Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam96
Toplam Ziyaret821763
Mehmet Dündar


Unutulmaz Bir Eğitimci ve Çevirmen
Mehmet Dündar

Doç. Dr. Faruk GÜÇLÜ

Mehmet Dündar’ı 1983 yılında Ankara’da henüz üniversite öğrencisi iken bir yazımı yayınlayan Öğretmen Dünyası Dergisi’nde tanıdım. Derginin yazı kurulu üyesi idi. Benim Nevşehirli olduğumu bildiği halde uzun zaman hemşehri olduğumuzu söylemedi. O zaman daktilom ve bilgisayarım olmadığından elle yazdığım yazıları Tuna Caddesi’nde bulunan dergi bürosuna götürüyordum. Mehmet Dündar hemen yazıyı alıyor imla ve Türkçe hatalarını beni incitmeden düzeltiyordu. Emekli olup, Ankara’dan ayrılıncaya kadar dostluğumuz devam etmiştir.

Kendi anlatımına göre Mehmet Dündar” Babam Ali Osman, askerliğini geç yapsın diye, bir yıl sonra 1927 olarak yazdırmış. Temmuz ayında, arpalar biçilirken doğmuşum.Yedi yaşımda, 1934 yılında köyümde ilkokula başladım. Söylediğiniz gibi çoğu köy okulları üç yıl. Olanakları olan çocuklar kentlerde tahsillerine devam ediyorlar. Okuma fırsatı olmayanlar köyde kalıyor. 4. Sınıfa Avanos’ta başladım. Bildiğiniz gibi, köyüm Köşektaş’la Avanos arası aşağı yukarı kırk kilometre. O zamanki İlçemiz Avanos’a gidiş gelişlerimiz eşekle veya yaya olur, 6 saat sürerdi. Köşektaş, Sarılar, Özkonak - Genezin, Ziyaret Dağı ve Avanos. Han parası vermemek için Özkonak’ta taş ocaklarında yatar, sabah erkenden kalkıp Avanos’a ulaşırdık. Eşeklerin üstünde getirdiğimiz çul çaput yatağımız olurdu.”Avanos’ta Ortaokul yoktu. Bu nedenle Ortaokula Kırşehir’de başladım. Ancak parasızlık yüzünden Nevşehir’e naklim alındı. Ortaokulu Nevşehir’de bitirdim. Öğretmenler kurulu kararı ile Sivas Öğretmen okuluna seçildim. Okulun yatılı olması benim için büyük şanstı. Değilse okuyamazdım. İki yıl sonunda okulu bitirince, 1948 yılında Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsünü kazandım. Burası da iki yıllıktı ve yatılıydı. Okul bitince, Avanos Ortaokulu’na toplu dersler öğretmeni olarak tayinim çıktı. Branş yoktu o zaman. Ortaokulda toplam iki öğretmendik. Bir bayan, bir de ben. Sonradan bakanlık branşlara ayırdı. Türkçe öğretmeni oldum”(Hüseyin Seyfi, Köşektaş Köyü İnternet Sitesi) Ankara adliyesinde mübaşir olan yeğeni Ali Dündar’da amcasını “yokluklar içinde ,zor koşullarda okuyan birisi” olarak anlatmaktadır.

Öğretmen arkadaşları Dündar Aydoğdu ve Kamil Gülmez’in beyanlarına göre de “Mehmet Dündar 1960 ihtilalinde Nar'da Belediye Başkanı olarak görev yapmış, Bugünkü Nar kasabasının meydanı onun başkanlık döneminde açılmış. Nar ortaokulunda müdürlük yapmıştır. Çok çalışkan disiplinli bir eğitimcidir”(Nevşehir Araştırmaları Sitesi).

