• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam476
Toplam Ziyaret891785
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Yırtık Yaşamlar

YIRTIK YAŞAMLAR

 
Yazdığı şiir ve öykülerle kendine özgü imgeler yaratan, yarattığı bu imgelerle hem
Türkçemizi yüceleştiren hem de okuyanları hazlandıran özgün şairimiz
Dr. Salim Çelebi’ye bu güzel öykü için çok teşekkür ederiz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim Çelebi

11 Şubat 2013, Pazartesi

Açık olan kapıya vurulmasa, muayenehaneye birinin geldiğinin ve on beş dakika kadar salonda oturduğunun farkında bile olmayacaktım. Başımı bilgisayardan şöyle bir kaldırdım ve zar zor duyulabilen bir sesle, “girebilir miyim?” diyen kadını buyur ettim içeri.

Sanki yumurta küfesi vardı sırtında. Kısa, kararsız ve özenli adımlarla yürüdü,  koltuğa oturdu, elindeki çantayı da sehpanın üzerine bıraktı.

Ağustos sıcağında teni bronzlaşmış, açık giysili, sol üst kolunda dövmesi olan kadın, “hoş geldiniz,” dememe bile fırsat bırakmadan, “Adım Serap, Serap Aydın. Bergamalıyım, kırk üç yaşındayım ve Balıkesir’de çalışıyorum. Dikili’de yazlığımız var, bazı sorunlarım nedeniyle, tanıdıklar beni size yönlendirdiler,” dedi.

Daha önceden ezberlemişti adeta söylenmesi gerekenleri. Sehpanın üzerindeki çantasını açtı, çıkardığı not defterini okumaya başladı. “Huzursuzum, hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her gün aynı iş, aynı yol, aynı yüzler, aynı espriler. Bu mu hayatın anlamı? Evden işe, işten eve... Benim yaptığım işi yapmak için, bunca sene okumaya ne gerek vardı ki?  İki günlük kurs yeter de artardı bile.” Not defterini kapattı, “bu kadar,” dedi. “Söyleyeceklerim bu kadar.”

Bir yandan kadının konuşmasını dinliyor, bir yandan da sol kolundaki,  etrafı daireyle çevrili ve içi siyaha boyanmış kareden oluşan dövmeyi düşünüyordum. ”Dikilide, nerede oturuyorsunuz?” diye sorarak başladım sohbete.

“Salihler Altında,” dedi kadın. “Balıkesir’de çalıştığım için, ya hafta sonları geliyorum ya da izinli olduğum zamanlar.”

“Bergama’ya gitme fırsatınız oluyor mu?”

“Ara sıra. Orası benim doğduğum yer, memleketim. Liseyi bitirinceye kadar orada yaşadım. Tüm anılarım orada gömülü.”

İlk günkü bir saat kadar süren sohbette, tüm yaşamını anlattı Serap: Hüzünlerini, sevinçlerini, Ankara’daki üniversite yıllarını, aşkını, yirmi iki yıldır çalıştığı kamu görevini…

İzin isteyip kalkarken, “Senden bir şey rica edeceğim,” dedim, ayağa kalkarak. “Herkesin bir ilk anısı vardır. Yani, yaşlarımızı geriye doğru götürüp, çocukluk yıllarımıza dönecek olursak, dünyaya ’merhaba’ dediğimiz bir ilk anımız vardır.  Yani, bilincimizin açıldığı ilk an, ilk hatıramız. Senin ilk anın nedir? Yarına kadar lütfen düşün.”

Serap gittikten sonra, hep, kolundaki dövmeyi düşündüm: Daireyle sarılmış ve içi siyaha boyanmış kareyi. Dört köşe, dört dörtlük bir hüzün müydü bu dövmenin altında yatan?

