• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam109
Toplam Ziyaret893831
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


 



 Adnan Yalım, tuval üzerinde gezdirdiği dengeli ve kararlı fırça darbeleriyle, tarih boyunca kadın bedenine yüklenen anlamları yeniden yorumlamıştır. Sanatçı, her dönem insanlık dışı koşullarda metalaştırılan kadınların temsilini, çağdaş bir duyarlık ve güçlü bir estetik bakışla yeniden yaratır.
kosektas.net

 


Aşağıdaki bağlantılar aracılığıyla, Yalım’ın bu bağlamda dikkat çeken eserlerini inceleyebilirsiniz.
The Art of Adnan Yalım


Adnan Yalım’ın sanat anlayışının merkezinde, sanatçının “Ten‑Metal” adını verdiği özgün kavram yer alır. Yalım, eserlerinde çağdaş pop‑art estetiğini; kadın ve erkeğin toplumdaki konumlarına dair güçlü, katmanlı bir kavramsal sorgulamayla birleştirir.

Bu bağlamda sanatçı, kadın figürünü canlı, erotik ve baskın bir ifadeyle resmeder. Kadının karşısına ise doğrudan bir erkek figürü koymak yerine; eskimiş, parçalanmış, paslanmaya yüz tutmuş objeleri—tekneleri, taşıtları, makineleri ve motosikletleri—yerleştirir. Bu karşıtlık, kadının yumuşaklığı ve doğurganlığı ile erkeğin sertliği, soğukluğu ve geçiciliği arasında kurulan sembolik bir gerilim yaratır.

Adnan Yalım, kimi eserlerinde ise doğduğu topraklarla kurduğu özel bağı samimi bir dille görünür kılar. Köşektaş’ın taş evleri ve çevresindeki doğa, sanatçının fırçasında sıkça yeniden hayat bulur. Bu manzaralar, onun için bir teşekkür ve vefa ifadesidir; çocukluk ve gençlik anılarına açılan bir pencere niteliği taşır. Sanatçı, bu resimlerle izleyiciyi hem kendi kişisel hafızasına hem de o coğrafyanın ılıman estetiğine davet eder.

            

Bu resimlerdeki her fırça darbesi, sanatçının bu coğrafyaya duyduğu sevginin izini taşır. Evlerin çatılarına verdiği sıcak tonlar, bulutların yumuşak kıvrımları, tepelerin sakin iniş çıkışları... Hepsi, “Ben burayı tanıyorum, seviyorum, anlıyorum” diyen bir elin izidir.

Adnan Yalım, resimleri süslemeye çalışmamış; onları olduğu gibi, kendi sadelikleri içinde güzel bulmuş. Bu da ancak sevgiyle olur. Sevgi, abartmaz; olduğu hâliyle görür ve olduğu hâliyle değer verir. Bu resimlerde de tam olarak bu var: doğaya, köye, insana duyulan sessiz ama derin bir bağlılık.
kosektas.net


Adnan Yalım’ın “Beydağları” serisi, sanatçının doğa ile kurduğu kişisel ve duyusal ilişkinin resimsel bir yansımasıdır. Sanatçı, bu seride doğayı durağan bir görüntü olarak değil, sürekli dönüşen bir varlık olarak yorumlar. Işık, renk ve mevsim geçişleri, resimlerde yalnızca atmosfer yaratmakla kalmaz; aynı zamanda doğanın döngüselliğini, sürekliliğini ve insan deneyimiyle kurduğu ortak ritmi görünür kılar.

          

Sanatçının Eserlerinde Öne Çıkan Özellikler

➡️ Evrensel pop‑art biçimselliğini benimser; ancak bunu kişisel, ironik ve özgün bir renk anlayışıyla yeniden yorumlar.

➡️ Resimlerinde bir “itme‑çekme” dinamiği kurar: Erotik kadın figürleri izleyiciyi kendine çekerken, geometrik ve grafik öğeler bilinçli bir mesafe yaratır.

➡️ Kadını salt bir erotizm nesnesi olmaktan çıkararak, toplumsal cinsiyet rolleri, dişil güç ve varlık‑zaman ilişkisi bağlamında derinlemesine sorgular.

Diğer Tema ve Resim Örnekleri

➡️ “Ten‑Metal” Serisi: Sanatçının Ten‑Metal temalı eserleri “Saatchi Art” platformunda sergilenir; “Sanat Gezgini” platformunda ise aynı temaya ait farklı boyutlarda birçok çalışması yer alır.

          

➡️ “Zaman – İmaj” Sergisi (2011): Ankara Galeri Soyut’ta açılan bu kişisel sergi, sanatçının pop biçimselliği ve erotik anlam katmanlarını sorguladığı dönemsel bir toplamı temsil eder.

       

➡️ “K‑Pop Güncesi I”: Sanatçının güncel popüler kültür öğelerini de üretim sürecine dahil ettiğini gösteren bir çalışma.

                   

➡️ “Çığlık” (2022): Sanatçının izleyicide yaratmak istediği duygusal etkiyi tüm ayrıntılarıyla taşıyan güncel bir başyapıt niteliğindedir.


Birincil Kaynaklar: Sergi Tanıtım Bültenleri

İkincil Kaynaklar: 
Sanat Eleştirmen Metinleri

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


 

 

Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!




0 Yorum - Yorum Yaz
Temmuz Yangını

Madımak
Temmuz Yangını
Şair Dr. Salim Çelebi

Bu şiir, Madımak Katliamı’nı yalnızca “anımsayan” bir metin değildir; rüya–kâbus–vizyon üçgeninde ilerleyen, tarihsel acıyı kolektif bir diriliş ve yüzleşme ritüeline dönüştüren bir ağıttır.
Şair, Sivas’ta yakılan canları birer sembol, birer rehber, birer tanık olarak çağırır; bireysel rüyasını toplumsal hafızanın ortak rüyasına dönüştürür.

kosektas.net

Uyku tutmadı dün,
tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün:
Uyanık da değildim uykulu da!
Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda,
sol yanımda kördüğüm.
Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da:
Tebessüm vardı yüzlerinde,
boyunlarında yağlı bir sicim.
İki Temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”
Bütün yaprakları iki Temmuzdu,
kaçırıyorum sandım aklımı;
üstündeki resimler: anamız, bacımız, oğlumuzdu.

Bir kez daha
kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!
Bir kez daha
yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!
Bir kez daha
yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

İlk kez, düşümde düş gördüm!
İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm!
İlk kez, tüm bedende gülüş gördüm!

Omzunda yüzülmüş derisi,
elinde meşale,
çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.
Çağırdı ve tek tek gösterdi
Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i.

“Gülden terazi tutarlar,
gülü gül ile tartanlar.
Gül alırlar gül satarlar,
çarşı pazarı güldür gül.” dedi.

Büyümemiş,
hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya;
orada da annelik yapıyor
12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koray’a.
Tek bir saz çalıyorlar,
sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek!
Rengi altın sarısı,
mis kokan taptaze iki çiçek:

“Annemizi özledik: kucağını!
Haber veremedik yanarken,
biliyorduk bırakmayacağını!”

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi:
İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni
bembeyaz ve kare kareydi!”

“Elimizdeki ekmek de yandı!
Açtık yanarken,
susuzluğumuz dağlandı!”

“Büyüklerimize hep inandık.
Biz de büyüyecektik,
çocukluğumuz muydu suçumuz,
nerede kaldı insanlık?”

Yutkundum,
konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:
“Güneş altında eriyen,
görüp ileri yürüyen;
çalışıp işe yarayan
insanlara canım kurban.”

Sazı eşliğinde sordu Âşık Mahzuni
“Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.
Nutkum tutuldu!
“Bağdat’ta savaş,
Anadolu’mda sıkma baş
çığlığı var.” diyemedim.
“Kara duman çökmüş yurda,
onun için düştük derde.
Dosta giden yolun nerede,
izin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

Tam ortalarındaydı Âşık Veysel:

Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ,
tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana,
kara toprak aklayamaz sizleri.

Pişirirdi anam yeşil madımak,
kör olsun, tadını unutmaz damak.
Neydi günahı da söndü kırk ocak,
yeşil yaprak saklayamaz sizleri.

Kabahati neydi ilim Sivas’ın,
aklını kullan ki insan olasın.
Taşıyor beyninden kirin ve pasın,
Kızılırmak paklayamaz sizleri.

Kulağıma fısıldadı
içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık:
Tarumar olduk,
sine sine saklandık!
Ali, Haydar, Ayşe;
sobe
diyemedik hiçbirimiz,
çok kurnazmış ebe:
Yandık!”

Soyadına benzeyen sesiyle,
“Ağaç demiş ki baltaya:
Sen beni kesemezdin ama
ne yapayım ki sapın benden.
Bak şu ağacın bilincine sen:
Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

Gür bir ses duyuldu korodan!
Söyleyeni çok,
sesleri tek, sözleri tok:
Dildik biz;
sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen!
Gül’dük biz,
bülbüle âşık, kendi dikeniyle büyüyen!
Gönüldük biz,
hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz,
sağ olsun yakanlar;
seyredenler şen!

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana,
kem bildirdin beni han’a.
Can için yalvarmam sana,
Şehinşah bana darılır.

Ben Musa’yım, sen Firavun,
ikrarsız şeytanı lâin.
Üçüncü ölmem bu hayın,
Pir Sultan ölür dirilir.”

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman,
biz de yükseldik
ve seyrettik 33 metre yukarıdan;
yüreği kan,
teni kan kokan
kan emicileri.

Rüyalarımız vardı:
Kül olduk düşlerimize,
ödül olduk gençlerimize,
savrulduk bilinçlerinize!

Sırtımızda kambur 2 Temmuz 1993!
Ey evlat,
insanlık için söz ver ve ant iç:
“Geliyorum” demez
ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat.
Görebildiğin herkese tek tek anlat:
İçin sızlar;
kara çarşafa zorla sokulduğu zaman
anan, bacın ve kızlar.
Ne güneş kurtarabilir seni
ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.
Ben uyandım!
Ya sizler?

“Yanında dağılmış kâğıtlar
ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla
ağzını tıkamışlar,
cesedini sırtüstü
boyunca uzatmışlar.

Bir deniz kabuğunda
dalgaları duyanlar;
boş bir mermi kovanı
sizce nasıl uğuldar?”
Metin Altıok’tu bu soruyu soran.
Durur mu,
hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:
“Kana boyandı kirmenimde yün,
kuşmarlara, tuzaklara düştüm,
menevişlendi durgun sularım.
Sedef
bir bıçak aldım dostlar,
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:
“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece:
Ne yapsam
pirinç şamdan taşısam!

Geçirdi hevengini yağlı urgan,
boynumuzda bir kiraz dalı:
Ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara
bal rengi kömür gibi acıdan;
açlık, gözyaşı, kan!

Bindallı fistanı gül,
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman!

Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam:
Ne yapsam, ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.
Birlikte, yeniden seyrettik
kılların bile kıpırdamadığı
külleşen “Madımağı.”

Şair Dr. Salim Çelebi