Prof. Dr. Emrullah Güney hocamızın katkılarına göre de “ Şair İzzet Çetin İlkokulu bitirince ortaokula devam etmez üç yıl ara verir. Üç yıldan sonra okula gitme isteği duyar Nevşehir Ortaokuluna kayıt için başvuruda bulunur. Yaşın büyük diye kayıt yapmazlar. İzzet bu duruma çok üzülür. Nar ortaokuluna gider orada Mehmet Dündar'a durumunu anlatır. Mehmet Dündar"Köyden geliyorsun,köylü çocuğusun seni okula alıyorum "der. İzzet Çetin okula başlar. İzzet Çetin onu her zaman saygı ile anar”(Nevşehir Araştırmaları Sitesi).

Mehmet Dündar Ankara Çubuk Ortaokulu ve Lisesi Müdürlüğü de(1962-1973) yapmıştır. İlçe halkı hale kendisini “efsane müdür” olarak anmaktadır. Çubuk Belediye Başkanı Dr. Tuncay Acehan,24 Kasım öğretmenler günü yaptığı konuşmasında “Bugün sıra dışı bir konuşma yapacağım. Önce “Efsane Müdürümüz” Mehmet Dündar’dan söz edeceğim. Çubuk Ortaokulu eski Müdürü Mehmet Dündar önce kendini eğitime adayan eşsiz bir öğretmen sonra da müdürdü. Gece, gündüz, yağmur, çamur, soğuk demeden, sinema ve kahvehanelerde öğrencileri takip eder, onları toplar, sorunlarını dinlerdi. Öğrencilerin okumasında büyük rol oynamış, şimdiki Çubuk Lisesi Pansiyonu’nu yapmak için yardım derneği kurmuş ve yapımında öncülük etmişti .Bugün bu ilçede yıllar öncesinde üniversite ve yüksek okul mezunları varsa onun katkısı ve desteği inkâr edilemez.”(24 Kasım 2014 Çubuk Haber Gazetesi)

Milli Eğitim Bakanlığının “Bilgi ve kültür artırmak amacı ile o zaman yürürlükte olan yasaya göre” Fransa’ya gönderdiği Dündar orada onbir ay kalarak Fransızca’yı öğrenmiştir.

Mehmet Dündar Fransızca’dan Türkçeye çok sayıda önemli eseri çevirmiştir. Bunlar, Kitabın Tarihi (Svend Dahl) ,Çağdaş Sanat Kuramı (Klee), Aydınlar- (Louis Bodin) ve Çocuklar ve Gençler İçin 150 Yeni Oyun( C.Bruel) isimli kitaplardır.

Mehmet Dündar’ın “1979/1980 Öğretim Yılı Ankara Okul Kitapları Üzerine Bir Araştırma” isimli bir kitabı da bulunmaktadır. Öğretmen Dünyası Dergisi’nde eğitim sorunları konusunda çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

Emeklilik dönemini Avanos’da geçiren Mehmet Dündar 2015 yılında yaşamını yitirmiştir. Eşi Akile hanımda 01.02.2020 da vefat etmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar;

-Hüseyin Seyfi, Köşektaş Köyü Sitesi l Söyleşi

-Ali Dündar’ın (yeğeni) Anıları

-Faruk Güçlü, Nevşehir’de Yetişenler, Ürün Yayınları,2015.

Taşlama Töreni - Dr. Sabri Dündar

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

 Dr. E. Sabri Dündar


Yaşı 45 - 50'nin üzerinde olup da Köşektaş ve Kızılağıl kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde, iki köy arasında şöyle garip bir adet vardı. Dini bayramlarda, bayram namazından çıkan her iki köyün yeni yetme gençleri, iki köy arası bir meydanlıkta karşı karşıya gelirler, bir müddet süren ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”. Yani gençler, karşılıklı olarak, elleriyle veya örme sapanlarla birbirlerine taşlar atarlar, küfürlerle karışık kaçıp kovalamaca sonrası, sanırım öğle saatlerinde, yorgun ve yaralı bir şekilde, kimin galip geldiği belli olmadan, karşılıklı olarak köylerine çekilirlerdi, taa ki bir sonraki dini bayrama kadar.

Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Bir tanesine ilkokul yaşlarında iken, uzaktan korku ile, benim de katıldığım ve canlı tanığı olduğum, ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu ilginç adet, bu “arkaik” kültür kalıntısı, sonradan ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara neden olmaya başladı. Hatta, son bir kaçında, işin içine ateşli silah ve yaralanmalar da girince, her iki köyün ortak kararıyla, çok haklı olarak, 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak, özellikle dini bayramların içinde olmasının da kendi içinde taşıdığı tezatlıkla birlikte bir “düşmanlık kültürü” idi.Belki de çok eski bir “arkaik kültür kalıntısı” idi. Veya yöreye özgü bir gelenekti. Her ne olursa olsun, sona erdirilmesi çok yerinde olmuştur.

Bu geleneğin sona erdirilmesinde, o dönemde bütün Türkiye'de ve özellikle Köşektaş'ta da yükselmeye başlayan siyasal bilincin, gençleri ve aydınları etkilemiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu benim kendi  yorumum. Aslında bu “daşlaşma kültürü”, bizde ve doğu toplumlarında, hiç eksik olmamıştır. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranışlar biçimi, kimin neye ve niçin düşman olduğunu bilmeden, bilemeden sürüp gidiyor. Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin, gençleşmenin oluşumuna engel her türlü sürer durumdan yana gerici bir kültür veya kültürsüzlüktür. Mevcut durumu korumak için düşmanlıkların olması gerekir veya düşmanlıklar yaratılmalıdır. Bir canlılık da getirmiyor bize, karşımızdakilerinin de haklı olabileceğini söyleyemiyor. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularını paylaşamıyoruz. İster istemez yalan ve gerçek dışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılık ve üretkenliğin önündeki en büyük engel. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz. Karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemezler. Bu da tekrarı, tekdüzeliği getirmektedir. Tekrardaki kahredici kolaycılığı ve de ezberi. Burada tabiki zekaya yer yok. İhtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız çok yeterlidir ve de gereklidir. O halde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz. Karşımızdakiler asla bilemezler. Ama ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız? Matematik'te “Pi” sayısı evrensel bir gerçektir! Hayır bu doğru demenin anlamı var mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağı vahim sonuçlar ne olacak? Karşı taraflarda yaratacağı hasarı hiç düşünmeden sopalar ve taşlar elimizde bekliyoruz. Kimin kafasının gözünün yarılacağı belli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamaktır. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. O zaman uygarlıklar yaratılamazdı. Dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen. Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü. Bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir. Başka hiçbir çaba gerekmez. Şöyle düşünenler olabilir. Çıkar çatışması! Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynı ortak değerleri paylaşan guruplar içinde veya arasında da olabildiğine göre, çıkarla da çok fazla ilintili değil. O halde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini istediğimiz bir “bencillik”. Veya altında ezildiğimiz eski bir ortak süper bencillik mi? Ya da ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal ve kirli mi?

Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse çok dikkate alıp da kafanızı karıştırmayın. Üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa. “İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna olabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı “mutlu son”, “acı son” gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayal ürününün birbiriyle örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma ve bir diğer deyişle, yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki bunlar...”


 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Söyleşi


 Öğretmen ve Çevirmen Mehmet Dündar ile Söyleşi
Hüseyin Seyfi

Eğitimci, yazar, araştırmacı, çevirmen Mehmet Dündar Avanos’ta yaşıyor. Bitişik komşum. İlk kitabı, Ankara okul kitaplıkları üstüne bir araştırma. Doksanına merdiven dayamış biri olarak, gençlere taş çıkartırcasına halen harıl harıl çalışıyor. Son çalışması, baskıya hazır, Aydınlar Üzerine. Üzerinde çalıştığı, ilkokul öğrencilerinin söz varlığı.

