• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam36
Toplam Ziyaret852299
Nofretete


Berlin’in Mona Lisa’sı…
Sanki daha da güzel, sanki daha mükemmel.

Kireç ve alçı karışımı bir harçla M.Ö. 14. yüzyılda (yaklaşık 3350 yıl önce) yapılmış bu büstü ölümsüz kılan, Nil’in kraliçesi, heybetli firavun Akhenaton’un eşi Nefertiti’nin güzelliğinden çok, onu yaratan heykeltıraş Thutmosis’in maharetidir kuşkusuz.

Büstle ilgili aşağıda aktardığımız bilgi, 2012 yılında büstün bulunuşunun 100. yılı dolayısıyla “Im Licht von Amarna” adı altında Berlin’de gerçekleştirilen bir serginin kitapçığından alınmış olup Almanca aslından Türkçeye çevrilmiştir.

Alman arkeolog Ludwig Borchardt, büstü çöl kumları arasından bulup çıkardığında anı defterine kısaca şunları yazmış:
“Renkler – henüz yeni sürülmüş gibi – taptaze. Olağanüstü bir çalışma. Kelimeler yetmez, görmek gerekir!”

Büstün Mısır’a iadesi için bugüne dek yapılan girişimler sonuç vermemiş ve eser Berlin’de kalmış. Ancak bu, büst için verilen mücadelenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Berlin Müzeler Müdürlüğü ve Alman Dışişleri Bakanlığı, 1912 yılında yapılan kazıların ruhsatlı olduğunu ve büstün Almanya’ya tamamen yasal yollarla getirildiğini savunurken; Mısırlı arkeologlar ise büstün gerçek yerinin Tell el-Amarna Bölgesi olduğunu ve bu nedenle iade edilmesi gerektiğini belirterek mücadelelerini sürdürüyorlar.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Kitap l Drakula l Bram Stoker

Drakula
Bram Stoker

Kuşku yok ki Bram Stoker'in Drakula'sı, edebiyatın en kalıcı eserlerinden biri; sadece Kont (Drakula)’u dünyaya tanıttığı için değil, aynı zamanda dehşeti, arzuyu, bilinmeyene duyulan korkuyu ve Viktorya dönemi kaygılarını rahatsız edici derecede yakın hissettiren bir hikâyeye ördüğü için. Drakula, daha ilk sayfalarından itibaren ürpertici bir dehşet yaratıyor.


Jonathan Harker’ın Transilvanya’daki Karpat Dağları’na yolculuğu, ilk bakışta sıradan görünse de, huzursuz köylülerden “Drakula” adını duyunca ürküp geri çekilen atlara kadar her ayrıntı, okuru mantığın giderek silikleştiği bir dünyaya hazırlar. Drakula Şatosu’nun kapıları kapandığında ise, okuyucu da Harker’ın hissettiği o soğuk ve tedirgin edici duyguyu paylaşır.

Şato, sessiz ve ürpertici mimarisiyle bir karaktere dönüşür; karmaşık yapısı, Viktorya döneminin geleneksel ev düzeninden arındırılmıştır. Hizmetçilerin yokluğu, ulaşılamayan odalar ve hiçbir şey yiyip içmeyen ev sahibi, Harker’ın zihnini yoğun bir sis gibi sarar ve gerçekliğe olan inancını aşındırır. Üç vampir kadının gelişi ise baştan çıkarma ile dehşeti çarpık bir biçimde harmanlar. Roman burada en cesur temalarından birini ortaya koyar: arzunun yıkıcı ve yakıcı gücü. Stoker, Viktorya dönemi cinsellik korkularını işleyerek vampir kadınları hayatı zindana çeviren gerçek canavarlara dönüştürür.

Anlatı İngiltere’ye kaydıkça dehşet daha sinsi bir hâl alır. Günlükler, mektuplar ve telgraflar aracılığıyla kötülüğün sessizce, neredeyse kibarca yayıldığı bir dünya kurulur; sonunda ise tüm gücüyle patlak verir. Lucy Westenra’nın dönüşümü, romanın duygusal merkezlerinden biridir. Tatlılığı ile yırtıcı açlığı arasındaki tezat, batıl inançlara kulak tıkamanın bedelini gözler önüne serer.
Van Helsing, batıl inanç ile bilimin arasında bir köprü olarak hikâyeye girer. Zihni her iki dünyaya da demir atar ve Stoker onun aracılığıyla kötülüğün yalnızca akılla alt edilemeyeceğini savunur. Ona göre kötülüğü yenmek için bilgi, cesaret, içgüdü ve inanç bir arada olmalıdır.

Mina Harker ise grubun gerçek duygusal çekirdeği olarak öne çıkar: sakin, zeki ve cesur. Drakula ile kurduğu bağ, hikâyeyi doruk noktasına taşıyan bir gerilim yaratır. Mina’nın mücadelesi hem fiziksel hem de semboliktir; yozlaşmaya, ahlaksızlığa, karanlığa ve irade kaybına karşı direnen kadınlık idealini temsil eder.

Drakula’nın kendisi nadiren görünür, fakat her şeyi etkileyen bir gölge olarak varlığını hissettirir. Gücü, Stoker’ın onu hikâyenin kenarlarında, sürekli hissedilen ama neredeyse hiç görülmeyen bir figür olarak konumlandırmasında yatar. Yabancı istilası, kan yoluyla bulaşan hastalık, ahlaki çöküş ve geçmişin bugüne sızması gibi korkuları bünyesinde toplar. Aynı zamanda tuhaf bir karizmaya sahiptir; yüzyılların açlığı ve acısıyla şekillenmiş bir figürdür. Stoker ona insan doğasının niteliklerini verir, fakat yarattığı dehşeti hafifletecek kadar değil.

Roman sona yaklaşırken Drakula’nın peşinde koşmak, sınırlar ötesi bir yolculuğa dönüşür: çaresizlik ve kararlılıkla ilerleyen bir kovalamaca. Manzara, Londra’nın düzenli sokaklarından romanın başladığı vahşi dağlara kayar; döngü yeniden canlanır ve kötülüğün kadim, kalıcı, asla tam anlamıyla yenilmez olduğunu hatırlatır. Hızlı ve güçlü son yüzleşme, romanı tanımlayan korku, fedakârlık ve birlik çemberini kapatır.

Drakula’yı değerlendirirken, Viktorya dönemi dünyasının en derin kaygılarını yansıtan ve aynı zamanda zamansız sorular soran bir eserle karşılaşırız: Bilinmeyenle nasıl yüzleşilir? Arzu aklı alt ettiğinde ne olur? Medeniyet kadim karanlıkla karşılaştığında ne kadar kırılgandır? Stoker, mektup tarzındaki üslubuyla okuyucuyu bir krizi çözmeye çalışan araştırmacı gibi hissettirir. Karakterleri aracılığıyla cesaret ve şefkatin bedelini sorgular; Drakula aracılığıyla ise yalnızca bir canavar değil, aynı zamanda korku, ayartma, ölümsüzlük ve insanlığı yüzyıllardır takip eden gölgelerin sembolü olan bir mit yaratır.

Romanın kalıcı gücü, dehşet ile düşünce arasındaki dengeden doğar. Hikâye, son sayfa kapandıktan çok sonra bile okuyucuyu rahatsız eder ve derin düşüncelere davet eder. Stoker, Drakula ile okurlara bir vampir hikâyesinden fazlasını sunar: en korkunç canavarların yalnızca mahzenlerde gizlenenler değil, aynı zamanda gömülü korkuları, arzuları ve inkâr edilmeye çalışılan karanlığı yansıtanlar olduğunu hatırlatan bir ayna işlevi gören anlatı kurar; böylece okur, korkunun kaynağını dışarıda değil, kendi iç dünyasının kıvrımlarında aramaya zorlanır.


Drakula l Bram Stoker l PDF Sürümü

***Transilvanya, Romanya'nın batı ve orta kısımlarında, Karpat Dağları ile çevrili bir bölge.

Bu tanıtım metni, İngilizce bir metinden Türkçeye uyarlanmıştır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Köşektaş Köyü

Hacıbektaş'ın Güzel Bir Köyü; Köşektaş Köyü
Doç. Dr. Faruk GÜÇLÜ

Köşektaş, Nevşehir’e bağlıdır ve Özkonak’tan sonra en fazla sanatçı, yazar ve bilim insanı yetiştiren köylerimizden biridir.

Ürgüp Ortaokulu’nda parasız yatılı okurken çok sevdiğim bir Köşektaşlı arkadaşım vardı. Köşektaş ismini de ilk kez 1970’li yıllarda duymuştum.

Daha sonra öğretmen, yazar-çevirmen, dürüst insan rahmetli Mehmet Dündar’ı tanıma fırsatım oldu. Yeğeni Ali Dündar’ı da Ankara Adliyesi’nde çalışırken tanıma fırsatım oldu. Emekli öğretmen Kamil Gülmez Hoca uzun yıllar CHP Nevşehir İl Başkanlığı yaptı. Ozan Cemil Gören ve ressam Adnan Yalım da Köşektaş Köyü’nün yetiştirdiği değerler arasındadır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün üst düzey kadrolarına kadar yükselmiş merhum Dr. Şair Nedim Uçar da Köşektaş köyündendir.

Köşektaş Köyü’nden olup kitap yayımlamış başka şair ve yazarlarımız da mevcuttur.

Köşektaş, Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine bağlı olup, Köşektaş Köyü’ne ait internet sitesinde yer alan bilgilere göre; köyün, Herikli Aşireti’ne mensup aileler tarafından kurulduğu anlaşılmaktadır. Köşektaş’ta bilinen ilk okul binası, 1928 yılında Kızılağıl Köyü ile ortak yapılan ve ortak kullanılan, kerpiç duvarlı, toprak damlı binadır. 1928 yılında yapılan bu üç yıllık resmî okula atanan ilk öğretmen, 1319 (1903) doğumlu, Kırşehirli Musa Kazım Dündar adında bir Cumhuriyet öğretmenidir. Bu muhterem insan, 1928–1941 yılları arasında 14 yıl süreyle görev yapmıştır.

Köşektaş halkının çoğunluğu, benim de mensubu olduğum, Danişmendli Türkmenlerinin bir parçası olan Boynuinceli Yörüklerinin Herekli (Herikli) cemaatini oluşturmaktadır. Bilindiği gibi Herikli Aşireti’ne mensup köylerin çoğunun ismi “K” harfi ile başlamaktadır. Herikli Aşireti’ne mensup köyler; Kozaklı, Acıgöl, Gülşehir ve Hacıbektaş ilçelerine dağılmış vaziyettedir. Köşektaş Köyü halkının tamamı Türkmen’dir ve köy halkını oluşturan büyük aile grupları; Camlı, Capıllı, Çöllü, Delioğlanlı, Handilli, Karayusuflu, Kelalili, Kelemenli, Kırımlı, Kırkoğlu, Kızılhalilli, Kokara, Köşgerli, Köydağıtan, Mehmet Kaali, Melekli, Şehirliuşağı, Uzunlu vb. ailelerden oluşmaktadır.

Herikli Aşireti’ne mensup, Nevşehir’in değişik yörelerine dağılmış köylerden de çok sayıda şair, yazar ve bilim insanı yetişmiştir.

Köşektaş köyü adını volkanik kayadan alır:

“Köşek” sözcüğü Türkçede “bir yaşına kadar olan deve yavrusu” anlamına gelmektedir. Köşektaş’a adını veren kaya parçası, köyün kuzey tarafında, tek katlı ev büyüklüğündedir.

Köşektaş Köyü’nün kuruluş tarihi, genelde diğer bölge köylerinde olduğu gibi, 1800’lü yıllara dayanmaktadır.

Doç. Dr. Faruk Güçlü