Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam71
Toplam Ziyaret823752
Köşektaş Manileri

Boşa Geldik
Vahdettin ŞEN

Şiir ve manilerinde güçlü bir duygu, anlam ve içerik yoğunluğu bulunur. Yazdıkları yalnızca bireysel bir ifade biçimi değildir; Köşektaşlıların ortak hafızasını, sevinçlerini, hüzünlerini ve yaşam karşısındaki duruşlarını yansıtan kıymetli kültürel taşıyıcılardır. Onun dizelerinde Köşektaş’ın insanı, doğası, gündelik yaşamı ve köyün kendine özgü ruhu arı, berrak, anlaşılır ve aynı zamanda özgün bir dille yeniden hayat bulur. Sözleri hem yalın hem de derinlikli bir tını taşır.

Emekli bir öğretmen olarak yaşamı boyunca insanı merkeze alan bir anlayışla çalışmış; köylülerinin gönlünde silinmez izler bırakmıştır. 6 Aralık 2009 Pazar günü, tedavi gördüğü Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayata veda etmiştir. Ardında bıraktığı şiirler, maniler ve anılar, onu tanıyan herkes için yalnızca birer hatıra değil, aynı zamanda değerli birer kültürel mirastır.

Onu özlemle anıyoruz. Çünkü o, yazdıklarıyla yalnızca kendi sesini değil, bir köyün ortak sesini duyurmuş; şiir ve manileriyle Köşektaş’ın hafızasında kalıcı bir yer edinmiştir. Vahdettin Şen fiziksel olarak aramızdan ayrılsa da, dizeleriyle, diliyle ve bıraktığı izlerle her zaman aramızda yaşamaya devam edecektir.


kosektas.net

Yararımız olsun yurda
Çalışmaya işe geldik
Mevsimler karışmış burada
Yaz beklerken kışa geldik.

Heycandan çarpıyor yürek
Verdiler bir kazma kürek
Çantalarda peynir ekmek
Köyden koşa koşa geldik.

Söylenen her söze kandık
Burada hayat güzel sandık
Çok çalıştık az kazandık
Alta düştük tuşa geldik.

Kimi dağıttı yuvayı
Kimi yitirdi davayı
Kimisi aldı havayı
Biz buraya boşa geldik.

Bilmem niçin nasıl niye
Çocuklar gelmez haneye
İşten çıkıp meyhaneye
İçtik içtik coşa geldik.

Ne gündüzü ne gecesi
Okunmaz yazmaz hecesi
Her yerde duman bacası
Çok çalışıp hoşa geldik.

Her millet kendi içinde
İşte böyle bir biçimde
Yabancıların içinde
Sıralandık beşe geldik

Umudumuz yarım kaldı
Emeğimi kimler çaldı
Gurbet bizi bizden aldı
Geri döndük başa geldik.

Hayalda mı düşte miyim
Baharda mı kışta mıyım
Amele mi usta mıyım
Hayallerden düşe geldik.

Sanma devran böyle döner
Biri iner biri biner
Beyler yedi birer birer
ŞEN OZAN’ ım dişe geldik.

Vahdettin ŞEN

Anasayfa

www.kosektas.net



Bir Karede Köy Belleği l 1960'lı Yıllar

1960’lı yılların sonlarına ait olduğu tahmin edilen bu siyah‑beyaz kare, Köşektaş köyünün sıcak, samimi ve neşeli atmosferini yansıtan bir zaman kapsülü gibi. Fotograf[1], yalnızca bir anı dondurmakla kalmıyor; aynı zamanda o yılların gündelik yaşam pratiklerini, insan ilişkilerini ve köyün kendine özgü ritmini de görünür kılıyor.

Kareye ilk bakıldığında, fotografın merkezinde eşeğin üzerinde oturan yaşlı bir kadın dikkat çekiyor: Köşektaş’ın nüktedanı, hazırcevaplığıyla bilinen Şavga Özüberk. Onun varlığı, fotografın tüm kompozisyonuna doğal bir odak noktası kazandırıyor. Başında geleneksel bir yazma, yüzünde ise yılların bilgeliğiyle harmanlanmış bir tebessüm var. Bu tebessüm, hem yaşanmışlıkların ağırlığını hem de köy yaşamının kendine özgü neşesini aynı anda taşıyor.

Eşeğin üzerinde bir köpeğin de bulunması, insan‑hayvan ilişkilerinin köy yaşamındaki bütünleşik doğasını; köylerde hayvanların yalnızca işlevsel varlıklar olmadıklarını; gündelik hayatın, duygusal bağların ve ortak yaşamın bir parçası olduklarını yansıtıyor. Bu küçük ayrıntı, fotografın samimiyetini daha da artırıyor.

Şavga Özüberk’in hemen arkasında, güneş gözlüğü takmış bir bayan ayakta duruyor: Günsel Sümer[2]. Köşektaş Köyü İlkokuluna 1968 yılında atanmış ve 1971 yılında nakil gereği ayrılmış[3]. Onun duruşu, fotografa hem çağdaş hem de dönemin öğretmen figürüne özgü bir zarafet katıyor. Günsel Sümer, Köşektaşlı olmasa da, köyde öğretmenlik yaptığı yıllar boyunca köyün sosyal dokusuna karışmış, öğrencileriyle ve aileleriyle kurduğu ilişkilerle köyün hafızasında yer edinmiş. Onun varlığı, köy yaşamının ne kadar kapsayıcı olduğunu gösterdiği gibi, o yıllarda öğretmenlere duyulan saygı ve verilen değeri de hatırlatıyor.

Çevredeki taş basamaklarda ve açık alanda toplanmış çocuklar, gündelik yaşamın içinden kopup gelen bu sahneyi izliyor; kim bilir, belki de Şavga Özüberk’in o kendine özgü hazırcevaplığından doğan bir esprisine gülüyorlar. Tüm bunlar, köydeki kuşaklar arası ilişkilerin doğallığını ve sıcaklığını yansıtıyor.

Bu fotograf, sadece bir anı değil, Köşektaş’ın bir döneminin ruhunu taşıyor. Fotografın her köşesinde, köyün gündelik hayatına dair küçük ama anlamlı ayrıntılar saklı: taş basamakların dokusu, çocukların duruşu, eşeğin sakinliği, Şavga Özüberk’in kendinden emin varlığı ve öğretmen Günsel Sümer’in çağdaşlığı temsil eden silueti. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, fotograf yalnızca bir görüntü değil; bir dönemin toplumsal hafızasına açılan bir pencere hâline geliyor.

kosektas-net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Dipnotlar ve kaynaklar:

[1] Fotograf: Neslihan Avcı.

[2] Günsel Sümer: Hacıbektaşlı öğretmen.

[3] Öğretmen atanma ve nakil bilgisi: Sinan Uçar.


KÖŞEKTAŞ'TA EMEĞE SAHİP ÇIKMA GELENEĞİ


Şavga Özüberk’in hazırcevaplığı, nüktedanlığı ve köy içindeki sözlü atışmaları, Köşektaş’ın kültürel dokusunu anlamak için geniş bir pencere açar.
kosektas.net

KOSEKTAS.NET

Köşektaş’ta Emeğe Sahip Çıkma Geleneği l 13 Ocak 2026

Köşektaş’ın sözlü kültüründe önemli bir yeri olan Şavga Özüberk, hem çalışkanlığı hem de hazırcevaplığıyla öne çıkan bir kadın olarak anlatılagelmiştir. Köy yaşamının gündelik ritmi içinde, onun adı çoğu zaman yerinde kullandığı sözleriyle birlikte anılır. Fiziksel olarak ufak tefek ve topak yüzlü olduğu belirtilse de, toplumsal etkisi görünümünün ötesindedir. Onu tanımlayan temel özellikler arasında keskin bir dil ve hakkına sahip çıkma bilinci yer alır. Bu nitelikler, Köşektaş’ın sözlü belleğinde özellikle Necaşi Güneş’in aktarımlarında tutarlı biçimde belirir[1].

Şavga Özüberk ile Ameli arasında geçen ve Köşektaş’ın mizah anlayışını yansıtan atışma, köy belleğinde en sık aktarılan anlatılardan biridir. Bu atışma, yalnızca iki kişi arasında geçen bir söz düellosu değil; aynı zamanda köyün sosyal ilişkilerinin ve mizah yoluyla kurulan toplumsal denge örüntülerinin bir yansımasıdır. Bu tür sözlü sataşmalar, topluluk içinde hem estetik hem de toplumsal işlevi olan, söylenirken eyleme dönüşen sözlerdir. Anlatıya göre Şavga Özüberk, vaktiyle Ameli’ye bahçe bozumu zamanı ödemesi koşuluyla bir kahve fincanı hıyar tohumu satar; ancak hasat zamanı geldiğinde Ameli borcunu ödemez. Bu durum üzerine Şavga Özüberk, Şemsi Avcı Sevilen’in ilettiği aşağıdaki dörtlüğü dile getirir[2]:

Galdır gelin garayı
Derin açtın yarayı
Bahçeler bozuldu gitti
Niye vermen parayı

Bu dörtlükte hem sitem hem de mizah iç içedir. Atışmanın ritmi, Köşektaş’ın sözlü kültüründe sıkça rastlanan bir söyleyiş biçimini yansıtır. Ameli’nin karşılığı da yine aynı kaynaktan sağlanmıştır:

Yaptırıyon duvarı
Attırıyon livarı
Çekirdan çüromuş
Yiyemedik hıyarı

Bu karşılık, Köşektaş atışmalarının karşılıklı ritmine uygun bir örnek oluşturur. Ameli’nin sözleri, hem kendini savunma hem de durumu yumuşatma çabası taşır. Bu karşılıklı atışma, yalnızca bir alışveriş meselesine indirgenebilecek bir söylem değildir; Köşektaş’ın sözlü kültüründe mizah, eleştiri ve toplumsal dengeyi yapılandıran bir dilsel gelenektir.

Şavga Özüberk’in çalışma ve para kazanma azmi de edinilen kaynaklarda dikkat çeker. Köy yaşamında kadınların değer yaratma faaliyetleri çoğu zaman perdelenmeye çalışılsa da, onun hikâyesi bu perdeyi aralayan ve kadın emeğinin görünürlüğünü sağlayan örneklerden biridir. Ekin yolmaya, ırgatlığa gittiği; kazandığı parayı biriktirerek sandık almayı amaçladığı aktarılır. Bu süreçte kimi komşularının, biriktirdiği parayı eşine verip vermeyeceğini sorduğu; bu soruya aşağıdaki dörtlükle yanıt verdiği anlatılır[3]:

Kazandım parayı koynumda hazır
Sandığı aklıma düşüren Hızır
Hiddet’e parayı verir miyim ben
Alnımdan ter aktı, sırtımdan bezir

Bu dörtlük, Şavga Özüberk’in ekonomik özerklik vurgusunu açıkça ortaya koyar. “Alnımdan ter aktı, sırtımdan bezir” ifadesi, kırsal emek kültüründe alın terinin meşruiyet kaynağı olduğunu hatırlatır. Aynı zamanda, kadın emeğinin görünmezliğine karşı sözlü kültürün sunduğu bir ifade alanı oluşturur. Bu tür örnekler, kırsalda yaşayan kadınların topluma olan ekonomik katkılarının toplumsal hafızada nasıl yer ettiğini anlamak açısından önemlidir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, Şavga Özüberk’in hikâyesi bireysel bir yaşam öyküsünden çok, Köşektaş’ın o yıllardaki kültürel dokusunu anlamak için önemli bir malzeme sunuyor. Onun sözleri, davranışları ve toplumsal ilişkilerdeki konumu, yerel belleğin sürekliliğini sağlayan temel unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür bireysel anlatılar toplumsal hafızanın yapı taşlarıdır.

Dipnotlar ve Kaynaklar:

[1]. Necaşi Güneş, sözlü anlatı.

[2]. Şemsi Avcı Sevilen, yazılı ileti aktarımı.

[3]. Neslihan Avcı, yazılı ileti aktarımı.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 13 Ocak 2026
Mehmet Dündar’ın yaşamı, yalnızca bir öğretmenin meslek hikâyesi değil; aynı zamanda Anadolu’nun kıraç topraklarından doğup dünyaya açılan bir bilgelik arayışının da öyküsüdür. Köşektaş’ın taşlı yollarından Fransa’nın kültür merkezlerine uzanan bu yolculuk, onun içindeki öğrenme tutkusunun ve insanı anlamaya yönelik derin merakının bir yansımasıydı. Öğrencilerine aktardığı her bilgi, çevirdiği her cümle, aslında kendi hayatından süzülen bir ışığın başkalarına ulaşma çabasıydı.
01.01.2026
Köyümüzde verilen eğitim ve öğretime önemli katkılar sağlamış, özverili çalışmaları ile takdir toplamış olan öğretmen 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 𝗨𝗰̧𝗮𝗿'ı, saygı ve minnetle anıyoruz! 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 𝗨𝗰̧𝗮𝗿, Köşektaş Köyü'nün eğitim ve öğretim tarihinde iz bırakmış önemli bir öğretmen ve idareciydi. İşte hakkında derlediğimiz kapsamlı bilgiler: Mesleki kariyerine 𝟬𝟵.𝟬𝟵.𝟭𝟵𝟳𝟰'de Köşektaş Köyü İlkokulu'na müdür olarak atanarak başlamıştır. 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 𝗨𝗰̧𝗮𝗿, 𝟮𝟭 yıl boyunca aynı okulda müdür olarak görev yapmış ve 𝟭𝟱.𝟬𝟳.𝟭𝟵𝟵𝟱 tarihinde emekliye ayrılmıştır. Ancak, emekliliğinden kısa bir süre sonra, 𝟬𝟭.𝟬𝟱.𝟭𝟵𝟵𝟴'de Milli Eğitim Bakanlığı'nın çağrısı üzerine, sınıf öğretmeni olarak yeniden göreve başlamıştır. Beş yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra, 𝟮𝟬𝟬𝟯 yılında tekrar emekliye ayrılmıştır ve 𝟮𝟬𝟮𝟱 yılının Aralık ayında vefat etmiştir. 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 𝗨𝗰̧𝗮𝗿'ın okula ve okulda verilen eğitim ve öğretime olan katkıları oldukça dikkate değerdir.
29.12.2025
Doğanın görkemliliğini yakalamış, anayurdunu karış karış dolaşmış, anadilinin doğurganlığının farkına varabilmiş, az şair vardır, işte onlardan biri Nedim Uçar’dır. Şair Nedim Uçar'ın şiirleri, nadir görülen bir berraklıkta parlar; sade ve yalın, kısa ve açık dizeler, duygusal derinlik ve içgörü içerir. Şair Nedim Uçar’ın şiirleri okuyanları, karlı dağlara, sığ ormanlara, sarp yollara, alçak ovalara, coşkun ırmaklara, buz mavisi sabahlara, gül kurusu akşamlara, menekşe moru gecelere, göz kırpan yıldızlara, dik ve derin kanyonlara, sığ vadilere, engin denizlere, hırçın şelalelere, yüksek tepelere, davet eder.
20.12.2025
Beni de Köşektaşımızın çoğu insanı gibi Yahya Öğretmen okuttu: Yahya Doğan. Okulumuzda iki öğretmen vardı 1960’lı yılların başında: Yahya Doğan ve amcamın oğlu Fethi Çelebi. Birinci ve ikinci sınıfı Yahya öğretmende; üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfı da Fethi öğretmende okumuştuk. Derslik sayısı azdı, birinci ve ikinci sınıflar bir derslikte; diğer üç sınıf da başka bir derslikte ders yaparlardı. Aynı derslikte eğitim gören üç ayrı sınıfa, yetişmek zorundaydı öğretmen!
19.12.2025
Ömer Emmi hoş, sevimli bir komşumuzdu. Otuzlu yaşlardaydı. Siyah kadife şalvarlı, orta boylu, etine dolgun, koyu esmer olmamasına rağmen, siyahı tipli bir yapısı vardı. Evlerimizin yakın olması nedeniyle hemen hemen her gün bize gelirdi. Özellikle sabahları tandır yanarken birlikte tandır başında otururduk. Ömer Emmi hoş sohbet birisiydi ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Çocuklarla oynamayı çok seven bir karaktere sahipti. O zamanlar küçük kardeşim Hacıba iki üç yaşlarında çok sevimli, tatlı dilli bir çocuktu. Ömer Emmi bize geldiğinde özellikle onunla oynamayı çok sever, Hacıba’nın kendine sopa (kösseği) ile vurmalarına, canı acısa bile, katlanırdı. Bazen çocuğa karşı yalandan ağlama numarası yapardı. Onu böyle ağlarken gören Hacıba da ağlamaya başlardı. Bu oyunu, çocuğu fazla üzmemek için çok uzatmaz elleriyle kapattığı yüzünü birden açar gülerdi. Bu arada tekrar sopayı yer, oyun böyle sürer giderdi. Hep oyun süresince Ömer Emmi her türlü nazımıza oynardı. Biz ona, o bize büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanm
21.04.2025
Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.
23.03.2025
Her yerde bir kartalkayası vardır. Bizimki hepsinden sıcak ve yumuşaktır. Güneşin Kartalkayadan doğduğu zamandı. Sabahları sırtlarında bütün kitapları. Küçücük dev sanılan adımları… Okula ilk gelmenin ilklik heyecanı, coşkusu… Güneşle ısınan ve ısıtan duygu… Ana yüzüne ilk gülüşteki ananın mutluluğu. Derste nasıl bulduklarını hâlâ anlayamadığı hep birlikte öğrenme arzusu… Nerden ve nasıl oluştu. Ya da nasıl oluşturuldu. Sabahın güneşi yalarken karşı bağın zerdalilerini, ısınır derslerimizdeki kabarmış bilgi açlığı… Yeniden açmış doğa. Tüm cömertliği ile yeniden oluşur börtü böcek ve çiçekler. Toprağa karışmış, gerinir kirpi ve tosbağalar. Kıdemli toplama kampı gözcüleri yercüğürceler. Oradan buraya kayarken kuyruğunu kaybeden diyetçi kelenkesteler.
23.03.2025
Uzun geçen kış mevsiminin sonunda, hasretle beklenen bahar, köyde yüzünü gösterdi. Güneş çıktı. Üşüyen toprak biraz ısındı. Toprağın üstünde üç aydan beri bekleyen kar erimeye başladı. Kar eridikçe toprağın üstü açıldı, toprağın ıslaklığı geçti ve eriyen karın altından önce kardelenler, sonra sarı çiğdemler toprak üstüne çıktı.
14.03.2025
Köşektaş, Kapadokya dairesi içinde, Avanos’a 35, Hacıbektaş’a 20 km. uzaklıkta şirin bir köy. Henüz beş altı yaşındayım. Evimizin arkasında, bir karış tozu olan yolda, yaşıt birkaç çocuk birlikte oynuyoruz. Önce derinden, sonra gittikçe yaklaşan metalik bir gürültüye dikkat kesiliyoruz. Gürültü şiddetini artırınca korkmaya başlıyoruz. Bu sırada, benden iki yaş büyük ablam, nereden aklına geldi bilmiyorum, “Teççel meççel”, “Kaçın, teççel meççel gelmiş.” diye bağırınca, her birimiz, bir tarafa dağılıyoruz. Ben, doğru samanlığa kaçıyorum. Kalbim, küt küt vuruyor. O sırada ablam yetişiyor. Bu kez de, “Kardeşim, dünya batıyor. Önce çocukları götürecekmiş teççel meççel, sonra da büyükleri.”
04.03.2025
Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir
de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı
da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım
tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net


Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan, iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. “Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!” diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o dönem yeniden kendini göstermeye başlayan tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde “Kadiri Tarikatı” öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hoca’ya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma Karakolu’nda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından gerek yaşlılığından dolayı gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazını neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara, “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında camide orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928–1936 yılları, etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen kıtlık yılları olarak bilinir. Üç–beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar yayılacak ot bulunamadığından birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki, eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit de İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda, sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken, ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi hastalanmış; öksürmekten ciğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik… Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde, çekilmez hale gelen hastalığıyla yalnız başına kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri “öldü ölecek” diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı hiç iş göremez bir şekilde beş–altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansızın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavit’le karısı Gafer, her nedense tarlada ekin biçerken kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma ve bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış: “Kaç, kaç, taş geliyor!”

Hile‑i Şer’iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağarıyor. İmsak vaktinin sonu, ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler acelece kalkıp pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek erlik yemeğini tezce yemişler.

Pencereden sızan aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?

Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.


Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası