Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam581
Toplam Ziyaret837753
Mustafa Onbaşı


Çanakkale'de Mustafa Onbaşı

Hüseyin Seyfi

Fotograftaki sahne, Çanakkale Savaşı’nın ağır ve insanî yönünü yansıtan etkileyici bir anı canlandırır. Çarpışmada düşen arkadaşının başında diz çökmüş bir asker, elindeki miğferi sıkıca kavrayarak sessiz bir yas tutar. Yüzündeki ifade, hem savaşın yıkıcılığını hem de silah arkadaşlığına duyulan derin bağlılığı taşır. Karanlık arka plan, anın ağırlığını ve kaybın sarsıcı gerçekliğini daha da belirginleştirir.

kosektas.net

Bizim topçulardı
yukarı cepheden
ateş eden,

çok gecikmedi
onlar da
karşılık verdi,

akşam olunca
ortalık kararınca
toz duman arasında

bilmem bizimkiler
bilmem onlarınkiler
anlayamadık
karanlığın içinden

dedi,
arkadaşlar,

sen yaralanmişen
kan sızıyor yeninden

gördüm ki
bir kolum
tam dirseğimden
...

eh
dedim,
ben
de
yaralanmişem

baktım,
yere düşen
elim,
toprak sıkıyor,
belki de
öfkesinden

Hüseyin Seyfi

DALINDA SEV GÜLÜ

adlı bu güzel şiiri ile, 2009 Yılı Hacı Bektaş Veli Kültür ve Sanat Etkinlikleri Serbest Vezin Şiir Yarışması'nda elde etmiş olduğu başarıdan dolayı

Dr. Salim Çelebi'yi

kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz!

kosektas.net


Anadolu, Anadolu’m;

çöreklenmiş bağrına medeniyetler

varsan varım

yoksan yok olurum...

Kıştı mevsim,

aylardan

kazma kürek yaktıran

soğuk bir mart,

ısıtmıştın içimizi Anadolu’da

“merhaba” diyerek dünyaya evlat;

göçmemiştik daha kente,

hem evde hem tarlada çalışırdı anan köyde

bense herkes gibi ırgat;

işçi yani, çiftçi bile değil, gündelikçi;

gerçi

mutlu yaşıyorduk

fakat umutlu değildik geleceğimizden:

Doyurmaz olmuştu karnımızı pullukla yapılan tarım;

bir yanımız yaralıydı

bir yanımız yarım;

göçtük, gelen biziz

fakat getiremedik

Anadolu’da kaldı geçmişimiz!

Adını biz koyduk atalarımızdan yadigâr,

dinin de bizden kökenin de

kendin yaratacaksın kendini

özünde özümüz var.

Ben köyde büyüdüm

sen kentte büyüyeceksin,

belki is karası

belki de bukle bukle sarı saçların olacak

kâkülü alnına dökülen;

karşılık görmeyen aşkların olacak

anımsadıkça tüyler ürperten;

yorulacaksın yoksulluktan

göz yaşların olacak

sırılsıklam ıslanacak bedenindeki ten;

yılmayacaksın yaşamdan

korkmayacaksın sana yaklaşandan;

gerçekleşemiyor yaşamda her istenen,

farklılaşıyor koşullar

değişiyor her arzuya yol açan neden;

istediğin kadar didin istediğin kadar uğraş

pişmiyor tenceredeki aş beklemeden !

Sabretmelisin evlat, sabretmelisin;

zarara zararla

zulme zulümle

karşılık vermemelisin;

doğarken devraldığın görev bu

insanlığa yakışan töre bu.

Hoşgörün ve mazlum yanın

benzetilecek bazen bir mumyanın sessizliğine

suçlanacaksın;

göz yaşların dindirecek susuzluğunu

damla damla yutacaksın;

sırlar saracak bedenini

çılgınca alkışlanacaksın;

fakat,

kulağına küpe olsun evlat, gerçek tektir;

denenmişse geçmişte

balyozun gücü asırlarca örste,

hiç şüphen olmasın

gelecek gerçektedir: Akılda,

kıldan ince kılıçtan keskindir her sözcük;

gün gelir yük olur

ödetir bedelini;

eleştir, eleştiril

fakat uygarca kullan balla kapladığın dilini.

Yüksünme,

evire çevire

tüm içtenliğinle şöyle bir bak tarihe:

Darağacında

destanlaşan Pir Sultan...

Servetin ve yasın değil,

“kitapların kalsın çocuklarına mirasın”

diyen Cafer-i Sadık;

Hak yolunda gık demeyen Hallac-ı Mansur

-Hallacı Mansur ki, işkenceciler için bile af diler ve

bitmedi daha, dur;

“Ben, konuşan Kuran’ım.” diyen İmanım Ali

ve “incinsen de incitme!” deyişiyle Hacıbektaş-i Veli

ve daha daha niceleri

rehberin olsun,

dalında sev gülü.






0 Yorum - Yorum Yaz
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00