Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam839
Toplam Ziyaret833087
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell

11 Ocak 1966, Look Magazine, Picasso vs Sargent

Bir duvarda John Singer Sargent’in, diğerinde Picasso’nun bir tablosunun sergilendiği bir galeri salonu. Sargent’ın Bayan George Swinton portresi 1897’de, Picasso’nun Marie-Thérèse Walter portresi ise 1930’larda yapılmış. Kızıl saçlı, genç ve zarif bir kadın Picasso’nun kübist tablosuna bakarken; başka bir kadın ile küçük kızı, Sargent’ın özenle hazırlanmış yaldızlı çerçevesi içinde yer alan büyük portresini inceliyor.

Sargent’ın tablosunun önündeki kadın saçlarını bigudilere sarmış, mantosunu ve topuklu ayakkabılarını giymiş; kızı da annesi gibi saçlarını bigudilere sarmış, elinde oyuncak bebeğini tutuyor. İkisi de uzun bir dönemin idealize edilmiş zarafet ve güzellik anlayışını temsil eden bu portreye bakıyor.

Kızıl saçlı genç kadın ise kot pantolon, düz çizmeler ve siyah bir kazak giymiş; deri ceketini kolunda taşıyor. Picasso’nun kübist portresine bakarken rahat ve özgüvenli bir hâli var.

Norman Rockwell, 1963’te The Saturday Evening Post’tan ayrıldıktan sonra LOOK Magazine ve diğer bazı yayınlar için çalıştı. The Saturday Evening Post için yaptığı kapaklar Amerikan kültürünün idealize edilmiş, nostaljik bir görünümünü sunuyordu; ancak dergiden ayrıldıktan sonra üslubu ve odağı değişti. Çalışmaları giderek çevresindeki insanların taşıdığı endişelere yöneldi: sivil haklar hareketi, savaş ve yoksulluğun yarattığı toplumsal kaygılar, sanat ve bilimdeki modern gelişmeler…

Picasso ise modernizmi sanat dünyasına taşıyan en önemli figürlerden biriydi ve kültürel dönüşümlere öncülük etti. 1960’lar aynı zamanda sivil haklar hareketleri, kadın hareketleri ve sosyal normlara meydan okunan büyük kültürel değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Artık kadınlar annelerinin izinden gitmiyordu; odakları yalnızca eş ya da anne olmak değil, merak ederek ve sorgulayarak toplumda kendi seslerini duyurmak hâline geliyordu.

→Bu resim betimlemesi, İngilizce aslından Türkçeye uyarlanmıştır.


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Körçeşmenin Suyu

KÖRÇEŞMENİN SUYU

 
Celalettin Ölgün öğretmenimizin yıllar önce yazıya yansıtmış olduğu ve ilk kez
2004 yılının Ekim ayında bu sütünlarda yayınladığımız "Körçeşmenin
Suyu" adlı öykü. Celal öğretmenimize bu güzel yazısı
için gönülden teşekkür ederiz!
kosektas.net

Celalettin Ölgün

Asıl adı Yusuf’tu. Dedesi Yusuf’un adı konduğu için “Dede” adıyla bilinir anılırdı. Hatta dedesi, kendi adı konduğu için, “Benim ölmemi istiyorlar, onun için adımı koydular.” diye küsüp üç gün yemek, ekmek yememiş diye anlatılır.

Havuzun Dede, 1977 - 1983 yılları arasında köyde muhtarlık yaptı. 12 Eylül askeri hareketi fırtınasından köyümüzün, köylümüzün zarar görmeden çıkması için çok özveri ve çaba harcadı.

Muhtarlık yıllarında; Nevşehir’den DSİ, Köy Hizmetleri ya da başka bir kurumdan köye teknik bir ekip gelmiş. Gerekli incelemelerden sonra Muhtarın evine gitmişler. Dede, eşi Latife hanım, konukları gerektiği gibi ağırlamışlar.

Neden sonra teknik ekipten birisi; “Köyünüz bayağı büyük. Neden Belediyelik olmuyorsunuz?” diye bir soru yöneltmiş.

Dede; “Belediyelik olacağız ama Belediye başkanı olacak adam bulamıyoruz.”

Soruyu yönelten kişi; “Nasıl olur? Köyünüzde insanlar çok aydın. Bunca okumuş yazmış insan var.” demesi üzerine Dede, taşı gediğine koyma sırasının geldiğini anlamış:
“Şu aşağıda, buraya yakın bir çeşme var. Körçeşme derler. Oradan su içen serserileşiyor, manyaklaşıyor. Köyde de herkes oradan su içmiştir, hâlâ da içiyor, onun için Başkan bulunamıyor.”

Konuklar çeşmenin nerede olduğunu sorduktan sonra birbirlerine bakıp gülümsemişler. Dede’ye göre; artık onlar da onmaz.

***

1977-1980 döneminin siyasi ortamında, her değişmesinde iktidar yandaşı olan çok sayıda lise bitirmişlerin kimisi iki yıl, kimisi altı ay, kimisi kırk beş gün okuyarak, okuyor görünerek, öğretmen oldular. Bu hızlı öğretmen olma olayı o günlerin konuşulan en önemli konusuydu.

