, kırsal peyzaj — tümü, bu öğretmenlerin çalıştığı koşulları görünür kılar. Büyük kentlerin kalabalığından uzak, imkânların sınırlı olduğu bir yerde eğitim zorlu bir mücadeledir. Bu fotograf, o mücadelenin kanıtıdır.

Bugün bu kareye baktığımızda yalnızca geçmişi hatırlamıyoruz. Aynı zamanda bir borcu da hatırlıyoruz:
Köşektaş’ın öğretmenlerine duyduğumuz vefa borcunu.

Yahya Doğan’ın ömrünü adadığı sınıflar, Elmas Yavuz ve İbrahim Özdoğan’ın sabırla sürdürdüğü emek, köyün her hanesine dokunan bir ışık olmuştur. Bu fotograf, o ışığın hiç sönmediğini, hâlâ köyün belleğinde parladığını gösterir.
Bu yazı, onların hatırasına bir saygı duruşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Atanma ve Nakil Bilgileri:

🔘 Yahya Doğan
Köşektaşlı olan Yahya Doğan, 1941 yılında Köşektaş Köyü İlkokulu’na eğitmen olarak atanmıştır. Aynı okulda 36 yıl boyunca aralıksız görev yapmış, 1977 yılında 65 yaşında yaş haddinden emekli olmuştur. 1941’den 1977’ye kadar birinci sınıfa başlayan her öğrenci onun eğitiminden geçmiştir. 1996 yılında, 84 yaşında vefat etmiştir.

🔘 Elmas Yavuz
Hacıbektaşlıdır. 1968 yılında Köşektaş Köyü İlkokulu’nda göreve başlamış, 1981 yılında görevinden ayrılmıştır.

🔘 İbrahim Özdoğan
Köşektaşlıdır. 1971 yılında göreve başlamış, on yıl kesintisiz çalıştıktan sonra hastalığı nedeniyle 1981 yılında görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Atanma ve nakil bilgileri: Sinan Uçar