Bir sonraki gün, anlaştığımız saatte, saat tam onda geldi Serap. Çok merak ediyordum ilk anısını. “Hoş geldiniz,” dedikten sonra, “Hatırlayabildiniz mi ilk anınızı ?” diye sordum, daha kadın koltuğa oturma fırsatı bile bulamadan. Gülümsedi. Gülümsedi ve “Önce balkonda, sonra da yatakta sabaha kadar sorunuzu düşündüm,”  dedi. “Bir ilk anımız olacağı, aklıma bile gelmemişti. Bugüne dek, bana hiç kimse böyle bir soru da sormamıştı! Ne çok anılarımız varmış çocukluğumuzla ilgili olarak! Allak bulak oldu kafam. Baktım olmuyor, çıkamıyorum işin içinden; giydim mayomu, denize gittim. Yüzebilirsen, yüz. Deniz de dalgalıydı, fakat yüzüme çarpan her dalga; farklı çocukluk anılarımı şamar gibi vurdu suratıma. Sonra da giyindim ve geldim buraya.”

“Umarım bulabilmişsindir ilk anını.”

“Buldum, buldum. Bilmiyorum, yeterince görebilme fırsatınız oldu mu Bergama’yı? Burcu burcu tarih kokar her yanı. Bizim, altta, ovada bir barakamız vardı, fakat anneannemlerin evi yukarıda, tepedeydi. Hafta sonları can atardım oraya gidebilmek için. Hem arkadaşlarım oradaydı hem de hoşuma giderdi tarihle iç içe olmak. Çocukluk işte... Sıcak bir mayıs günüydü, yağmur yağmış, toprak kokuyordu her taraf. Biz de üç arkadaş oyun oynuyorduk ki Hatice, ‘Serap bak, bak,’ diyerek, eliyle, derenin karşı yüzünde ayna gibi parlayan bir şeyleri gösterdi. Koşuşturduk üç arkadaş derenin karşı yakasına. Gözlerimize inanamadık doktor bey: Sapsarı üç tane altın para, yerde bizi bekliyordu. Para diyorum, fakat üzerinde ne Atatürk’ün resmi vardı, ne de Türkçe herhangi bir yazı. Biz çocuklar için paraydı, antik döneme ait o eserler. Koşarak, sevinçle tuttuk bakkalın yolunu. Birer elma şekeri, birer kese kâğıdı leblebi, birer tane de sakızdı bulduklarımızın mükâfatı. Evet, ilk anım bu.”

“Kaç yaşındaydın Serap, bu anını yaşarken?”

“Yedi veya bilemediniz sekiz.”

“Çok geç bir dönem… İlk anımız, genellikle dört, beş yaşlarında yaşadığımız bir olaydır. İlk anıdan önceki tüm yaşantılarımızı, bilincimizin ötesine atar ve sımsıkı bastırırız.”

“ Çöp tenekesi gibi mi?”

“Evet, aynen çöp tenekesi gibi. Doğduğumuz, yürümeye başladığımız, annemizin memesini kaybettiğimiz anları asla hatırlayamayız; çünkü çöp tenekesinin en altındadırlar.”

“Desenize, bütün gece boş yere uykusuz kaldım.”

“Hayır, hayır; öyle düşünme. Daha önce söylediğin gibi, bu sayede birçok eski yaşantını hatırlama ve yeniden yaşama fırsatı buldun.”

Üçüncü gün, güler bir yüzle ve daha kararlı adımlarla geldi muayenehaneye Serap. Daha oturmadan, “Galiba hatırladım,” dedi. “ Öyle fazla düşünmeme de gerek kalmadı. Dün buradan çıktım, sahilde yürüyordum, birden geliverdi aklıma.”

“Fazla düşünmene gerek kalmamış.”

“Düşünmekle olmuyor galiba.”

 “Düşünmediğinizi sansanız da aslında, bir önceki günkü yoğun düşünmeden dolayı,  zihniniz sürekli onunla meşgul olur. Bazen bir ses, bazen bir yüz, bazen de çevrede oluşan bir olay; çağrıştırır paslanmaya yüz tutmuş eskiyi. Jeton düşer yani.”