Olaylara gülünecek yanından yaklaşarak, dalga geçip, eğlenmek Köşektaşlının yapısında var.

Dede’nin; “Başımın belası” diyerek şapkasını alıp alıp yere vurması o anda orada bulunan herkesin dikkatini çeker, acaba bunun altından ne çıkacak diye merakla beklemeye başlarlar. Anlattığına göre; o gün Kırşehir’e gitmiş. Eğitim Enstitüsünün önünden geçerken öğrenciler önüne geçip “Gel seni de okula yazdıralım, bu fırsattan sen de yararlan!” diye çekiştirerek okula sokmaya çalışmışlar. Bu arada şapkası düşmüş, kırlaşmış saçları ortaya çıkmış. Şapkalı, hele saçları beyazlamasaymış, o da öğretmenmiş.

Ona göre; okulun önünden her geçen öğretmen olmuyor mu?

Dede: Yusuf Seyfi.
Onmaz: İyileşme ihtimali bulunmayan.
________________________________________
Ekleme Tarihi: 2012-01-18, 17:56:36

Köşektaş Hikayeleri


Kocaoğlan
Celalettin Ölgün

Köşektaş’ı, insanını ve geçmişini tümdengelimle değil, aldığı duyumlar ve yaptığı gözlemlerle anlatarak, gösterilmek isteneni değil, var olanı göstermiş olan Celalettin Ölgün’e çok teşekkür ediyoruz!

kosektas.net


Köyümüzde geleneklerin birçoğu yıllardır hiç değişmeden yaşatılır. Kış mevsiminin yarıya bölündüğü 15–17 Şubat günleri arasında düzenlenen “Saya” olarak bilinen oyun da bunlardan biridir. Saya, eski Türk geleneklerinden olup kuzuların ana karnında tüylenmeye başladığı günlerde yapılan bir kutlamadır.

“En iyi sayayı Kelik Derviş donatır” derlerdi. Sayada; elinde palaskasıyla önüne geleni döven, yüzü tava karasıyla boyanmış “Arapoğlu”; koldan kola geçirilmiş uzun bir sopanın üzerinde beyaz giysiler içinde “şebek”; kadın giysileri giymiş ama kim olduğu belli olmayan erkek “gelin”; çoban kürküne sarılmış “ayı”; “köse” ve tef çalıp türkü söyleyerek bunları oynatan gençler, Kelik Derviş’in elinde yeni bir kimlik kazanırdı.

Sayanın oynandığı evlerden yağ, bulgur, şeker ve para toplanır, sonra bunlar paylaşılırdı. Tefçi dışında tüm oyuncuların arkasındaki en büyük zil ya da “çan”ın çıkardığı ses, sayanın görkemiyle orantılı olurdu ve bu ses köyün öbür başında bile duyulurdu. Köyün tüm evleri—eğer “saya geliyor” diye ışıkları söndürüp içeri saklanmamışlarsa—dolaşılır, her kapıda saya oynanırdı.

Geçmiş yılların birinde, Kelik Derviş’in evinde yine görkemli bir saya donatılmış. Türkücü ve tefçi olarak Sahre’nin Hacı görevlendirilmiş. Epey dolaştıktan sonra, iri yarılığıyla ün salmış ve “Kocaoğlan” namıyla bilinen Yusuf’un (Şahin) evine gelinmiş. Kocaoğlan kapıya çıkar çıkmaz Hacı türküsünü tutturmuş:

Ortaköy’ün yağmuru, Kocaoğlan
Çıkamıyom çamuru, Kocaoğlan
Kocaoğlan’ın ayağı, Kocaoğlan
Canı istiyor dayağı, Kocaoğlan...

Hacı türküsünü söylerken, gelin rolünde oynayıp dans eden kişinin Kocaoğlan’ın oğlu Asım’dan başkası olmadığı anlaşılmış. Kocaoğlan ilk başta kendisiyle alay edildiğini fark etmemiş; ancak “Kocaoğlan şöyle, Kocaoğlan böyle” söylemlerinin uzamasıyla, söylenenleri kavradıktan sonra eline bir sopa alıp:

“Ne diyo bunlar!” diyerek sayacıları kovalamaya başlamış.

Köşektaş düğünlerinin renkli simaları Kel Köçek ile Kelik Derviş yanyana ve kolkolalar.


Kelik Derviş: Derviş Tek. Kurtuluş Savaşı gazisidir. Yarı erkek yarı kadın bir yaşam tarzı sürer; giyim ve davranışlarıyla kadınlara özenirdi.
1974 yılında ölmüştür.


İlhan (?): Kel Köçek. Aslen Adanalıdır. Hacıbektaş’ta yaşar; kendine özgü kostümü ve oyun stiliyle çevre köylerin düğünlerine neşe katardı.
Ölümü ?

Kocaoğlan: Yusuf Şahin. Kurtuluş Savaşı’na katılmış, fakat daha sonra kaçmıştır. Bu sebeple İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış, idama mahkûm edilmiş, daha sonra afla kurtulmuştur.
1983 yılında ölmüştür.