• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam682
Toplam Ziyaret858370
Eşref Çelik


Eşref Çelik
Celalettin Ölgün

Bu tanıtım metni, bir insanın hikâyesinden çok daha fazlası: Bir köyün mizah anlayışını, dayanışmasını, kırgınlıklarını ve neşesini taşıyan bir belleğin kapısını aralıyor. Eşref amca, kendi kusurlarını bile gülerek anlatabilen, insanın içini ısıtan o eski zaman karakterlerinden biri olarak hâlâ yaşamaya devam ediyor.

kosektas.net


Eşref, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı. Ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik ve evlere su onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Daha delikanlılığa yeni girdiği yıllarda; dilenmek için mi, herhangi bir şey satmak için mi, her ne amaçla gelmişlerse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnazmış; delikanlıları hoş sözlerle, boş vaatlerle kandırıp yoluyormuş. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyormuş:

“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur.”

diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine… Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!

Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu “cücülemekte”. O gece tilkiler birçoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”

Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıydı. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir, onlara yardımcı olurdu. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip:

“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çingene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlamış.

Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,

Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır yatarık.” demiş.


Eşref: Eşref Çelik. Ölümü: 7 Nisan 2018.
Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Celalettin ÖLGÜN

Yırtık Yaşamlar

YIRTIK YAŞAMLAR

 
Yazdığı şiir ve öykülerle kendine özgü imgeler yaratan, yarattığı bu imgelerle hem
Türkçemizi yüceleştiren hem de okuyanları hazlandıran özgün şairimiz
Dr. Salim Çelebi’ye bu güzel öykü için çok teşekkür ederiz!
kosektas.net

Şair Dr. Salim Çelebi

11 Şubat 2013, Pazartesi

Açık olan kapıya vurulmasa, muayenehaneye birinin geldiğinin ve on beş dakika kadar salonda oturduğunun farkında bile olmayacaktım. Başımı bilgisayardan şöyle bir kaldırdım ve zar zor duyulabilen bir sesle, “girebilir miyim?” diyen kadını buyur ettim içeri.

Sanki yumurta küfesi vardı sırtında. Kısa, kararsız ve özenli adımlarla yürüdü,  koltuğa oturdu, elindeki çantayı da sehpanın üzerine bıraktı.

Ağustos sıcağında teni bronzlaşmış, açık giysili, sol üst kolunda dövmesi olan kadın, “hoş geldiniz,” dememe bile fırsat bırakmadan, “Adım Serap, Serap Aydın. Bergamalıyım, kırk üç yaşındayım ve Balıkesir’de çalışıyorum. Dikili’de yazlığımız var, bazı sorunlarım nedeniyle, tanıdıklar beni size yönlendirdiler,” dedi.

Daha önceden ezberlemişti adeta söylenmesi gerekenleri. Sehpanın üzerindeki çantasını açtı, çıkardığı not defterini okumaya başladı. “Huzursuzum, hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her gün aynı iş, aynı yol, aynı yüzler, aynı espriler. Bu mu hayatın anlamı? Evden işe, işten eve... Benim yaptığım işi yapmak için, bunca sene okumaya ne gerek vardı ki?  İki günlük kurs yeter de artardı bile.” Not defterini kapattı, “bu kadar,” dedi. “Söyleyeceklerim bu kadar.”

Bir yandan kadının konuşmasını dinliyor, bir yandan da sol kolundaki,  etrafı daireyle çevrili ve içi siyaha boyanmış kareden oluşan dövmeyi düşünüyordum. ”Dikilide, nerede oturuyorsunuz?” diye sorarak başladım sohbete.

“Salihler Altında,” dedi kadın. “Balıkesir’de çalıştığım için, ya hafta sonları geliyorum ya da izinli olduğum zamanlar.”

“Bergama’ya gitme fırsatınız oluyor mu?”

“Ara sıra. Orası benim doğduğum yer, memleketim. Liseyi bitirinceye kadar orada yaşadım. Tüm anılarım orada gömülü.”

İlk günkü bir saat kadar süren sohbette, tüm yaşamını anlattı Serap: Hüzünlerini, sevinçlerini, Ankara’daki üniversite yıllarını, aşkını, yirmi iki yıldır çalıştığı kamu görevini…

İzin isteyip kalkarken, “Senden bir şey rica edeceğim,” dedim, ayağa kalkarak. “Herkesin bir ilk anısı vardır. Yani, yaşlarımızı geriye doğru götürüp, çocukluk yıllarımıza dönecek olursak, dünyaya ’merhaba’ dediğimiz bir ilk anımız vardır.  Yani, bilincimizin açıldığı ilk an, ilk hatıramız. Senin ilk anın nedir? Yarına kadar lütfen düşün.”

Serap gittikten sonra, hep, kolundaki dövmeyi düşündüm: Daireyle sarılmış ve içi siyaha boyanmış kareyi. Dört köşe, dört dörtlük bir hüzün müydü bu dövmenin altında yatan?

Bir sonraki gün, anlaştığımız saatte, saat tam onda geldi Serap. Çok merak ediyordum ilk anısını. “Hoş geldiniz,” dedikten sonra, “Hatırlayabildiniz mi ilk anınızı ?” diye sordum, daha kadın koltuğa oturma fırsatı bile bulamadan. Gülümsedi. Gülümsedi ve “Önce balkonda, sonra da yatakta sabaha kadar sorunuzu düşündüm,”  dedi. “Bir ilk anımız olacağı, aklıma bile gelmemişti. Bugüne dek, bana hiç kimse böyle bir soru da sormamıştı! Ne çok anılarımız varmış çocukluğumuzla ilgili olarak! Allak bulak oldu kafam. Baktım olmuyor, çıkamıyorum işin içinden; giydim mayomu, denize gittim. Yüzebilirsen, yüz. Deniz de dalgalıydı, fakat yüzüme çarpan her dalga; farklı çocukluk anılarımı şamar gibi vurdu suratıma. Sonra da giyindim ve geldim buraya.”

“Umarım bulabilmişsindir ilk anını.”

“Buldum, buldum. Bilmiyorum, yeterince görebilme fırsatınız oldu mu Bergama’yı? Burcu burcu tarih kokar her yanı. Bizim, altta, ovada bir barakamız vardı, fakat anneannemlerin evi yukarıda, tepedeydi. Hafta sonları can atardım oraya gidebilmek için. Hem arkadaşlarım oradaydı hem de hoşuma giderdi tarihle iç içe olmak. Çocukluk işte... Sıcak bir mayıs günüydü, yağmur yağmış, toprak kokuyordu her taraf. Biz de üç arkadaş oyun oynuyorduk ki Hatice, ‘Serap bak, bak,’ diyerek, eliyle, derenin karşı yüzünde ayna gibi parlayan bir şeyleri gösterdi. Koşuşturduk üç arkadaş derenin karşı yakasına. Gözlerimize inanamadık doktor bey: Sapsarı üç tane altın para, yerde bizi bekliyordu. Para diyorum, fakat üzerinde ne Atatürk’ün resmi vardı, ne de Türkçe herhangi bir yazı. Biz çocuklar için paraydı, antik döneme ait o eserler. Koşarak, sevinçle tuttuk bakkalın yolunu. Birer elma şekeri, birer kese kâğıdı leblebi, birer tane de sakızdı bulduklarımızın mükâfatı. Evet, ilk anım bu.”

“Kaç yaşındaydın Serap, bu anını yaşarken?”

“Yedi veya bilemediniz sekiz.”

“Çok geç bir dönem… İlk anımız, genellikle dört, beş yaşlarında yaşadığımız bir olaydır. İlk anıdan önceki tüm yaşantılarımızı, bilincimizin ötesine atar ve sımsıkı bastırırız.”

“ Çöp tenekesi gibi mi?”

“Evet, aynen çöp tenekesi gibi. Doğduğumuz, yürümeye başladığımız, annemizin memesini kaybettiğimiz anları asla hatırlayamayız; çünkü çöp tenekesinin en altındadırlar.”

“Desenize, bütün gece boş yere uykusuz kaldım.”

“Hayır, hayır; öyle düşünme. Daha önce söylediğin gibi, bu sayede birçok eski yaşantını hatırlama ve yeniden yaşama fırsatı buldun.”

Üçüncü gün, güler bir yüzle ve daha kararlı adımlarla geldi muayenehaneye Serap. Daha oturmadan, “Galiba hatırladım,” dedi. “ Öyle fazla düşünmeme de gerek kalmadı. Dün buradan çıktım, sahilde yürüyordum, birden geliverdi aklıma.”

“Fazla düşünmene gerek kalmamış.”

“Düşünmekle olmuyor galiba.”

 “Düşünmediğinizi sansanız da aslında, bir önceki günkü yoğun düşünmeden dolayı,  zihniniz sürekli onunla meşgul olur. Bazen bir ses, bazen bir yüz, bazen de çevrede oluşan bir olay; çağrıştırır paslanmaya yüz tutmuş eskiyi. Jeton düşer yani.”

“Evet, bende de jeton düştü galiba. Daha önce de anlattığım gibi, çok fakirmişiz ben çocukken. Öyle fakirmişiz ki müdür tanıdık olduğu için, daha beş yaşındayken ilkokula kaydettirmişler beni. Anaokuluna değil, ilkokula. Neden, biliyor musunuz?” Aceleyle çantasından kâğıt mendil çıkardı ve hıçkırıklara boğularak, “Evi ısıtamayacak kadar fakirmişiz. ‘Serap evde üşümesin, okul sıcaktır nasıl olsa.’ diye düşünerek, o yaşta okula göndermişler beni.” dedi.

Gözyaşlarını sildi,  verdiğim bardaktan birkaç yudum su içti, “Yaz, kış üzerimden çıkaramadığım eski bir paltom vardı. Tüm arkadaşlarım sınıfta önlükleriyle otururlarken, ben paltomla otururdum,” diyerek yeniden konuşmaya başladı Serap. “Sıcak bir Mayıs günüydü, belki de okulun son anları. Müfettiş geldi sınıfımıza. Bir ders boyunca; sorular sordu, ders anlattı, konuştu. Teneffüste, oyun oynayan arkadaşlarımı seyrediyordum. Koşarak yanıma gelen sıra arkadaşım, ‘Öğretmenimiz seni çağırıyor,’ dedi ve beraber gittik yanına. Öğretmenimiz elimden tutarak, beni müdür beyin odasına kadar götürdü. Özür dilerim; anlattıklarımla sizi sıkıyor muyum?”

“Rica ederim Serap, ne sıkması? Biz sadece sohbet ediyoruz, lütfen devam et.”

“Müdür beyin odasında kalmıştım galiba. Odada, sadece sınıfımıza gelen müfettiş vardı. Beni bir sandalyeye oturttu ve ‘Kızım, şu sıcak yaz günü niçin paltonu çıkarmıyorsun?’ diye sormaz mı? Nutkum tutuldu! Bir öğretim yılı boyunca, hiç kimse bana böyle bir soru sormamıştı. Oysaki ben palto giyerek, eskimiş önlüğümdeki, annemin yamamış olduğu yırtığı saklıyordum arkadaşlarımdan.”

“Serap, bir dakika izin ver. Sözünü kesiyorum, ama sana bir şey sormam lazım.”

“Buyurun.”

“Yırtık, önlüğünün sol kolunda mıydı?”

Afalladı Serap ve şaşkınlıkla, “Nerden biliyorsunuz?” diye sordu.