O yılların zor şartları altında nasıl okudu, nasıl öğretmen oldu, ben sordum O yanıtladı. Mehmet DÜNDAR

Hüseyin Seyfi“Bu kadar birikim ve tecrübeye soracak soru ve verilecek cevap bu sayfalara sığmaz ama kısaca isteseniz doğum tarihinden başlayalım.”

Mehmet Dündar, “Babam Ali Osman, askerliğini geç yapsın diye, bir yıl sonra 1927 olarak yazdırmış. Temmuz ayında, arpalar biçilirken doğmuşum.”

Hüseyin Seyfi, “Köyde, o zamanlar üç yıllık bir ilkokul olduğunu biliyorum. Üç yıldan sonra nasıl ve nerelerde okudunuz?”

Mehmet Dündar, “ Yedi yaşımda, 1934 yılında köyümde ilkokula başladım. Söylediğiniz gibi çoğu köy okulları üç yıl. Olanakları olan çocuklar kentlerde tahsillerine devam ediyorlar. Okuma fırsatı olmayanlar köyde kalıyor. 4. Sınıfa Avanos’ta başladım. Bildiğiniz gibi, köyüm Köşektaş’la Avanos arası aşağı yukarı kırk kilometre. O zamanki İlçemiz Avanos’a gidiş gelişlerimiz eşekle veya yaya olur, 6 saat sürerdi. Köşektaş, Sarılar, Özkonak - Genezin, Ziyaret Dağı ve Avanos. Han parası vermemek için Özkonak’ta taş ocaklarında yatar, sabah erkenden kalkıp Avanos’a ulaşırdık. Eşeklerin üstünde getirdiğimiz çul çaput yatağımız olurdu.”

Hüseyin Seyfi, “Hangi yıl idi, hatırlayabiliyor musunuz?”

Mehmet Dündar, “Avanos’ta okula başladığım yıl, 1938. O yıl radyodan haberini almıştık Atatürk’ün ölümünü. Öğleye doğru radyo açıklamıştı.”

Hüseyin Seyfi, “Avanos’ta nasıl okudunuz o yaşta, kimde kaldınız?”

Mehmet Dündar, “Köylüm Mustafa Özdoğan’ın asker arkadaşının, Hasan Hüseyin Konak’ın evinde kaldım, onlarla yedim, onlarla yatıp kalktım. Parasız pulsuz sadece bir selam ve bir hatıra. Aile ile birlikte kaldığım ev, Bayram Tepesi’nde bir tafana idi. Senin anlayacağın kayadan mağara.”

Hüseyin Seyfi, “Küçük yaşta, anadan babadan ayrı. Hiç özlem duymadınız mı?”

Mehmet Dündar, “Duymaz olur muyum?  En çok da,  iki üç yaşında Leyla  kardeşimi özlemiştim. Hasretinden yanıp tutuşuyordum, daha ilk günlerden itibaren hasret burnumda tütüyordu. Bir gün ev sahibimle çanakçıların birlikte köylere çanak satmaya gideceklerini hissettim sanki. Sorduğumda, “doğru” dedi, Evinde kaldığım Hasan Hüseyin Amca. Ve çanakçı gurubunun içine karıştım. Yürüyerek vardık köye. Anam beni karşısında görünce neye uğradığını şaşırdı ve bana çok sert tepki göstererek kızdı. Benim okuldan kaçtığımı sanmış. Kadıncağız korkmakta haklıydı. Çünkü beni okula gönderen anamdı. Tarla takım paylaşılınca, o kadar kardeşin içinde bana bir şeyin kalmayacağını düşünmüş ve okumamı istemiş.”

Hüseyin Seyfi, “Sonra?”

Mehmet Dündar, “Sonrası okuluma döndüm tabi. 4 ve 5’i Avanos’ta bitirdim. Avanos’ta Ortaokul yoktu. Bu nedenle Ortaokula Kırşehir’de başladım.”

