• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam39
Toplam Ziyaret846228
Kitap Tanıtım Köşesi


Savaş ve Barış
Lev Tolstoy

Savaş ve Barış, yalnızca bir roman değil; insanlığın savaş, barış, kader, özgür irade ve aşk karşısındaki hâllerini dev bir panoramada anlatan bir yaşam destanı. Tolstoy, Napolyon’un Rusya’yı işgali döneminde geçen bu büyük anlatıda hem bireylerin iç dünyasını hem de toplumun tarihsel dönüşümünü işler.

Roman, dört soylu Rus ailesinin –Bolkonksiler, Rostovlar, Bezuhovlar ve Kuraginler– hayatları üzerinden ilerler. Bu ailelerin bireyleri, savaşın gölgesinde kendi iç çatışmalarıyla, tutkularıyla, hayal kırıklıklarıyla ve umutlarıyla yüzleşir.

Ana Karakterler ve Temalar

  • Pierre Bezuhov, dev bir servetin mirasçısı olduktan sonra hayatın anlamını, ahlaki doğruluğu ve kişisel özgürlüğü arayan bir düşünce yolcusudur.
  • Prens Andrey Bolkonski, savaşın yüceliğine inanan, ancak savaşın gerçek yüzüyle karşılaştıkça hayal kırıklığına uğrayan bir idealisttir.
  • Nataşa Rostova, gençliğin coşkusunu, aşkın dönüşümünü ve insan ruhunun kırılganlığını temsil eder.

Tolstoy, bu karakterlerin iç dünyalarını öyle derinlikli işler ki, roman yalnızca tarihsel bir anlatı olmaktan çıkar; insan ruhunun en ince kıvrımlarına uzanan bir psikolojik incelemeye dönüşür.

Savaşın ve Tarihin Doğası

Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Tolstoy’un tarihe bakışıdır. Büyük liderlerin, generallerin ve imparatorların tarihin akışını belirlediği fikrine karşı çıkar; tarihin, milyonlarca insanın küçük kararlarıyla şekillendiğini savunur. Bu bakış, romanın savaş sahnelerinde güçlü bir şekilde hissedilir.

Barışın Sessizliği ve Günlük Hayat

Savaşın yıkıcılığına karşılık, romanın barış bölümleri insan ilişkilerinin sıcaklığını, aile bağlarını, dostluğu ve sıradan hayatın güzelliğini öne çıkarır. Tolstoy, savaşın gürültüsü ile barışın dinginliği arasında büyük bir karşıtlık kurar.

Aşk, Kayıp ve Yeniden Doğuş

Karakterlerin yaşadığı aşklar, hayal kırıklıkları ve yeniden ayağa kalkışlar, romanın duygusal omurgasını oluşturur. Tolstoy, insanın değişme kapasitesine, acıdan sonra bile yeniden umut bulabilmesine büyük bir inançla yaklaşır.

Bilgi: İngilizce kaynaklarda vurgulanan ana temalarını ve olay örgüsünü temel alan, Türkçe özettir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Savaş ve Barış l Lev Tolstoy l PDF Sürümü

UMUDA ÖFKE

(DESTAN-I MADIMAK)

Dr. Salim Çelebi


Toplumsal bellek oluşturacak güçteki destansı bu şiiri hem yazdığınız, hem de bizimle paylaştığınız için size çok teşekkür ederiz, sayın Dr. Salim Çelebi! Elinize, emeğinize, beyninize ve yüreğinize sağlık! kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Unutmamak ve unutturmamak için; 2 Temmuz 1993 yılında Madımak`ta eyleme geçmiş olan cehalet, 2 Temmuz 2009`da Dikili`de kınandı, yanarak can veren canlar anıldı. Gündüz, Atatürk Meydanı`nda anıta çelenk konuldu, denize karanfiller atıldı. Gece, Atatürk Meydanı`nda ozanlar önderliğinde türküler söylendi, zifiri karanlığa ışık saçıldı. Köşektaşlı şair Dr. Salim Çelebi ise, kendi yazdığı "Umuda Öfke! (Destan-ı Madımak)" adlı destansı şiiri müzik eşliğinde okudu, "Sivas, tarihe kazınmış kara bir yas: Sakın unutmayın!” dedi! kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası...


UMUDA ÖFKE !

“Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın!
Kapalı da olsa tüm vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin bir yerin var can evimde.” diyen

Aziz Nesin için umuda öfke!

“Bak saçlarım beyazlandı

Aşkın ile sinem yandı;

Akarsuyum kimim kaldı

Yakma beni öldürürsün!” nidalarıyla

Muhlis Akarsu için umuda öfke!

 

 “Yalan olur sevmedim dersem
Ama yolcu yolunda gerek
Ey ömrümün uğuldayan durağı;
Yanlış hesaptan dönerek
‘Ben’li günlerini sil istersen
Geriye sen kaldın işte.” haykırışlarıyla

Metin Altıok için umuda öfke

“İlimi sorarsan köyümdür Banaz
Yakılsın yıkılsın ol kanlı Sivas;
Bir ben ölmeyinen cihan yıkılmaz
Açılın zindanlar pîre gidelim .” diyen

Pir Sultan için umuda öfke !

“Yalnızlar,yalnızlar;
karanlıkta nakış işliyor kızlar.” saptamasıyla,

yakılan Dr. Behçet Aysan için umuda öfke!

Umuda öfke

sevdası için barışın;

uğruna can verdiğimiz 19 yaşın

dinmeyen hıçkırıkları için umuda öfke!

Umuda öfke tüm dilsizler için

sizler için umuda öfke!

UMUDA ÖFKE!  (DESTAN-I MADIMAK)

Kişnerdi yaylaklarında küheylanlar;

analar, kızlar, oğlanlar

yemlik toplardı, hardal toplardı

toplardı madımak;

kimi lastik ayakkabılı

kimi

çıkarmaya çalışırdı ayağına batan dikeni, yalınayak!

Ve Alevi’si ve Sünni’si

ve Ermeni’si ve Süryani’si

ve daha daha nicesi

yan yanaydı: Diz dize;

birlikte uğurlanırdı yaşı gelen oğlanlar askere

birlikte kutlanırdı alınan teskere.

Kınalar yakılırdı gelin olacak kızın on parmağına:

On ayrı kökenden

on ayrı inançtan

on ayrı el

koyardı gelinin başına duvağı hep beraber.

Birlik vardı:

Birlikte dirlik vardı

insandı ortak paydaları

insandı ortak adları.

Sözde birlik

özde birlik gerektirirdi

şaha kalkardı beraberlik.

Dağ başlarında kuruluydu köyleri

dağların doruğunda;

kin saçmaz ekin tarlasına

anımsardı bellekleri

yapılanlar sorulduğunda...

“İncinsen de incitme” diye düşündürürlerdi...

Taş atarak değil, darağacındaki Pir Sultana

kırmızı karanfil atarak öldürürlerdi...

“Ben hakkım” der, işkence görürlerdi

ve af dilerlerdi işkenceciler için Yaradan’dan

Hallacı Mansur misali;

Sivas’ta Madımak

Maraş’ta kan

Çorumda ölüm olsa da hoşgörülerinin timsali!

Sivas’a

20 km. uzakta otururdu 80lik Sevgi Nine;

euzü besmele çekti o an ve kaygıyla seslendi yanındakine:

“Çocuklar, bakın doğuya

sanki birden karardı o yan,

‘uyan Sevgi’ diyor içimden bir ses, uyan;

buluta da benzemiyor, parça parça olur bulutlar;

yağmur mevsimi de değildir temmuz

burnumda yanık kokusu var:

Közlenen et yanığı

kaplamaz inşallah ortalığı!..”

Çocuklar, afallar;

iç çekerek derinden

karayağız olanı fırlar  yerinden: Koşar, koşar, koşar...

Çığlıklar çınlatır kulağını her adım başı

kaygılanır

şenliklere gitmiştir sabah erkenden can yoldaşı.

Durur, dinler:

“Yapma, etme

gözlerime bak

kendini göreceksin derinliklerinde:Göremiyorsan, yak!

Yapma, etme

gözlerime bak

13 yaşına bastım beş gün önce: Büyüyeceğim, ölüm bana çok uzak.

Yapma, etme

gözlerime bak

aydınlanırsın ferinde:İnsan, kurmamalı insana tuzak.”

Yeniden koşmaya başlar karayağız oğlan.

İvezler kol gezer havada

sokamazlar.

