Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam116
Toplam Ziyaret823410
Kariyer ve Ünvanlar

Dr. Besim Şeref’in “Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek” Adlı Yazısının Kısa Bir Analizidir.


Dr. Besim Şeref’in "Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek" adlı yazısı, bir mesleğin yozlaşmış ritüellerinden çok daha fazlasını anlatır; insanın kendini kandırma biçimlerini, unuttuğu değerleri, içindeki çocuğu susturan hırsları ve sonunda bir zurnacının gözlerinde yeniden bulduğu sadelik bilgeliğini.

Metnin ilk bölümleri, tıp eğitimini bir tür bürokratik tiyatro olarak resmeder. Hocalar, asistanlar, akademik unvanlar. Hepsi birer maske gibidir; yüzlerin ardında ise yorgunluk, bıkkınlık, hırs, kıskançlık ve boşluk dolaşır. Tıp fakültesi,  şifa mabedi olmaktan çıkmış, kişisel çıkarların, küçük hesapların ve büyük ünvanların pazaryerine dönüşmüştür. Doktor, hastayı değil; kariyerini, koltuğunu, makamını düşünür.

Bu atmosferde pratisyen doktorluk, “küçük”, “basit”, “aşağı” bir iş olarak görülür. Oysa Dr. Besim Şeref’in anlatısı, tam da bu küçümsenen yerde saklı olan insani büyüklüğü ortaya çıkarır.

Ve sonra sahne değişir.

Meriç kıyısında, baharın kokusuyla dolu bir pazar günü, bir masada mutsuz, donuk bakışlı akademisyenler ile eşleri; diğer masada ise yıpranmış ayakkabılarıyla, yamalı gömleğiyle ama gözleri güneş gibi parlayan bir zurnacı.

Bu karşılaşma, bir hayatın kırılma anıdır.

Zurnacının gözlerinde, ışıldayan çok şey vardır:
Mesleğini sevmek.
Yaptığı işle onur duymak.
Hayattan memnun olmak.
Sadelikteki asaleti görmek.

Zurnacı, “Dünyaya bir kez daha gelsem yine zurnacı olurdum” dediğinde, bu cümle yalnızca bir meslek beyanı değildir; bir varoluş bildirisidir. Çünkü insanın kendi hayatını seçebilmesi, onu sevebilmesi, onunla barışabilmesi, en büyük özgürlüktür.

Dr. Besim Şeref, bu sözde kendi aynasını görür: Bir yanda unvanların, makamların, seçimlerin, kulislerin, yolsuzlukların, iki yüzlülüğün dünyası, diğer yanda ise bir zurnacının yalın, dürüst ve onurlu dünyası.

Ve o an düşünür:

Soyluluk, ünvanda değil; insanın kendi emeğine duyduğu sevgidedir.
Mutluluk, paranın miktarında değil; gözlerin içindeki ışıktadır.
Mesleğin değeri, verilen ünvanda değil; insanın kendi vicdanında saklıdır.

Bu yüzden, Meriç’in kıyısında, baharın ortasında, bir zurnacının duru bakışları eşliğinde, kendi hayatının çürümüş dallarını keser. Unvanlarını, beklentilerini, hırslarını, “kerameti kendinden menkul” önem duygusunu nehre bırakır.

Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.

Bu metin, pratisyen doktorluğun kıymetini bilmekten çok daha fazlasını anlatır:
İnsanın kendi hayatının kıymetini bilmesini.
Kendine yabancılaşmanın karanlığından çıkmasını.
Sadelikteki asaleti, emekteki onuru, meslekteki insanlığı yeniden keşfetmesini.

Son sahnede Dr. Besim Şeref’in zurnacıyla kucaklaşması, bir insanın kendi hakikatiyle kucaklaşmasıdır, bir mesleğin değil, bir ömrün yeniden doğuşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

SİLAH TUTAN ELLERDEN DÖKÜLEN İNCİLER




Nedim Uçar


Kimdir Nedim UÇAR? Nasıl yazmalı? Nasıl söylemeli? Nereden başlamalı? Yüce yaratıcı bazı insanları özel bir yetenekle donatarak, yalnızca o iş için yaratırmış. Nedim UÇAR’ı da şair olarak yaratmış ve o, anasından şair olarak doğmuş, 1945 yılının 1 Şubatında Nevşehir İli’nin Hacıbektaş ilçesi, Köşektaş köyünde.