Ayağa kalktım, yanına kadar gittim, “Dövmenden Serap,” dedim, parmağımla işaret ederek, “Kolundaki şu dövmeden. Otuz sekiz yıl geçmiş aradan, fakat sen paltonla saklayarak, arkadaşlarına bir türlü göstermek istemediğin yamayı, şimdi de farklı bir kılıkla, dövme ile saklamaya çalışıyorsun.

“Ama ben dövmeyi o amaçla yaptırmadım ki!”

“Tabii ki bilinçli olarak, o amaçla yaptırmadın. Dün, yani çocukluğunda, sürekli palto giymenin nedeni, yamayı arkadaşlarına göstermemekti. Sen, bunu isteyerek ve bilinçli olarak yapıyordun, değil mi?”

“Kesinlikle.”

“Yırtık ve yama seni çok etkilemiş. Bugün, bilinç ötenin istemlerine uyarak, aynı yamayı dövme ile saklıyorsun Serap. Dün, palto ne işe yarıyorsa, bugün de dövme aynı işi yapıyor.”

Eğildi, çantasını açtı ve bir poşet çıkardı. “Nedendir bilmiyorum. Bugün Balıkesir’den gelirken, Bergama’ya uğramak geçti içimden. Uğradım da. Evimizin alt katında, eski eşyalarımızı koyduğumuz bir oda vardı; yıllardır hiç uğramadığım bir oda. Ayaklarım beni direk o odaya götürdü. Gittim, arıya arıya,  şeklini kıt zat hatırladığım sandığı buldum. İçinde ve en altta, yıllardır gelip almamı bekliyordu sanki önlüğüm. Bugüne kadar hiç bilmediğim bir şeyi de öğrendim annemden. Aslında bu önlük komşumuzun kızı Ayşe’ninmiş. Ona, yeni bir önlük alındığı için bana vermişler.”

Önlüğünü çıkardı, açtı, özellikle de yamanmış olan yırtığını göstererek, “Yırtık yaşamlar…” diyebildi, yeniden hıçkırıklara boğularak.

İki gün sonra, elinde bir demet çiçekle geldi Serap. Gülümseyerek, “Çok teşekkür ederim, minnettarım size,” dedi tokalaşırken. “ Geçmişimle yüzleşmeyi öğrettiniz bana. Yüzleşerek kendimle barışmayı. Yüzleşecek ne kadar çok yaşantılarımız varmış! Şu, son iki günde, daha bir barışığım kendimle. Bugün izin aldım işyerimden ve önce Ayvalığa geldim. Yıllardır hasret kaldığım vitrinleri seyrettim saatlerce. Alışveriş yaptım. Düşünebiliyor musunuz? Kendime bir ayakkabı aldım, kendime! Lokantaya gittim, kendime bir yemek ısmarladım. Balıkesir’deki arkadaşlarım, izin alıp ayrıldığım için merak etmişler, beni aradılar. Yaptıklarımı anlatınca, ‘Serap, iyi misin? Gelelim mi?’ diye sormazlar mı? Haklılar tabi, nerden bilsinler Serap’ın bir haftada bu kadar değişeceğini…”

Serap muayenehaneden ayrılırken, sürekli açık bulunan televizyonun ZTV kanalından bir alt yazı geçiyordu: “Hindistan’da, Müslümanlar ve Hindular arasında çıkan olaylarda, iki Müslüman ve üç hindinin öldürüldüğü ileri sürülmektedir…” “Hindu,” yerine, yanlışlıkla “Hindi,” yazan görevlinin; bu yanlışlığa neden olan yırtık yaşamını düşündüm bir süre.
 
 

Yorumlar - Yorum Yaz
Bakkal Eşref Emmi


Bakkal Eşref Emmi
Hüseyin Seyfi

Bir köy bakkalının kapısından içeri adım attığınızda, yalnızca bir dükkâna değil; çocukluğun en saf anılarına, toprağın kokusuna, insan sıcaklığının hiç eksik olmadığı bir dünyaya girersiniz. Bu satırlar, işte o dünyanın kapısını aralıyor.

Eşref Emmi’nin bakkalı, yalnızca sabun, şeker, akide ve defter kokan bir dükkân değildi; köyün nabzının attığı, sohbetlerin demlendiği, çocukların hayallerini büyüttüğü bir sığınaktı. Toprak zeminin sulandığında yükselen o mis gibi koku, kekliklerin ötüşü, tombala sesleri ve gençlerin neşesi… Hepsi bir zamanın içimize sinmiş sıcaklığını yeniden uyandırıyor.

kosektas.net

Çocukluğumda hatırladığım köy bakkalıydı. Dükkânın yer döşemesi toprak, beyaz topraktan badanalı olan beyaz duvara tutturulmuş terekler ve tereklere yerleştirilmiş satılan mallar… Sabun, sigara, kibrit, iğne iplik, çay, şeker, reçel, kolonya, helva, tahin, sekiz on metrelik basma, pazen; öğrenciler için defter, kalem, silgi, tebeşir… Yere dayalı akide şekeri ve fıstık çuvalları… Bir masa üstünde kollu terazi ve altında çekmeceli bir masa… Çekmecede o günün hasılatı… Delikli iki buçuk kuruştan en çok kâğıt on liraya kadar… Alışverişler değişim şeklinde de olurdu. Para yerine başta yumurta, arpa, buğday verilir; karşılığında tütün, çay, şeker gibi şeyler alınırdı.

Gün boyu toprak zeminde biriken fındık fıstık kabukları akşamdan önce, bir de sabah el süpürgesiyle temizlenirdi. Temizlikten önce zemin sulanınca mis gibi toprak kokardı. Köy bakkal dükkânlarının kokusu başkadır; bisküvi, akide şekeri ve sabun kokuları birbirine karışır.

İkindine doğru bağ, bahçe gibi tarım işinden dönen genç ve orta yaş grupları Eşref’in dükkânında toplanırlar; duvara yaslanmış tahta sıralara oturup şeker, fındık, fıstık, bisküviye sarılmış lokum veya şeker sucuğunu atıştırırken Eşref’e takılmadan edemezlerdi. Eşref konuştukça konuşurdu. Hep hayalinde evlenmek istediği fakat evlenemediği bir kadın olurdu. Bu kadın ya Avanos’tan ya da Erzurum’dandı. Aslı astarı var mıydı, yok muydu kimse bilemezdi.

Eşref Emmi aynı zamanda avcıydı. Pencerenin önünde ve ayrı iki kafes içinde keklik bulunurdu. Kekliklerin ne zaman öteceği belli olmaz; çocuklar olarak ötüşlerini beklerken Eşref Emmi ağzıyla sesler çıkartarak ötüşlerini sağlardı.

Eşref’in bakkalında tombala çekilir, iskambil oynanır, sohbet edilir; isteyen istediğini içerdi. Delikanlılar köy içinde döner dolaşır, sonunda bakkala gelirlerdi.

Köyde kahvehaneler sonra açıldı. Onlardan biri de yine Eşref’in kahvesiydi. Duvardaki çerçeveli resmi unutmam. Aynı çerçevede bakış yerlerine göre değişen üç resim size bakardı: Karşıdan bakınca Atatürk, bir yandan bakınca Cemal Gürsel, öbür yandan da İnönü görünürdü. Kahvenin yer zemini bakkalınki gibi toprak değil, ahşaptı. O zamana göre tam bir köy kahvesiydi.

Galiba on, on iki yaşımdaydım. Fincanı elli kuruşa hayatımdaki ilk kahveyi —iyi arkadaş olduğum Secaattin’le birlikte— orada içtim. Kahve şekerliydi. Hoşumuza gitti; bir daha isteyince Eşref Emmi, “Kahve bir kez içilir,” diyerek bizi uyarmıştı. Biz ısrar edince kıramadı, birer fincan daha doldurdu.

Eşref Emmi, çocukla çocuk, büyükle büyüktü. Yaşı seksen yediymiş. Allah rahmet eylesin.

Hüseyin SEYFİ