İvezler;

“Yalnızlık senin o konuşkan kuşun
Kırk kapıdan geçmiş, kırk kilitten;
yaralı, dili lâl, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun.”
derler BEÇET AYSAN’IN diliyle.

Sessizleşir çığlıklar yaklaştıkça Sivas’a;

Bir elinde bohça bir elinde asâ,

başı sarılı, yüzü yanık,

kirpikleri ütülmüş bir dedeyle

göz göze gelirler bir anlık.

Cebinden bir kitap çıkarır

uzatır Dede:

Üzerinde

“Eli öpülesi Ali Emmiye

saygı ve sevgilerimle.” yazmaktadır.

Rasgele açar bir sayfasını:

“Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte
Zamanıdır konuşmanın ölümden.
Bir çiçek olağanüstü güzellikte
Açıvermişse bir sabah,
Bir topal aksamadan yürümüşse
Hadi gel ölümden konuşalım:
Yüzünü al basmış hasetçiden
Ve onun elindeki kuru değnek bile
Filizlenir sevgimizden.”

diye haykırır Metin Altıok.

Yüreği ayaklarına uyar

daha da hızlı koşmaya başlar

karayağız oğlan.

Dedesi canlanır gözlerinde

Gazi  madalyalı dedesinin son sözlerini hatırlar:

“Gel

korkutmasın seni hiçbir engel;

kızıllaşacaktır tan

beynimde yatan

aydınlık düşünceyle

yüzün ayın on dördü kadar güzel.

Gel

sevgi olsun kanatların, yücel;

dökülsün kahrından 

kahpe karanlığın saçı tel tel!

Gel

dinecektir gözlerindeki sel;

sevdan başım üstüne

dostluğun bir ömre bedel.

Gel

bilir destanımızı yedi düvel;

kanımızla sulanmıştı Çanakkale,

“Burası Huştur

yolu yokuştur.”

dememiş miydik Yemen Çöllerinde hep beraber?

Gel,

yeter ki gel.

 

Nasıl da uç uca eklenmiş

nasıl da kenetlenmiştik yurdumuz için!

Unuttun mu

sarı sıcak yükselirken perde perde

vurulmadan önce

ben içmiştim yarım kalan sigaranı siperde!

Sen sarmıştın yaramı;

kan yerine geçerdi su

kuru bir dilim ekmekle ödüllendirirdik

Saka Memiş’i çağıranı!

Ben yazma bilmezdim, sen okuma;

“Merak etmeyin, Hüseyin sağ”

diye mektup yazmıştın yavukluma!”

Anımsa,

şarapnelle kolu kopan

Şırnaklı Maho eğer sağsa

mutlaka hatırlar;

aleve tutardık giysilerimizi

kurşun yarasından daha beterdi

pirelerin ısırdığı kaşıntılar...Gel...

Hani, anasını bekler ya yuvasında minik bir serçe;

hani, karanlığıyla korku salar, ürkütür ya gece;

hani, göz kırpar ya gökteki yıldız

çırpınır ya sudan çıkan balık;

son sözü sorulur ya darağacındaki insana;

bir şeyler

işte öyle bir şeyler oldu Sivas’a varınca karayağız oğlana:

“Toprak, eşit davranır ekine;

ateş, yakmaya çalışır her şeyi;

balık ayrımı yapmaz deniz

kum, vakum gibi emer yeşili;

en büyük feri sunar atmosfer

fakat kahrolası karanlık düşünce ölümden de beter!”

dedi içinden.

“Ey halk,

kalk!” diyor dost bir şair.

Ey halk, bak diyorum ben

İnsanlık tarihini süsleyen

şu üç portreye:

Üç çınar,

hasretine türküler yaktığım Ali

sevdasına severek baktığım Hacıbektaş Veli

ve barışın sembolü Mustafa Kemal.

Sen

aynı yolun yolcusu kara gözlüm;

barıştan yana üçü de

üçü de mazlum:

“Barış” dedi Ali

“çağdaşlık” dedi Mustafa Kemal

“sevgi” dedi Hacı Bektaş-i Veli.

“Madımak!” de,

asılır suratları

susar üçü de:

Hüzünle kaplanır engin bakışları

çatılır kaşları

ve derler ki,

“O yurt sizin:

Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı;

Arnavut’u, Ermeni’si, Süryani’si

ve daha daha nicesi

o dünya hepinizin.

Yaşanılası bir yurt bıraktık size

yedi iklimi vardır;

sahip çıkın özgür kimliğinize

aşacağınız onlarca dert vardır;

söz geçirin benliğinize

kuzu postuna bürünen kurt vardır.

Kuzeyli, güneyli, batılı, doğulu; ey insanoğlu;

şunu iyi bil

yitirdiğimiz dinozorla

iyi geçinirdi nesli tükenmekte olan fil;

tavşana kaç, tazıya tut demeyin;

bir sarkaç gibi salınarak

sizden farklıdır diye

ötekileri öğütmeyin;

Sivas

tarihe kazınmış kara bir yas: Sakın unutmayın!”

Karayağız oğlan

solan bir yüzle

üç gün sonra döndü köyüne:

Sırtında yanık bir cenaze

yüreğinde umuda öfke.

Anasını emmedi o gün kuzular

tuhaf tuhaf ötmeye başladı  kuşlar;

kül basmıştı ortalığı

çıkmadı yuvasından o gün leylek;

bir ses duyuldu o an

otuz yedi kişilik korodan gürleyerek:

Hasan Hüseyin’le dile geldi Pir Sultan:

“Bak şu bebelerin güzelliğine...
kaşı destan
gözü destan
elleri kan içinde!

Kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni!

Damda birlikte yatmışız
öküzü hoşça tutmuşuz
koyun değil şu dağlarda
san kendimizi gütmüşüz.

Hor baktık mı karıncaya?
Kırdık mı kanadını serçenin?
Vurduk mu karacanın yavrulusunu?
Ya, nasıl kıyarız insana!

Sen olmasan öldürmek ne
çürümek ne zindanlarda
özlem ne ayrılık ne;
yokluk ne yoksulluk ne
ilenmek ne dilenmek ne
işsiz güçsüz dolanmak ne?

Gün gün ile barışmalı
kardeş kardeş duruşmalı,
koklaşmalı söyleşmeli
korka korka yaşamak ne?

Kahrolasın demiyorum
kahrolma da
gör beni!

Kanadık toprak olduk
çekildik bayrak olduk
döküldük yaprak olduk
geldik bugüne!

Ekmeği bol eyledik
acıyı bal eyledik
sıratı yol eyledik
geldik bugüne!


Ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz:
Beni vurmak kurtuluş mu ?

Kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni!”


 

 


0 Yorum - Yorum Yaz
Bağlar Bellenirken

Bağlar Bellenirken

Hüseyin Seyfi

Bu tadımlık, bir köy baharının kokusunu, pınar suyunun serinliğini ve göçle sessizliğe gömülen bağların hüznünü taşıyan bir hatıra defteri gibi. Çocukluğun masum sesleriyle emek dolu günlerin izleri iç içe geçiyor; ibibik kuşunun masalından zerdali ağacının gölgesine, türkülerin yankısından boşalan kırların yalnızlığına uzanan bir yolculuk sunuyor.

Geçmişin sıcaklığını, kaybolan bir dünyanın sızısını ve insanın toprakla kurduğu derin bağı zarif bir dille hatırlatan bu anlatı, okuyanı hem kendi belleğine hem de zamanın sessiz değişimine davet ediyor.

kosektas.net

Bahar mevsimi de olsa, tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden. Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide, susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardaldır hatırlayabildiklerim. Hepsi de bahar kokusu salardı çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “ hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi; Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük,hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da bir bostan veremez yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya, adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir bu.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da yapardı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. El feneri ile çıkılırdı dışarı. O yıllar köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını. Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve ağıtları.

Yârimi sarmışlar allı kilime
Ne gelirse onu derim dilime
Gelsem bile ne geliyor elimden
Üç aylarda dolu vurdu gülüme…

Testi alıp ben ineyim çeşmeye
Sahip ister sarı celep koşmaya
Ölüm ona hak mı idi bibisi
Yaşı on beş kara yere düşmeye...

Gelmedi yârim kaldım kuşlukta
Lacivert şapkası yârin başında
Size diyom size, karıyla koca
El bizi neylesin kendi işinde...

Ayrı olay ve kişilere ait bu dörtlüklerin her biri ortalama yetmiş yıldan fazla bir geçmişe sahip. Kaynak, anam Latife SEYFİ.

Hüseyin SEYFİ