Ankara Polis Koleji ve Polis Akademisinden mezun olduktan sonra 1967 yılında Komiser yardımcısı rütbesiyle göreve başladı. Emniyet Teşkilatının çeşitli kadrolarında görev yapan Uçar, 80 li yıllarda ki Amasya İl Emniyet Müdürlüğü görevinden sonra, 1994-2005 yılları arasında I. Sınıf Emniyet Müdürü olarak polis Başmüfettişliği görevini sürdürdü ve 2005 yılında yaş haddinden emekli oldu. Evli ve üç çocuk iki torun sahibi olan şairimiz, halen Eskişehir’de yaşamını sürdürüyor.
 
Nedim UÇAR’ın özel ve polisiye yaşamı hakkındaki bilgileri oldukça kısa vermeye çalıştık. Çünkü sözlerimizin başında da belirttiğimiz gibi o, şair olarak doğmuş ve sanat yaşamında emsali görülmemiş bir zirve yapmıştır.


Bundan dolayı onunla yapacağımız söyleşide sanat yaşamına ağırlık vermeyi düşünüyoruz, dünya şairi, yazar, emekli emniyet müdürü Dr. Nedim UÇAR’ın.

Soru: Prof. Dr. Münir ŞAKRAK bir araştırma yazısında; sizin için “dünyada eşine rastlanmamış bir başarı gösterdiğinizi ve kendi işi dışında sizin kadar yükselen başka bir ilim adamına rastlamadığını yazıyor. Ayrıca “Dünya Şairi “ ünvanına sahipsiniz. Sanat yaşamınızla ilgili yapacağımız söyleşimizin başında bu konuları biraz açar mısınız.

Nedim Uçar: Şiir yazmak, resim yapmak tiyatro, sinema kısaca Edebiyatın ve Güzel Sanatların bütün dalları Yüce Mevla’nın kullarına bahşettiği, büyük bir lütuf ve nimettir. Benim şiirle ilgim oldukça küçük yaşlarda, hatta okul öncesinde başlar. Allah’ın verdiği bu yeteneği farkedince onu geliştirmek azim ve gayreti de bize düşüyor. Sadece sayın Prof. Şakrak değil, gerek akademik gerekse sanat camiasından yetmiş civarındaki üstadın güzel sözlerine mazhar olmak sanat yaşamında ilhamımın yükselmesine önemli katkısı olmuştur.

Dünya şairi ünvanına gelince de ben halen Dünya Sanat ve Kültür Akademisi üyesi ve Dünya Şairler Konseyi Yönetim Kurulu üyesiyim. Bu yönetime Melih Cevdet ANDAY’dan sonra giren tek Türk olmam beni son derece gururlandırmıştır.

Soru: Size göre insan hayatı nedir? Ya da nasıl olmalıdır? Başka bir ifade ile bir şair hayata nasıl bakar ve hayattan nasıl ilham alır.
 
Nedim Uçar: Yaşanılan her şeyden mutlaka bir ders çıkarılmalıdır. Başarılı olmanın koşulu çalışmadaki sürekliliktir.

Gördüğüm her olaydan hayat dersini aldım,
Bilgi çağı girince biraz geride kaldım,
Gece gündüz çalıştım kendimi aşmak için,
Önce bir damla idim şimdi ummana daldım.

diyorum. Bu dörtlük benim yaşam felsefemin,yaşama bakışımın bir ifadesidir. Ayrıca hayatın içinde mutlaka zıtlıklar olacaktır. Bu zıtlıklar asla bizi yanıltıp aşırtmamalıdır. Düşünmeliyiz ki zıtlıklar aslında hayatın dengesidir.


İçinde beslese de deler ağacı kurdu,
O delik açılınca olur bir kuşun yurdu,
Bir dengenin içinde zıtlıklar bulunmasa,
O zaman dünyanın hali nice olurdu.

Soru: Bu dörtlükteki “zıtlıklar” kavramının içerdiği özlü mesaj nedir?

Nedim Uçar: Fiziki manada dünyanın ve onun doğasındaki dengedir. Ancak daha ötesinde, insanı iınsan yapan ve yaşatan sevgidir. Ayırımsız biçimde birbirimizi sevmeliyiz. Zıtlıklarımızı farklılıklarımızı sevgi potasında eritip insani değerlerimizi zenginleştirmeliyiz. Bu sözlerimi de şu dizelerimde noktalamak istiyorum.

Saygının temel taşı insanı insan bilmek,
Sevgi varken dünyada bize düşmez ezilmek,
Onarması güç olur bir kalp kırdınsa eğer,
Özür dilesen bile çözüm değil üzülmek.