Hüseyin Seyfi, “Kırşehir’e nasıl başladınız, kalacak yer sorun olmadı mı?”

Mehmet Dündar, “Hayır. Köşektaş’tan öğretmenim Musa Kâzım’ın Kırşehir’deki evinde bir öğretim yılı annesi ile birlikte kaldım. Öğretim yılı sonunda köye geldiğimde bir anekdotu anlatmadan edemeyeceğim. Tüm yemem içmem Öğretmenimin annesi tarafından karşılanmıştı. Bunun karşılığında Musa Kazım 12 kile buğday istedi babamdan. Sıkı ve sert bir pazarlığa tutuştular. Babam o kadar buğdayı fazla buldu. Nerdeyse kavga edeceklerdi. Oysa babam haksızdı. 12 kile buğday ev kirası bile değildi. Babamın mülke ve paraya düşkünlüğü bilinirdi. Ben, bu tartışma karşısında mahcup olmuştum.”

Hüseyin Seyfi, “Peki, sonra nasıl devam ettiniz?”

Mehmet Dündar, “Nevşehir’e naklim alındı. Ortaokulu Nevşehir’de bitirdim. Burada Avanoslu dört arkadaşla birlikte bir evde kaldık.”

Hüseyin Seyfi, “Onların ismini hatırlayabiliyor musun?”

Mehmet Dündar, “Ahmet Özer, Mehmet Özer, İbrahim Körükçü, Mehmet İnce.”

Hüseyin Seyfi, “Bunlarla ilgili anlatacağın bir anı var mı?”

Mehmet Dündar, “Mehmet İnce, çok yaramaz ve şımarıktı. Hanları filan varmış. Belki de onun etkisinden. Ortaokulu Nevşehir’de bitirdim. Öğretmenler kurulu kararı ile Sivas Öğretmen okuluna seçildim. Okulun yatılı olması benim için büyük şanstı. Değilse okuyamazdım. İki yıl sonunda okulu bitirince, 1948 yılında Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsünü kazandım. Burası da iki yıllıktı ve yatılıydı. Okul bitince, Avanos Ortaokulu’na toplu dersler öğretmeni olarak tayinim çıktı. Branş yoktu o zaman. Ortaokulda toplam iki öğretmendik. Bir bayan, bir de ben. Sonradan bakanlık branşlara ayırdı. Türkçe öğretmeni oldum.”

Hüseyin Seyfi, “Yani, Avanos Ortaokulun’da ilk öğretmenlerdensiniz.”

Mehmet Dündar, “Evet öyle.”

Hüseyin Seyfi, “Ayrıca, sizin yazı , çeviri  ve araştırma çalışmalarınızı biliyorum. Bendeki kitaplardan. Örneğin, Kitabın Tarihi (Svend Dahl) ve Çağdaş Sanat Kuramı (Klee). Başka? “

Mehmet Dündar, “Aydınlar- Louis Bodin”

Hüseyin Seyfi, “Çocukluğumda hatırlıyorum, sizin  Fransa’ya gönderilişiniz vardı, nasıl oldu anlatır mısınız?”

Mehmet Dündar, “Bilgi ve kültür artırmak amacı ile o zaman yürürlükte olan yasaya göre 1965 yılında gönderildim  ve onbir ay kaldım.”

Hüseyin Seyfi, “Bunun size ne yararı oldu?”

Mehmet Dündar, “Her şeyden önce iyi bir Fransızca öğrendim. Daha sonra dilimi ilerleterek  çevirilere başladım.

Hüseyin Seyfi, “Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum Mehmet Amca. İleride tekrar buluşmak umudu ile.”

Söyleşi, Hüseyin Seyfi - Mehmet Dündar

İlk kez 18.Kasım 2014 tarihinde yayınlanmış bir söyleşidir.