Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam182
Toplam Ziyaret833414
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent’in, diğerinde Picasso’nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın Bayan George Swinton portresi 1897’de, Picasso’nun Marie-Thérèse Walter portresi ise 1930’larda yapılmış. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın Picasso’nun kübist tablosuna bakarken; başka bir kadın ile küçük kızı, Sargent’ın özenle hazırlanmış yaldızlı çerçevesi içinde yer alan büyük portresini inceliyor.

Sargent’ın tablosunun önündeki kadın saçlarını bigudilere sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş; kızı da annesi gibi saçlarını bigudilere sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor. İkisi de uzun bir dönemin idealize edilmiş zarafet ve güzellik anlayışını temsil eden bu portreye bakıyor.

Kızıl saçlı genç kadın ise kot pantolon, düz çizmeler ve siyah bir kazak giymiş; deri ceketini kolunda taşıyor. Picasso’nun kübist portresine bakarken rahat ve özgüvenli bir hâli var.

Norman Rockwell, 1963’te The Saturday Evening Post’tan ayrıldıktan sonra LOOK Magazine ve diğer bazı yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı kapaklar Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü sunuyordu; ancak dergiden ayrıldıktan sonra üslubu ve odağı değişti. Çalışmaları giderek çevresindeki insanların taşıdığı endişelere yöneldi: sivil haklar hareketi, savaş ve yoksulluğun yarattığı toplumsal kaygılar, sanat ve bilimdeki modern gelişmeler…

Picasso ise modernizmi sanat dünyasına taşıyan en önemli figürlerden biriydi ve kültürel dönüşümlere öncülük etti. 1960’lar aynı zamanda sivil haklar hareketleri, kadın hareketleri ve sosyal normlara meydan okunan büyük kültürel değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Artık kadınlar annelerinin izinden gitmiyordu; odakları yalnızca eş ya da anne olmak değil, merak ederek ve sorgulayarak toplumda kendi seslerini duyurmak hâline geliyordu.

→Bu resim betimlemesi, İngilizce aslından Türkçeye uyarlanmıştır.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bağlar Bellenirken - Hüseyin Seyfi




Köşektaşlı öğretmen Yalçın Yalım tarafından çizilmiş bir resim.
Öğretmen Yalçın Yalım'ın çizmiş olduğu resimlere
bu bağlantı aracılığıyla ulaşabilirsiniz!
kosektas.net

BAĞLAR BELLENİRKEN


Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

HÜSEYİN SEYFİ

16 Şubat 2017, Perşembe l Bağlar Bellenirken l Hüseyin Seyfi

Bahar mevsiminde bile tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden. Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide,  susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardal hatırlayabildiklerim. Hepsi de bahar kokusu salar çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi;

Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz yolcuya vermek için. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük, hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da  bir bostan veremez  yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya,  adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin kuşun ötüşü bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da çalışırdı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Karşılıklı ayna tutulur, türkü söylenirdi. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. Çocuklar, “it kuyuya düştü, kemikçi kömürcü” oynardı.

El feneri veya gemici feneri ile çıkılırdı dışarı.  Köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Ankara Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını. Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve zamanın ağıtlarını.

Yârimi sarmışlar allı kilime
Ne gelirse onu derim dilime
Gelsem bile ne geliyor elimden
Üç aylarda dolu vurdu gülüme…
Testi alıp ben ineyim çeşmeye
Sahip ister sarı celep koşmaya
Ölüm ona hak mı idi bibisi

Bağlar Bellenirken l Hüseyin Seyfi

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri


Kocaoğlan
Celalettin Ölgün

Köşektaş’ı, insanını ve geçmişini tümdengelimle değil, aldığı duyumlar ve yaptığı gözlemlerle anlatarak, gösterilmek isteneni değil, var olanı göstermiş olan Celalettin Ölgün’e çok teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


Köyümüzde geleneklerin birçoğu yıllardır hiç değişmeden yaşatılır. Kış mevsiminin yarıya bölündüğü 15–17 Şubat günleri arasında düzenlenen “Saya” olarak bilinen oyun da bunlardan biridir. Saya, eski Türk geleneklerinden olup kuzuların ana karnında tüylenmeye başladığı günlerde yapılan bir kutlamadır.

“En iyi sayayı Kelik Derviş donatır” derlerdi. Sayada; elinde palaskasıyla önüne geleni döven, yüzü tava karasıyla boyanmış “Arapoğlu”; koldan kola geçirilmiş uzun bir sopanın üzerinde beyaz giysiler içinde “şebek”; kadın giysileri giymiş ama kim olduğu belli olmayan erkek “gelin”; çoban kürküne sarılmış “ayı”; “köse” ve tef çalıp türkü söyleyerek bunları oynatan gençler, Kelik Derviş’in elinde yeni bir kimlik kazanırdı.

Sayanın oynandığı evlerden yağ, bulgur, şeker ve para toplanır, sonra bunlar paylaşılırdı. Tefçi dışında tüm oyuncuların arkasındaki en büyük zil ya da “çan”ın çıkardığı ses, sayanın görkemiyle orantılı olurdu ve bu ses köyün öbür başında bile duyulurdu. Köyün tüm evleri—eğer “saya geliyor” diye ışıkları söndürüp içeri saklanmamışlarsa—dolaşılır, her kapıda saya oynanırdı.

Geçmiş yılların birinde, Kelik Derviş’in evinde yine görkemli bir saya donatılmış. Türkücü ve tefçi olarak Sahre’nin Hacı görevlendirilmiş. Epey dolaştıktan sonra, iri yarılığıyla ün salmış ve “Kocaoğlan” namıyla bilinen Yusuf’un (Şahin) evine gelinmiş. Kocaoğlan kapıya çıkar çıkmaz Hacı türküsünü tutturmuş:

Ortaköy’ün yağmuru, Kocaoğlan
Çıkamıyom çamuru, Kocaoğlan
Kocaoğlan’ın ayağı, Kocaoğlan
Canı istiyor dayağı, Kocaoğlan...

Hacı türküsünü söylerken, gelin rolünde oynayıp dans eden kişinin Kocaoğlan’ın oğlu Asım’dan başkası olmadığı anlaşılmış. Kocaoğlan ilk başta kendisiyle alay edildiğini fark etmemiş; ancak “Kocaoğlan şöyle, Kocaoğlan böyle” söylemlerinin uzamasıyla, söylenenleri kavradıktan sonra eline bir sopa alıp:

“Ne diyo bunlar!” diyerek sayacıları kovalamaya başlamış.

Köşektaş düğünlerinin renkli simaları Kel Köçek ile Kelik Derviş yanyana ve kolkolalar.


Kelik Derviş: Derviş Tek. Kurtuluş Savaşı gazisidir. Yarı erkek yarı kadın bir yaşam tarzı sürer; giyim ve davranışlarıyla kadınlara özenirdi.
1974 yılında ölmüştür.


İlhan (?): Kel Köçek. Aslen Adanalıdır. Hacıbektaş’ta yaşar; kendine özgü kostümü ve oyun stiliyle çevre köylerin düğünlerine neşe katardı.
Ölümü ?

Kocaoğlan: Yusuf Şahin. Kurtuluş Savaşı’na katılmış, fakat daha sonra kaçmıştır. Bu sebeple İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, idama mahkûm edilmiş, daha sonra afla kurtulmuştur.
1983 yılında ölmüştür.