Soru: Şiirin sizin hayatınızdaki yerini sormaya hiç gerek yok. Çünkü sizin düz konuşmanız bile oldukça akıcı ve manzum ve her konuşmanıza mutlaka bir dörtlükle nihayet veriyorsunuz. Ancak şunu öğrenebilir miyiz? Öncelikle şiiri siz nasıl tanımlıyorsunuz? Şiir yazmanın nasıl bir etkisi oluyor?

Nedim Uçar: Şiir, güzelliklerin nefes alışı ve hayatın bir noktada eleştirisidir. Konuştuğum ses içimdeki histir. Her insanın coşkuyu, sevgiyi, iyiyi, güzeli, gerçeği, yerine göre de çileyi, acıyı, sevdayı, özlemi, hüznü arayıp bulma yoludur. Bu duygu ve düşünceleri şiirde olduğu kadar hiçbir sanata yüreğimize ve belleğimize kazıyamayız.

Soru: Şiirinizde genellikle lirik bir üslubun hakim olduğunu, sade ve yalın bir Türkçe kullandığınızı görüyoruz. Bu konuda etkisinde kaldığınız şair ya da şairler var mı?

Nedim Uçar: 2002-2009 yılları arasında yirmi ayrı kişi tarafından şiirlerim hakkında tez çalışması yapılmıştır. Gerek bu araştırmaların gerekse sanat çevresinde beni izleyenlerin üzerimdeki ortak kanaati; şiirde hiç kimseyi örnek almamış kendi çizgimi kendim belirlemiş olmamdır. Halkla köprü kurabilmek için de dilin anlaşılır olması gerektiğine inanıyorum.

Soru: Şiirde ilham kaynaklarınız nelerdir?

Nedim Uçar: Şiirin ilhamı şairin yüreğinde kor alev halinde yanar bir vaziyettir. Kainatta var olan her şey benim için birer ilham kaynağıdır. Şair, herkesin bakıp da göremediği, güzellikleri ve olumsuzlukları gören ve topluma tavizsiz olarak sunan bir bilge kişidir. Şair, yerine göre çıplak elle koru söndürür, yerine göre de buzulları yüreğinde damla damla eritir. Yıldızların göz kırpması, sevdalı yüreklerin çarpıntıları, güneşin doğuşu, batışı, taze toprak kokusu, mevsimlerin sıralanması, turnaların katarlı uçuşları, bir garbin iç çekişi, yalnız bir ağacın ayakta ölüşü, bir çocuğun masumane gülüşü, şair için ilham kaynağıdır. Zaten şairlik vasfı duygusal insanların fıtratlarında mevcuttur. Gönül penceresinden görülen her şey ilham kaynağıdır.

Soru: Şu ana kadar kaç şiiriniz oldu? Basılı eserleriniz nelerdir?

Nedim Uçar: Yazdığım şiir sayısını hatasız söylemem mümkün olmayabilir. Sadece bir başlık altında yazdığım bir şiirim 4444 dizeden oluşmaktadır. Ayrıca, binlerce şiirim arşivlerimde sırasını beklemektedir. Basılı kitaplarım: 1- Roman, 1- Hikaye, 4-Tiyatro, 12- tane de Şiir kitabım var. Ayrıca basımda olan bir de maniler kitabım olacak. Sadece maniler kitabında 4000 den fazla kıta mevcuttur. Şiirlerimde 300 den fazlası TSM, 10 tanesi THM, 8 tanesi Marş, 5 tanesi İlahi, 12 tanesi Çocuk Şarkıları dalında değerli bestekarlar tarafından bestelendi. TRT repertuarında yüzün üzerinde eserim mevcuttur.

Soru: Aldığınız ödüllerden bahseder misiniz?

Nedim Uçar: Aldığım ödülleri birer birer sıralasam sanırım benim için özel bir sayı çıkarmanız gerekir. Çünkü bu güne kadar katıldığım her şiir ve edebiyat yarışmalarının nerede ise tamamında ödül aldım. Şu anda resmileşen ödül sayım 160’ın üzerinde. Bu rakam bir rekordur. Bu güne kadar bu kadar ödül alabilen hiçbir şair ve yazar yoktur. Bunu açıkça belirtmek istiyorum. Bu ödüllerimin içinde uluslararası, ulusal, bölgesel ve kurumlar arası birincilik dahil değişik ödüllerim mevcuttur. Şu anda elimde bulunan şiltler, madalyalar, belgeler ve dökümanlardan en azından 200 metrekarelik bir müze bile açılabilir. Eğer ki bu konuda benden bir talepte bulunan kurum ve kuruluş olursa görüşebilirim. Çünkü bu belgeler birer emek mahsulü, göz nuru, alın teri ve beyin gücüdür. Bunların heba olmaması gerekir. Bu çok önemlidir.

Soru: Şair olarak yurtiçi ve yurtdışında katıldığınız etkinlikler nelerdir? (Şölen, Konferans, Sempozyum vb.)

Nedim Uçar: Hepsini burada ifade etmem mümkün değil ancak birkaç tanesini sıralayabilirim. Yurtiçinde Uluslararası Yunus Emre, Karacaoğlan, Mevlana, Hacıbektaş Veli, İznik Göl Akşamları ve Porsuk Şiir Akşamları isimleri altında düzenlenen şairler şölenlerine katıldım. Yurtdışında da Meksika, Newyork, Çin ve Almanya’da düzenlenen Dünya Şairler Kongresi ve Şiir Şölenlerine katıldım. Diğer taraftan bir çok üniversitedeki kongre, şölen ve sempozyumlara iştirakim olmuştur. Halen de üniversitelerle ilgim devam ediyor, konferanslar veriyorum. Buradan aracılığınızla duyurmak isterim ki bu bağlamda Polis Akademisi ile Kolej ve Polis Meslek Yüksek Okullarımızda da davet edilmem halinde büyük bir mutluluk içerisinde genç meslektaşlarıma, öğrencilerimize yararlı olmak isterim.

Soru: Sevgili üstat sizinle sohbet çok farklı ve çok güzel hatta bir ayrıcalık. Ne var ki zaman ve dergimizin kapasitesi itibariyle sınırlı durumundayız. Son olarak, “Türkiyem” isimli şiiriniz Milli Eğitim Bakanlığıyla Talim Terbiye kurulu kararıyla ilköğretim 8. sınıf Türkçe Kitaplarına konulmuş ve ders olarak okutulmaktadır. Bu şiirinizi sizden dinleyebilir miyiz?

Nedim Uçar: 1982 yılında yazdığım Türkiye’m şiirimden başka Polis Koleji ve Polis Akademisi ile 150. Yıl marşlarının güfteleri de bana aitti. Bunlar benim için birer abide niteliğindedir.


 TÜRKİYE’M


Al bayrak altında özgür yaşarsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.
Uygarlık yolunda çağlar aşarsın,
Anadolu’m cennet yurdum, Türkiye’m.

Antalya’da bahar, Ağrı’da karsın,
Adana’da pamuk, İçel’de narsın,
Ankara’da seğmen, Dadaşta barsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

İzmir’de üzümsün, Afyon’da kaymak,
Bilecik’te otağ, Söğüt’te oymak,
Bursa’da yeşile olur mu doymak?
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Ordu’da fındıksın, Rize’de çaysın,
Giresun’da yayla, Kilis’te taysın,
Burdur akşamında bir dolunaysın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Amasya’da elma, Bitlis’te tütün,
Aydın’da efenin yüreği bütün,
Bolu’da Kör oğlu olur görüntün,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Hakkari’de kilim, Sinop’ta yelsin,
Kırıkkale’de gök, Bartın’da selsin,
Balıkesir’de göl, Gemlik’te dalsın,
Anadolu’m, cennet yurdum,Türkiye’m.

Erzincan’da bakır, Tunceli boyar,
Elazığ’da Keban dağları oyar,
Antep’e uğrayan tatlıya doyar,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Zonguldak’ta kömür, Batman’da petrol,
Erzurum’da tabya geçmişe bir yol,
Eskişehir der ki; Yunus gibi ol,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Urfa’da balıksın, Fırat’ta baraj,
Maraş’ta dondurma, Artvin’de viraj,
Yalova düzünde çiçekli peyzaj,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Toros dağlarında dumanlı başın,
Antalya koyunda hilaldir kaşın,
Nevşehir’de yatar Hacıbektaş’ın,
Anadolu’m, cennet yurdu, Türkiye’m.