“Evet, bende de jeton düştü galiba. Daha önce de anlattığım gibi, çok fakirmişiz ben çocukken. Öyle fakirmişiz ki müdür tanıdık olduğu için, daha beş yaşındayken ilkokula kaydettirmişler beni. Anaokuluna değil, ilkokula. Neden, biliyor musunuz?” Aceleyle çantasından kâğıt mendil çıkardı ve hıçkırıklara boğularak, “Evi ısıtamayacak kadar fakirmişiz. ‘Serap evde üşümesin, okul sıcaktır nasıl olsa.’ diye düşünerek, o yaşta okula göndermişler beni.” dedi.

Gözyaşlarını sildi,  verdiğim bardaktan birkaç yudum su içti, “Yaz, kış üzerimden çıkaramadığım eski bir paltom vardı. Tüm arkadaşlarım sınıfta önlükleriyle otururlarken, ben paltomla otururdum,” diyerek yeniden konuşmaya başladı Serap. “Sıcak bir Mayıs günüydü, belki de okulun son anları. Müfettiş geldi sınıfımıza. Bir ders boyunca; sorular sordu, ders anlattı, konuştu. Teneffüste, oyun oynayan arkadaşlarımı seyrediyordum. Koşarak yanıma gelen sıra arkadaşım, ‘Öğretmenimiz seni çağırıyor,’ dedi ve beraber gittik yanına. Öğretmenimiz elimden tutarak, beni müdür beyin odasına kadar götürdü. Özür dilerim; anlattıklarımla sizi sıkıyor muyum?”

“Rica ederim Serap, ne sıkması? Biz sadece sohbet ediyoruz, lütfen devam et.”

“Müdür beyin odasında kalmıştım galiba. Odada, sadece sınıfımıza gelen müfettiş vardı. Beni bir sandalyeye oturttu ve ‘Kızım, şu sıcak yaz günü niçin paltonu çıkarmıyorsun?’ diye sormaz mı? Nutkum tutuldu! Bir öğretim yılı boyunca, hiç kimse bana böyle bir soru sormamıştı. Oysaki ben palto giyerek, eskimiş önlüğümdeki, annemin yamamış olduğu yırtığı saklıyordum arkadaşlarımdan.”

“Serap, bir dakika izin ver. Sözünü kesiyorum, ama sana bir şey sormam lazım.”

“Buyurun.”

“Yırtık, önlüğünün sol kolunda mıydı?”

Afalladı Serap ve şaşkınlıkla, “Nerden biliyorsunuz?” diye sordu.

Ayağa kalktım, yanına kadar gittim, “Dövmenden Serap,” dedim, parmağımla işaret ederek, “Kolundaki şu dövmeden. Otuz sekiz yıl geçmiş aradan, fakat sen paltonla saklayarak, arkadaşlarına bir türlü göstermek istemediğin yamayı, şimdi de farklı bir kılıkla, dövme ile saklamaya çalışıyorsun.

“Ama ben dövmeyi o amaçla yaptırmadım ki!”

“Tabii ki bilinçli olarak, o amaçla yaptırmadın. Dün, yani çocukluğunda, sürekli palto giymenin nedeni, yamayı arkadaşlarına göstermemekti. Sen, bunu isteyerek ve bilinçli olarak yapıyordun, değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Yırtık ve yama seni çok etkilemiş. Bugün, bilinç ötenin istemlerine uyarak, aynı yamayı dövme ile saklıyorsun Serap. Dün, palto ne işe yarıyorsa, bugün de dövme aynı işi yapıyor.”

Eğildi, çantasını açtı ve bir poşet çıkardı. “Nedendir bilmiyorum. Bugün Balıkesir’den gelirken, Bergama’ya uğramak geçti içimden. Uğradım da. Evimizin alt katında, eski eşyalarımızı koyduğumuz bir oda vardı; yıllardır hiç uğramadığım bir oda. Ayaklarım beni direk o odaya götürdü. Gittim, arıya arıya,  şeklini kıt zat hatırladığım sandığı buldum. İçinde ve en altta, yıllardır gelip almamı bekliyordu sanki önlüğüm. Bugüne kadar hiç bilmediğim bir şeyi de öğrendim annemden. Aslında bu önlük komşumuzun kızı Ayşe’ninmiş. Ona, yeni bir önlük alındığı için bana vermişler.”

Önlüğünü çıkardı, açtı, özellikle de yamanmış olan yırtığını göstererek, “Yırtık yaşamlar…” diyebildi, yeniden hıçkırıklara boğularak.

İki gün sonra, elinde bir demet çiçekle geldi Serap. Gülümseyerek, “Çok teşekkür ederim, minnettarım size,” dedi tokalaşırken. “ Geçmişimle yüzleşmeyi öğrettiniz bana. Yüzleşerek kendimle barışmayı. Yüzleşecek ne kadar çok yaşantılarımız varmış! Şu, son iki günde, daha bir barışığım kendimle. Bugün izin aldım işyerimden ve önce Ayvalığa geldim. Yıllardır hasret kaldığım vitrinleri seyrettim saatlerce. Alışveriş yaptım. Düşünebiliyor musunuz? Kendime bir ayakkabı aldım, kendime! Lokantaya gittim, kendime bir yemek ısmarladım. Balıkesir’deki arkadaşlarım, izin alıp ayrıldığım için merak etmişler, beni aradılar. Yaptıklarımı anlatınca, ‘Serap, iyi misin? Gelelim mi?’ diye sormazlar mı? Haklılar tabi, nerden bilsinler Serap’ın bir haftada bu kadar değişeceğini…”

Serap muayenehaneden ayrılırken, sürekli açık bulunan televizyonun ZTV kanalından bir alt yazı geçiyordu: “Hindistan’da, Müslümanlar ve Hindular arasında çıkan olaylarda, iki Müslüman ve üç hindinin öldürüldüğü ileri sürülmektedir…” “Hindu,” yerine, yanlışlıkla “Hindi,” yazan görevlinin; bu yanlışlığa neden olan yırtık yaşamını düşündüm bir süre.
 
 

Yorumlar - Yorum Yaz
Temmuz Yangını

Madımak
Temmuz Yangını
Şair Dr. Salim Çelebi

Bu şiir, Madımak Katliamı’nı yalnızca “anımsayan” bir metin değildir; rüya–kâbus–vizyon üçgeninde ilerleyen, tarihsel acıyı kolektif bir diriliş ve yüzleşme ritüeline dönüştüren bir ağıttır.
Şair, Sivas’ta yakılan canları birer sembol, birer rehber, birer tanık olarak çağırır; bireysel rüyasını toplumsal hafızanın ortak rüyasına dönüştürür.

kosektas.net

Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki Temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki Temmuzdu,
kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler: anamız, bacımız, oğlumuzdu.

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
Bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez, tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i.

“Gülden terazi tutarlar,
gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar,
çarşı pazarı güldür gül.” dedi.

Büyümemiş,
hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya;
orada da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koray’a.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek!
Rengi altın sarısı,
mis kokan taptaze iki çiçek:

“Annemizi özledik: kucağını!
Haber veremedik yanarken,
biliyorduk bırakmayacağını!”

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken,
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz,
nerede kaldı insanlık?”

Yutkundum,
konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
görüp ileri yürüyen;
çalışıp işe yarayan
insanlara canım kurban.”

Sazı eşliğinde sordu Âşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim.
“Kara duman çökmüş yurda,
onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerede,
izin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Âşık Veysel:

Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ,
tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana,
kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sivas’ın,
aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk,
sine sine saklandık!
Ali, Haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz,
çok kurnazmış ebe:
Yandık!”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya:
Sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen:
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle âşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz,
sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.

Ben Musa’yım, sen Firavun,
ikrarsız şeytanı lâin.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan,
teni kan kokan
kan emicileri.

Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
ödül olduk gençlerimize,
savrulduk bilinçlerinize!

Sırtımızda kambur 2 Temmuz 1993!
Ey evlat,
insanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kâğıtlar
ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla
ağzını tıkamışlar,
cesedini sırtüstü
boyunca uzatmışlar.

Bir deniz kabuğunda
dalgaları duyanlar;
boş bir mermi kovanı
sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıok’tu bu soruyu soran.
Durur mu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm,
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne yapsam
pirinç şamdan taşısam!

Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
bal rengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam, ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”

Şair Dr. Salim Çelebi