• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam32
Toplam Ziyaret894982
Frankenstein
"Frankenstein"ı okumak için bilinmesi gereken her şey.

Videoyu rahat izlemek ve videodaki altyazıyı rahat okumak için video ekranını büyültünüz! Videodaki Türkçe altyazıyı etkinleştirmek için ayarlar düğmesine tıkladıktan sonra gözükecek olan dil seçenek listesinden Türkçe'yi seçiniz.

"Mary Shelley" tarafından yazılan ve ilk kez 1818'de yayınlanan "Frankenstein" yaratılış, hırs ve Tanrı’yı oynamanın sonuçlarını araştıran klasik bir roman. Roman, alışılmışın dışında bir bilimsel deneyde garip ama duyarlı bir yaratık yaratan genç bilim insanı Victor Frankenstein'ı konu alıyor. Roman, bilimsel gelişmelerin ahlaki ve etik sonuçlarını araştırıyor ve insan ile canavar arasındaki sınırları sorguluyor.

"Frankenstein", Robert Walton adlı bir Arktik kaşifin mektupları aracılığıyla sunulan, anlatı içinde anlatı olarak ortaya çıkıyor. Walton, trajik hikayesini paylaşan Victor Frankenstein'la karşılaşıyor.

Zeki ama hırslı bir bilim insanı olan Victor, bir deney yoluyla vücut parçalarını bir araya getirip canlandırarak bir yaratık yaratıyor. Ancak, yarattığı yaratığın görünümünden dehşete düşen Victor, onu terk ediyor. Reddedilen ve izole olan yaratık, kendi varlığıyla boğuşuyor ve sonunda intikam peşinde koşuyor.

Hikaye ilerledikçe Victor, eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşiyor. Arkadaşlık arayan yaratık, zulüm ve ötelenmeyle karşılaşıyor ve insanlığa olan kırgınlığını körüklüyor, Victor'un yakınlarının ölümüne yol açan bir dizi trajik olay meydana geliyor.

Roman bilimsel sorumluluk, bilgi arayışı ve yaratılışın ahlaki sonuçları konularını ele alıyor. Toplumsal normlara meydan okuyor ve yaratıcı ile yaratım arasındaki karmaşık ilişkiyi araştırıyor. "Frankenstein", bilimsel yeniliğin etik sınırları ve toplumsal reddedilmenin bireyin üzerindeki etkisi üzerine düşünmeye teşvik ediyor.

Yaratığın ahlaki gelişimi ana tema haline geliyor. Doğası gereği mi kötü niyetli, yoksa kötü niyetliliği toplumsal reddedilmeden mi kaynaklanıyor? Shelley, kendi zamanında yaygın olan determinist görüşlere meydan okuyarak, çevrenin ve beslenmenin bireyin karakteri üzerindeki etkisine ilişkin soruları gündeme getiriyor.

Hem Victor hem de yaratık derin bir izolasyon yaşıyor. Victor bilimsel çabalarını sürdürmek için kendini izole ediyor ve bu durum onun fiziksel ve duygusal açıdan gerilemesine yol açıyor. Toplum tarafından ötelenen ve izole olan yaratık şiddete yöneliyor. Shelley, izolasyonun umutsuzluğa ve düşmanlığa yol açtığını öne sürüyor.

Yaratığın görünümü ve toplumun onu ötelemesi Shelley'nin bilinmeyene ya da 'öteki'ne duyulan korku hakkındaki yorumunu yansıtıyor. Roman, okuyucuları önyargının sonuçlarını ve dış görünüşe göre yargılamanın sonuçlarını düşünmeye davet ediyor.

Walton'un mektupları ve Victor'un anlatımı dahil olmak üzere birden fazla anlatının kullanılması hikaye anlatımına katmanlar katıyor. Olaylara farklı bakış açılarına olanak tanıyor, öznelliği ve tekil anlatıların güvenilmezliğini vurguluyor.

"Frankenstein", bilimsel gelişmelerdeki etik ikilemleri keşfetmesi ve insanlığın durumu hakkında gündeme getirdiği kalıcı sorular nedeniyle güncelliğini koruyor. Shelley'nin çalışması, okuyucularda yankı uyandırmaya devam eden, bilimsel ve ahlaki seçimlerin sonuçları üzerine eleştirel düşünmeye davet eden, uyarıcı bir hikaye görevi görüyor.