Manisa’da mesir, Isparta’da gül,
Kırşehir’de ahi, Karaman’da dil,
Konya’da Mevlana gel diyen gönül,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

İstanbul’da boğaz, Şırnak’ta gece,
Kırklareli’nde kamp, Ürgüp’te baca,
Sivas’ta Pir sultan, Horto’da Hoca,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Yozgat’ta sürmeli, Mardin’de kapı,
Gümüşhane’de köşk, İzmit’te yapı,
Karabük’te demir, Siirt’te tipi,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Diyarbakır’da sur, Hatay’da liman,
Tekirdağ’da rakı, Düzce’de zaman,
Sakarya destanı en güzel roman,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Aksaray’da vadi, Tokat’ta bağsın,
Ardahan’da sınır, Samsun’da çağsın,
Bayburt’ta geçisin, Bingöl’de dağsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Kütahya’da çini, Uşak’ta cıva,
Niğde’de halısın, Iğdır’da ova,
Malatya’da kaysı dertlere deva,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Kayseri’de mantı, Anamur’da muz,
Çorum’da leblebi, Koçhisar’da tuz,
Trabzon’da horon, Çankırı’da güz,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Osmaniye’de yaz, Manavgat’ta su,
Efes’te antik çağ, Perge’de duygu,
Bodrum sabahında mahmur bir uyku,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Muğla’da Gökova, Muş’ta yokuşsun,
Denizli tığında ipek nakışsın,
Çanakkale’de ki şanlı bakışsın,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.

Dağsın Kastamonu, Adıyaman’da,
Toplanmış suların göl olmuş Van’da,
Edirne’n bir yanda, Kars’ın bir yanda,
Anadolu’m, cennet yurdum, Türkiye’m.


 




0 Yorum - Yorum Yaz
Öğretmenin Görevi


İnsan aklının iyiye yönelmesi bilgiyle; insanın çevresinde olup bitenlerin kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise bilinçle olanaklıdır!

Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyası.

Eğitim ve öğretimin çağdaş niteliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması” ilkesine dayanır. Bu, aklı inanç alanından, bilimi ise dinî referanslardan ayrı bir zeminde ele almayı gerektirir.

Eğitimi inanca bağımlı, metafizik bir dünya görüşünün güdümünde değerlendirmek; aklın özgürlüğünü sınırlamak, yaratıcılığını daraltmak ve düşünsel üretkenliğine ket vurmaktır.

Aklın ve bilimin inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığı, tarihsel süreç içinde iyi anlaşılmalıdır. Zira çağdaş dünya, bilimsel düşüncenin ürünü olarak şekillenmiştir.

Bugün, bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu dahi bilmeyen; bilimi dışlayan, kör inanç ve hurafenin etkisine terk edilmiş bir toplumsal manzarayla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin temel ilkelerini zayıflatmaya yönelik politik girişimler dikkat çekmektedir.

1930’daki Kubilay olayını; Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta yaşanan olaylar izlemiştir. Bu bağnaz atmosfer içinde bilim ve güzel sanatları temel alan eğitim-öğretim anlayışı ters yüz edilmiş; bilimsel üretime yönelik kayda değer bir etkinlik ortaya konulamamıştır. Okullar, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezbere dayalı bir sistem içinde bocalamaktadır.

1950–1980 yılları arasında laiklik karşıtı girişimlerle laiklik ilkesine indirilen darbeler, bu ilkenin özünü zedelemiş; laiklik giderek işlevsiz bir hâle getirilmiştir.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik üzerine bilimsel doğrultuda görüş bildiren pek çok düşün insanının yaşamı, çeşitli saldırılarla son bulmuştur.

Bu koşullar altında bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafiziğe dayalı “dinsel dünya görüşünün” etkisi altına alınmıştır. Böylece Atatürk’ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” giderek uygulanamaz hâle gelmiştir. Halkın bilgilenmesini engellemek için “obskürantizm” (bilmesinlercilik, karanlıkçılık), toplumsal uyanışı ve gelişmeyi durdurmak için ise “obstrüksiyon” (engelleme, ön kesme eylemi), gibi yöntemler devreye sokulmuştur. Bu tür yöntemler, tarihte Fransa’da Louis’ler döneminde de uygulanmıştır.

Ülkemizde 1950’den bu yana halkın ufku sürekli kapalı tutulmuş; yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına yakın bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle, uluslararası ölçekte ses getirecek patentlere imza atan bilim insanları yetiştirilememiştir.

Bugün öğretmen, böyle bir toplumun içinde görev yapmaktadır. Öğretmenin temel sorumluluğu, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda dönüştürmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi, içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması, üstlendiği görevin doğal bir gereğidir.

Öğretmen, toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir generalin “Neden sürekli sizin ordularınız bizi yeniyor?” sorusuna verdiği yanıt bunu açıkça gösterir: “Bu soruyu bana değil, Alman öğretmenlerine sorunuz.”

Büyük Atatürk ise eğitimin ve öğretmenin önemini şu sözlerle vurgular:
“En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum hâlinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

 Musa Kâzım Yalım,

"Öğretmen Görevin Yapmış İse" adlı uzun çalışmanın kısa bir özetdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası