Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam202
Toplam Ziyaret836700
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

Yırtık Yaşamlar

YIRTIK YAŞAMLAR

 
Yazdığı şiir ve öykülerle kendine özgü imgeler yaratan, yarattığı bu imgelerle hem
Türkçemizi yüceleştiren hem de okuyanları hazlandıran özgün şairimiz
Dr. Salim Çelebi’ye bu güzel öykü için çok teşekkür ederiz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim Çelebi

11 Şubat 2013, Pazartesi

Açık olan kapıya vurulmasa, muayenehaneye birinin geldiğinin ve on beş dakika kadar salonda oturduğunun farkında bile olmayacaktım. Başımı bilgisayardan şöyle bir kaldırdım ve zar zor duyulabilen bir sesle, “girebilir miyim?” diyen kadını buyur ettim içeri.

Sanki yumurta küfesi vardı sırtında. Kısa, kararsız ve özenli adımlarla yürüdü,  koltuğa oturdu, elindeki çantayı da sehpanın üzerine bıraktı.

Ağustos sıcağında teni bronzlaşmış, açık giysili, sol üst kolunda dövmesi olan kadın, “hoş geldiniz,” dememe bile fırsat bırakmadan, “Adım Serap, Serap Aydın. Bergamalıyım, kırk üç yaşındayım ve Balıkesir’de çalışıyorum. Dikili’de yazlığımız var, bazı sorunlarım nedeniyle, tanıdıklar beni size yönlendirdiler,” dedi.

Daha önceden ezberlemişti adeta söylenmesi gerekenleri. Sehpanın üzerindeki çantasını açtı, çıkardığı not defterini okumaya başladı. “Huzursuzum, hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her gün aynı iş, aynı yol, aynı yüzler, aynı espriler. Bu mu hayatın anlamı? Evden işe, işten eve... Benim yaptığım işi yapmak için, bunca sene okumaya ne gerek vardı ki?  İki günlük kurs yeter de artardı bile.” Not defterini kapattı, “bu kadar,” dedi. “Söyleyeceklerim bu kadar.”

Bir yandan kadının konuşmasını dinliyor, bir yandan da sol kolundaki,  etrafı daireyle çevrili ve içi siyaha boyanmış kareden oluşan dövmeyi düşünüyordum. ”Dikilide, nerede oturuyorsunuz?” diye sorarak başladım sohbete.

“Salihler Altında,” dedi kadın. “Balıkesir’de çalıştığım için, ya hafta sonları geliyorum ya da izinli olduğum zamanlar.”

“Bergama’ya gitme fırsatınız oluyor mu?”

“Ara sıra. Orası benim doğduğum yer, memleketim. Liseyi bitirinceye kadar orada yaşadım. Tüm anılarım orada gömülü.”

İlk günkü bir saat kadar süren sohbette, tüm yaşamını anlattı Serap: Hüzünlerini, sevinçlerini, Ankara’daki üniversite yıllarını, aşkını, yirmi iki yıldır çalıştığı kamu görevini…

İzin isteyip kalkarken, “Senden bir şey rica edeceğim,” dedim, ayağa kalkarak. “Herkesin bir ilk anısı vardır. Yani, yaşlarımızı geriye doğru götürüp, çocukluk yıllarımıza dönecek olursak, dünyaya ’merhaba’ dediğimiz bir ilk anımız vardır.  Yani, bilincimizin açıldığı ilk an, ilk hatıramız. Senin ilk anın nedir? Yarına kadar lütfen düşün.”

Serap gittikten sonra, hep, kolundaki dövmeyi düşündüm: Daireyle sarılmış ve içi siyaha boyanmış kareyi. Dört köşe, dört dörtlük bir hüzün müydü bu dövmenin altında yatan?

Bir sonraki gün, anlaştığımız saatte, saat tam onda geldi Serap. Çok merak ediyordum ilk anısını. “Hoş geldiniz,” dedikten sonra, “Hatırlayabildiniz mi ilk anınızı ?” diye sordum, daha kadın koltuğa oturma fırsatı bile bulamadan. Gülümsedi. Gülümsedi ve “Önce balkonda, sonra da yatakta sabaha kadar sorunuzu düşündüm,”  dedi. “Bir ilk anımız olacağı, aklıma bile gelmemişti. Bugüne dek, bana hiç kimse böyle bir soru da sormamıştı! Ne çok anılarımız varmış çocukluğumuzla ilgili olarak! Allak bulak oldu kafam. Baktım olmuyor, çıkamıyorum işin içinden; giydim mayomu, denize gittim. Yüzebilirsen, yüz. Deniz de dalgalıydı, fakat yüzüme çarpan her dalga; farklı çocukluk anılarımı şamar gibi vurdu suratıma. Sonra da giyindim ve geldim buraya.”

“Umarım bulabilmişsindir ilk anını.”

“Buldum, buldum. Bilmiyorum, yeterince görebilme fırsatınız oldu mu Bergama’yı? Burcu burcu tarih kokar her yanı. Bizim, altta, ovada bir barakamız vardı, fakat anneannemlerin evi yukarıda, tepedeydi. Hafta sonları can atardım oraya gidebilmek için. Hem arkadaşlarım oradaydı hem de hoşuma giderdi tarihle iç içe olmak. Çocukluk işte... Sıcak bir mayıs günüydü, yağmur yağmış, toprak kokuyordu her taraf. Biz de üç arkadaş oyun oynuyorduk ki Hatice, ‘Serap bak, bak,’ diyerek, eliyle, derenin karşı yüzünde ayna gibi parlayan bir şeyleri gösterdi. Koşuşturduk üç arkadaş derenin karşı yakasına. Gözlerimize inanamadık doktor bey: Sapsarı üç tane altın para, yerde bizi bekliyordu. Para diyorum, fakat üzerinde ne Atatürk’ün resmi vardı, ne de Türkçe herhangi bir yazı. Biz çocuklar için paraydı, antik döneme ait o eserler. Koşarak, sevinçle tuttuk bakkalın yolunu. Birer elma şekeri, birer kese kâğıdı leblebi, birer tane de sakızdı bulduklarımızın mükâfatı. Evet, ilk anım bu.”

“Kaç yaşındaydın Serap, bu anını yaşarken?”

“Yedi veya bilemediniz sekiz.”

“Çok geç bir dönem… İlk anımız, genellikle dört, beş yaşlarında yaşadığımız bir olaydır. İlk anıdan önceki tüm yaşantılarımızı, bilincimizin ötesine atar ve sımsıkı bastırırız.”

“ Çöp tenekesi gibi mi?”

“Evet, aynen çöp tenekesi gibi. Doğduğumuz, yürümeye başladığımız, annemizin memesini kaybettiğimiz anları asla hatırlayamayız; çünkü çöp tenekesinin en altındadırlar.”

“Desenize, bütün gece boş yere uykusuz kaldım.”

“Hayır, hayır; öyle düşünme. Daha önce söylediğin gibi, bu sayede birçok eski yaşantını hatırlama ve yeniden yaşama fırsatı buldun.”

Üçüncü gün, güler bir yüzle ve daha kararlı adımlarla geldi muayenehaneye Serap. Daha oturmadan, “Galiba hatırladım,” dedi. “ Öyle fazla düşünmeme de gerek kalmadı. Dün buradan çıktım, sahilde yürüyordum, birden geliverdi aklıma.”

“Fazla düşünmene gerek kalmamış.”

“Düşünmekle olmuyor galiba.”

 “Düşünmediğinizi sansanız da aslında, bir önceki günkü yoğun düşünmeden dolayı,  zihniniz sürekli onunla meşgul olur. Bazen bir ses, bazen bir yüz, bazen de çevrede oluşan bir olay; çağrıştırır paslanmaya yüz tutmuş eskiyi. Jeton düşer yani.”

“Evet, bende de jeton düştü galiba. Daha önce de anlattığım gibi, çok fakirmişiz ben çocukken. Öyle fakirmişiz ki müdür tanıdık olduğu için, daha beş yaşındayken ilkokula kaydettirmişler beni. Anaokuluna değil, ilkokula. Neden, biliyor musunuz?” Aceleyle çantasından kâğıt mendil çıkardı ve hıçkırıklara boğularak, “Evi ısıtamayacak kadar fakirmişiz. ‘Serap evde üşümesin, okul sıcaktır nasıl olsa.’ diye düşünerek, o yaşta okula göndermişler beni.” dedi.

Gözyaşlarını sildi,  verdiğim bardaktan birkaç yudum su içti, “Yaz, kış üzerimden çıkaramadığım eski bir paltom vardı. Tüm arkadaşlarım sınıfta önlükleriyle otururlarken, ben paltomla otururdum,” diyerek yeniden konuşmaya başladı Serap. “Sıcak bir Mayıs günüydü, belki de okulun son anları. Müfettiş geldi sınıfımıza. Bir ders boyunca; sorular sordu, ders anlattı, konuştu. Teneffüste, oyun oynayan arkadaşlarımı seyrediyordum. Koşarak yanıma gelen sıra arkadaşım, ‘Öğretmenimiz seni çağırıyor,’ dedi ve beraber gittik yanına. Öğretmenimiz elimden tutarak, beni müdür beyin odasına kadar götürdü. Özür dilerim; anlattıklarımla sizi sıkıyor muyum?”

“Rica ederim Serap, ne sıkması? Biz sadece sohbet ediyoruz, lütfen devam et.”

“Müdür beyin odasında kalmıştım galiba. Odada, sadece sınıfımıza gelen müfettiş vardı. Beni bir sandalyeye oturttu ve ‘Kızım, şu sıcak yaz günü niçin paltonu çıkarmıyorsun?’ diye sormaz mı? Nutkum tutuldu! Bir öğretim yılı boyunca, hiç kimse bana böyle bir soru sormamıştı. Oysaki ben palto giyerek, eskimiş önlüğümdeki, annemin yamamış olduğu yırtığı saklıyordum arkadaşlarımdan.”

“Serap, bir dakika izin ver. Sözünü kesiyorum, ama sana bir şey sormam lazım.”

“Buyurun.”

“Yırtık, önlüğünün sol kolunda mıydı?”

Afalladı Serap ve şaşkınlıkla, “Nerden biliyorsunuz?” diye sordu.

Ayağa kalktım, yanına kadar gittim, “Dövmenden Serap,” dedim, parmağımla işaret ederek, “Kolundaki şu dövmeden. Otuz sekiz yıl geçmiş aradan, fakat sen paltonla saklayarak, arkadaşlarına bir türlü göstermek istemediğin yamayı, şimdi de farklı bir kılıkla, dövme ile saklamaya çalışıyorsun.

“Ama ben dövmeyi o amaçla yaptırmadım ki!”

“Tabii ki bilinçli olarak, o amaçla yaptırmadın. Dün, yani çocukluğunda, sürekli palto giymenin nedeni, yamayı arkadaşlarına göstermemekti. Sen, bunu isteyerek ve bilinçli olarak yapıyordun, değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Yırtık ve yama seni çok etkilemiş. Bugün, bilinç ötenin istemlerine uyarak, aynı yamayı dövme ile saklıyorsun Serap. Dün, palto ne işe yarıyorsa, bugün de dövme aynı işi yapıyor.”

Eğildi, çantasını açtı ve bir poşet çıkardı. “Nedendir bilmiyorum. Bugün Balıkesir’den gelirken, Bergama’ya uğramak geçti içimden. Uğradım da. Evimizin alt katında, eski eşyalarımızı koyduğumuz bir oda vardı; yıllardır hiç uğramadığım bir oda. Ayaklarım beni direk o odaya götürdü. Gittim, arıya arıya,  şeklini kıt zat hatırladığım sandığı buldum. İçinde ve en altta, yıllardır gelip almamı bekliyordu sanki önlüğüm. Bugüne kadar hiç bilmediğim bir şeyi de öğrendim annemden. Aslında bu önlük komşumuzun kızı Ayşe’ninmiş. Ona, yeni bir önlük alındığı için bana vermişler.”

Önlüğünü çıkardı, açtı, özellikle de yamanmış olan yırtığını göstererek, “Yırtık yaşamlar…” diyebildi, yeniden hıçkırıklara boğularak.

İki gün sonra, elinde bir demet çiçekle geldi Serap. Gülümseyerek, “Çok teşekkür ederim, minnettarım size,” dedi tokalaşırken. “ Geçmişimle yüzleşmeyi öğrettiniz bana. Yüzleşerek kendimle barışmayı. Yüzleşecek ne kadar çok yaşantılarımız varmış! Şu, son iki günde, daha bir barışığım kendimle. Bugün izin aldım işyerimden ve önce Ayvalığa geldim. Yıllardır hasret kaldığım vitrinleri seyrettim saatlerce. Alışveriş yaptım. Düşünebiliyor musunuz? Kendime bir ayakkabı aldım, kendime! Lokantaya gittim, kendime bir yemek ısmarladım. Balıkesir’deki arkadaşlarım, izin alıp ayrıldığım için merak etmişler, beni aradılar. Yaptıklarımı anlatınca, ‘Serap, iyi misin? Gelelim mi?’ diye sormazlar mı? Haklılar tabi, nerden bilsinler Serap’ın bir haftada bu kadar değişeceğini…”

Serap muayenehaneden ayrılırken, sürekli açık bulunan televizyonun ZTV kanalından bir alt yazı geçiyordu: “Hindistan’da, Müslümanlar ve Hindular arasında çıkan olaylarda, iki Müslüman ve üç hindinin öldürüldüğü ileri sürülmektedir…” “Hindu,” yerine, yanlışlıkla “Hindi,” yazan görevlinin; bu yanlışlığa neden olan yırtık yaşamını düşündüm bir süre.
 
 

Yorumlar - Yorum Yaz
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00