Britannica l English Literature

Yırtık Yaşamlar

YIRTIK YAŞAMLAR

 
Yazdığı şiir ve öykülerle kendine özgü imgeler yaratan, yarattığı bu imgelerle hem
Türkçemizi yüceleştiren hem de okuyanları hazlandıran özgün şairimiz
Dr. Salim Çelebi’ye bu güzel öykü için çok teşekkür ederiz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim Çelebi

11 Şubat 2013, Pazartesi

Açık olan kapıya vurulmasa, muayenehaneye birinin geldiğinin ve on beş dakika kadar salonda oturduğunun farkında bile olmayacaktım. Başımı bilgisayardan şöyle bir kaldırdım ve zar zor duyulabilen bir sesle, “girebilir miyim?” diyen kadını buyur ettim içeri.

Sanki yumurta küfesi vardı sırtında. Kısa, kararsız ve özenli adımlarla yürüdü,  koltuğa oturdu, elindeki çantayı da sehpanın üzerine bıraktı.

Ağustos sıcağında teni bronzlaşmış, açık giysili, sol üst kolunda dövmesi olan kadın, “hoş geldiniz,” dememe bile fırsat bırakmadan, “Adım Serap, Serap Aydın. Bergamalıyım, kırk üç yaşındayım ve Balıkesir’de çalışıyorum. Dikili’de yazlığımız var, bazı sorunlarım nedeniyle, tanıdıklar beni size yönlendirdiler,” dedi.

Daha önceden ezberlemişti adeta söylenmesi gerekenleri. Sehpanın üzerindeki çantasını açtı, çıkardığı not defterini okumaya başladı. “Huzursuzum, hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her gün aynı iş, aynı yol, aynı yüzler, aynı espriler. Bu mu hayatın anlamı? Evden işe, işten eve... Benim yaptığım işi yapmak için, bunca sene okumaya ne gerek vardı ki?  İki günlük kurs yeter de artardı bile.” Not defterini kapattı, “bu kadar,” dedi. “Söyleyeceklerim bu kadar.”

Bir yandan kadının konuşmasını dinliyor, bir yandan da sol kolundaki,  etrafı daireyle çevrili ve içi siyaha boyanmış kareden oluşan dövmeyi düşünüyordum. ”Dikilide, nerede oturuyorsunuz?” diye sorarak başladım sohbete.

“Salihler Altında,” dedi kadın. “Balıkesir’de çalıştığım için, ya hafta sonları geliyorum ya da izinli olduğum zamanlar.”

“Bergama’ya gitme fırsatınız oluyor mu?”

“Ara sıra. Orası benim doğduğum yer, memleketim. Liseyi bitirinceye kadar orada yaşadım. Tüm anılarım orada gömülü.”

İlk günkü bir saat kadar süren sohbette, tüm yaşamını anlattı Serap: Hüzünlerini, sevinçlerini, Ankara’daki üniversite yıllarını, aşkını, yirmi iki yıldır çalıştığı kamu görevini…

İzin isteyip kalkarken, “Senden bir şey rica edeceğim,” dedim, ayağa kalkarak. “Herkesin bir ilk anısı vardır. Yani, yaşlarımızı geriye doğru götürüp, çocukluk yıllarımıza dönecek olursak, dünyaya ’merhaba’ dediğimiz bir ilk anımız vardır.  Yani, bilincimizin açıldığı ilk an, ilk hatıramız. Senin ilk anın nedir? Yarına kadar lütfen düşün.”

Serap gittikten sonra, hep, kolundaki dövmeyi düşündüm: Daireyle sarılmış ve içi siyaha boyanmış kareyi. Dört köşe, dört dörtlük bir hüzün müydü bu dövmenin altında yatan?

Bir sonraki gün, anlaştığımız saatte, saat tam onda geldi Serap. Çok merak ediyordum ilk anısını. “Hoş geldiniz,” dedikten sonra, “Hatırlayabildiniz mi ilk anınızı ?” diye sordum, daha kadın koltuğa oturma fırsatı bile bulamadan. Gülümsedi. Gülümsedi ve “Önce balkonda, sonra da yatakta sabaha kadar sorunuzu düşündüm,”  dedi. “Bir ilk anımız olacağı, aklıma bile gelmemişti. Bugüne dek, bana hiç kimse böyle bir soru da sormamıştı! Ne çok anılarımız varmış çocukluğumuzla ilgili olarak! Allak bulak oldu kafam. Baktım olmuyor, çıkamıyorum işin içinden; giydim mayomu, denize gittim. Yüzebilirsen, yüz. Deniz de dalgalıydı, fakat yüzüme çarpan her dalga; farklı çocukluk anılarımı şamar gibi vurdu suratıma. Sonra da giyindim ve geldim buraya.”

“Umarım bulabilmişsindir ilk anını.”

“Buldum, buldum. Bilmiyorum, yeterince görebilme fırsatınız oldu mu Bergama’yı? Burcu burcu tarih kokar her yanı. Bizim, altta, ovada bir barakamız vardı, fakat anneannemlerin evi yukarıda, tepedeydi. Hafta sonları can atardım oraya gidebilmek için. Hem arkadaşlarım oradaydı hem de hoşuma giderdi tarihle iç içe olmak. Çocukluk işte... Sıcak bir mayıs günüydü, yağmur yağmış, toprak kokuyordu her taraf. Biz de üç arkadaş oyun oynuyorduk ki Hatice, ‘Serap bak, bak,’ diyerek, eliyle, derenin karşı yüzünde ayna gibi parlayan bir şeyleri gösterdi. Koşuşturduk üç arkadaş derenin karşı yakasına. Gözlerimize inanamadık doktor bey: Sapsarı üç tane altın para, yerde bizi bekliyordu. Para diyorum, fakat üzerinde ne Atatürk’ün resmi vardı, ne de Türkçe herhangi bir yazı. Biz çocuklar için paraydı, antik döneme ait o eserler. Koşarak, sevinçle tuttuk bakkalın yolunu. Birer elma şekeri, birer kese kâğıdı leblebi, birer tane de sakızdı bulduklarımızın mükâfatı. Evet, ilk anım bu.”

“Kaç yaşındaydın Serap, bu anını yaşarken?”

“Yedi veya bilemediniz sekiz.”

“Çok geç bir dönem… İlk anımız, genellikle dört, beş yaşlarında yaşadığımız bir olaydır. İlk anıdan önceki tüm yaşantılarımızı, bilincimizin ötesine atar ve sımsıkı bastırırız.”

“ Çöp tenekesi gibi mi?”

“Evet, aynen çöp tenekesi gibi. Doğduğumuz, yürümeye başladığımız, annemizin memesini kaybettiğimiz anları asla hatırlayamayız; çünkü çöp tenekesinin en altındadırlar.”

“Desenize, bütün gece boş yere uykusuz kaldım.”

“Hayır, hayır; öyle düşünme. Daha önce söylediğin gibi, bu sayede birçok eski yaşantını hatırlama ve yeniden yaşama fırsatı buldun.”

Üçüncü gün, güler bir yüzle ve daha kararlı adımlarla geldi muayenehaneye Serap. Daha oturmadan, “Galiba hatırladım,” dedi. “ Öyle fazla düşünmeme de gerek kalmadı. Dün buradan çıktım, sahilde yürüyordum, birden geliverdi aklıma.”

“Fazla düşünmene gerek kalmamış.”

“Düşünmekle olmuyor galiba.”

 “Düşünmediğinizi sansanız da aslında, bir önceki günkü yoğun düşünmeden dolayı,  zihniniz sürekli onunla meşgul olur. Bazen bir ses, bazen bir yüz, bazen de çevrede oluşan bir olay; çağrıştırır paslanmaya yüz tutmuş eskiyi. Jeton düşer yani.”

“Evet, bende de jeton düştü galiba. Daha önce de anlattığım gibi, çok fakirmişiz ben çocukken. Öyle fakirmişiz ki müdür tanıdık olduğu için, daha beş yaşındayken ilkokula kaydettirmişler beni. Anaokuluna değil, ilkokula. Neden, biliyor musunuz?” Aceleyle çantasından kâğıt mendil çıkardı ve hıçkırıklara boğularak, “Evi ısıtamayacak kadar fakirmişiz. ‘Serap evde üşümesin, okul sıcaktır nasıl olsa.’ diye düşünerek, o yaşta okula göndermişler beni.” dedi.

Gözyaşlarını sildi,  verdiğim bardaktan birkaç yudum su içti, “Yaz, kış üzerimden çıkaramadığım eski bir paltom vardı. Tüm arkadaşlarım sınıfta önlükleriyle otururlarken, ben paltomla otururdum,” diyerek yeniden konuşmaya başladı Serap. “Sıcak bir Mayıs günüydü, belki de okulun son anları. Müfettiş geldi sınıfımıza. Bir ders boyunca; sorular sordu, ders anlattı, konuştu. Teneffüste, oyun oynayan arkadaşlarımı seyrediyordum. Koşarak yanıma gelen sıra arkadaşım, ‘Öğretmenimiz seni çağırıyor,’ dedi ve beraber gittik yanına. Öğretmenimiz elimden tutarak, beni müdür beyin odasına kadar götürdü. Özür dilerim; anlattıklarımla sizi sıkıyor muyum?”

“Rica ederim Serap, ne sıkması? Biz sadece sohbet ediyoruz, lütfen devam et.”

“Müdür beyin odasında kalmıştım galiba. Odada, sadece sınıfımıza gelen müfettiş vardı. Beni bir sandalyeye oturttu ve ‘Kızım, şu sıcak yaz günü niçin paltonu çıkarmıyorsun?’ diye sormaz mı? Nutkum tutuldu! Bir öğretim yılı boyunca, hiç kimse bana böyle bir soru sormamıştı. Oysaki ben palto giyerek, eskimiş önlüğümdeki, annemin yamamış olduğu yırtığı saklıyordum arkadaşlarımdan.”

“Serap, bir dakika izin ver. Sözünü kesiyorum, ama sana bir şey sormam lazım.”

“Buyurun.”

“Yırtık, önlüğünün sol kolunda mıydı?”

Afalladı Serap ve şaşkınlıkla, “Nerden biliyorsunuz?” diye sordu.

Ayağa kalktım, yanına kadar gittim, “Dövmenden Serap,” dedim, parmağımla işaret ederek, “Kolundaki şu dövmeden. Otuz sekiz yıl geçmiş aradan, fakat sen paltonla saklayarak, arkadaşlarına bir türlü göstermek istemediğin yamayı, şimdi de farklı bir kılıkla, dövme ile saklamaya çalışıyorsun.

“Ama ben dövmeyi o amaçla yaptırmadım ki!”

“Tabii ki bilinçli olarak, o amaçla yaptırmadın. Dün, yani çocukluğunda, sürekli palto giymenin nedeni, yamayı arkadaşlarına göstermemekti. Sen, bunu isteyerek ve bilinçli olarak yapıyordun, değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Yırtık ve yama seni çok etkilemiş. Bugün, bilinç ötenin istemlerine uyarak, aynı yamayı dövme ile saklıyorsun Serap. Dün, palto ne işe yarıyorsa, bugün de dövme aynı işi yapıyor.”

Eğildi, çantasını açtı ve bir poşet çıkardı. “Nedendir bilmiyorum. Bugün Balıkesir’den gelirken, Bergama’ya uğramak geçti içimden. Uğradım da. Evimizin alt katında, eski eşyalarımızı koyduğumuz bir oda vardı; yıllardır hiç uğramadığım bir oda. Ayaklarım beni direk o odaya götürdü. Gittim, arıya arıya,  şeklini kıt zat hatırladığım sandığı buldum. İçinde ve en altta, yıllardır gelip almamı bekliyordu sanki önlüğüm. Bugüne kadar hiç bilmediğim bir şeyi de öğrendim annemden. Aslında bu önlük komşumuzun kızı Ayşe’ninmiş. Ona, yeni bir önlük alındığı için bana vermişler.”

Önlüğünü çıkardı, açtı, özellikle de yamanmış olan yırtığını göstererek, “Yırtık yaşamlar…” diyebildi, yeniden hıçkırıklara boğularak.

İki gün sonra, elinde bir demet çiçekle geldi Serap. Gülümseyerek, “Çok teşekkür ederim, minnettarım size,” dedi tokalaşırken. “ Geçmişimle yüzleşmeyi öğrettiniz bana. Yüzleşerek kendimle barışmayı. Yüzleşecek ne kadar çok yaşantılarımız varmış! Şu, son iki günde, daha bir barışığım kendimle. Bugün izin aldım işyerimden ve önce Ayvalığa geldim. Yıllardır hasret kaldığım vitrinleri seyrettim saatlerce. Alışveriş yaptım. Düşünebiliyor musunuz? Kendime bir ayakkabı aldım, kendime! Lokantaya gittim, kendime bir yemek ısmarladım. Balıkesir’deki arkadaşlarım, izin alıp ayrıldığım için merak etmişler, beni aradılar. Yaptıklarımı anlatınca, ‘Serap, iyi misin? Gelelim mi?’ diye sormazlar mı? Haklılar tabi, nerden bilsinler Serap’ın bir haftada bu kadar değişeceğini…”

Serap muayenehaneden ayrılırken, sürekli açık bulunan televizyonun ZTV kanalından bir alt yazı geçiyordu: “Hindistan’da, Müslümanlar ve Hindular arasında çıkan olaylarda, iki Müslüman ve üç hindinin öldürüldüğü ileri sürülmektedir…” “Hindu,” yerine, yanlışlıkla “Hindi,” yazan görevlinin; bu yanlışlığa neden olan yırtık yaşamını düşündüm bir süre.
 
 

Yorumlar - Yorum Yaz
Narcissus ve Goldmund


Mariabronn Manastırı

Narcissus ve Goldmund
Hermann Hesse

Alman yazar Hermann Hesse tarafından yazılmış olan "Narcissus ve Goldmund", iki zıt karakter aracılığıyla, insan doğasının ikiliğini araştıran felsefi bir roman.

Hikaye Orta Çağ Almanya'sında geçiyor ve zıt kişiliklere sahip iki arkadaşın etrafında dönüyor. Narkissos, manastırda kapalı, disiplin ve düzen dolu bir yaşamı seçen bir entelektüel, Goldmund ise dünyayı keşfetmek için manastırdan ayrılan, tutkulu ve meraklı, özgürlüğü seven bir birey.

Roman, ikisinin Mariabronn Manastırı'ndaki buluşmasıyla başlıyor, acemi bir keşiş olan Narcissus, Goldmund'u kanatları altına alıyor. Narcissus münzevi hayatından memnunken, Goldmund çok geçmeden manastırdan ayrılıyor, macera dolu bir yolculuğa çıkıyor.

Goldmund'un yolculuğu romantik, şehvetli ve zahmetli geçmesiyle dikkat çekiyor, sevinçleri, zorlukları, sevgiyi ve kaybı yaşıyor, sonunda hayatın kasvetli ve şehvetli yönlerini kucaklayabilen bir gezgin kimliğine kavuşuyor. Goldmund'un yolculuğu boyunca sürdüğü hayat, insan doğasının ikiliğini yansıtan keskin zıtlıkları içeriyor.

"Narcissus ve Goldmund" sadece iki arkadaşın hikayesini değil; derin felsefi ve psikolojik temaları da derinlemesine inceliyor. Roman, hayatın ikilemini araştırıyor: Apolloncu anlayış (düzen, disiplin ve zeka) Narkissos tarafından temsil ediliyor, Dionysosçu anlayış (aşk, merak ve tutku) Goldmund tarafından. Roman aynı zamanda, ruhsal ile fiziksel, bilinçli ile bilinçsiz, zihin ile beden, sonlu ile sonsuz arasındaki gerilimi de inceliyor.

Sonunda Goldmund, yıllarca dolaştıktan sonra, manastıra geri dönüyor ve orada ölüyor. Narcissus, zıt yaşam anlayışına sahip olmuş olmalarına rağmen, paylaştıkları derin bağın farkına varıyor ve Goldmund’u vakitsiz kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyor.

 
Hermann Hesse'nin "Narcissus ve Goldmund" adlı kitabının Türkçe, Almanca ve İngilizce PDF sürümleri burada:

Türkçe  DeutschEnglish
TıklaKlickeClick




Bilgi: Bu sütuna aktarılmış bilgiler, Britannica sayfası aracılığıyla edinilmiş bilgilerdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası