Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi10
Bugün Toplam137
Toplam Ziyaret825110
Rüstem Şen
Rüstem Şen Bir Öğretmendi 
Musa Kâzım Yalım

Öğretmenlik, toplumun ve bireylerin kişiliğini şekillendiren, geliştiren kutsal bir değerdir. Bir meslekten öte, insan ruhunu ve kişiliğini biçimlendirme sanatıdır. Bu sanat ise ancak genel kültürün yanı sıra eğitimsel yetişme ve biçimlenme ile mümkün olur.

Peki, öğretmen kimdir? En yalın tanımıyla öğretmen; bilimsel ve sanatsal değerleri yaratanların yaratıcısıdır.

Ne var ki öğretmenlik, yetersiz idarecilerin uyguladığı çağdışı yöntemler nedeniyle işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu yüzden ülkemizde hâlâ, minik yüreklere koşullanmaların perdelediği gerçekleri gösterecek öğretmen eksikliği yaşanmaktadır.

Rüstem, öğretmenliğin gerektirdiği tüm niteliklere sahipti. 1931 doğumluydu ve benden yalnızca bir yaş küçüktü. Hem çocukluk hem öğrencilik hem öğretmenlik yıllarında, hem de gönül ve fikir dünyasında yol arkadaşım oldu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne, Çifteler (Eskişehir) Köy Enstitüsü’nden döndüğüm yıl yazılmıştı. Hemen her hafta sonu bir araya gelir, Köşektaş özlemimizi paylaşır ve hafifletmeye çalışırdık.

Sonraki yıllarda Köy Enstitüleri’nin adı “İlköğretmen Okulu” olarak değiştirildi ve enstitüler fiilen kapatıldı. Bu değişiklikle birlikte eğitim süresi dört yıldan yedi yıla çıkarıldı. İşte bu yüzden Rüstem, yedi yıl boyunca özel alan eğitimi aldıktan sonra öğretmen olabildi.

1964–1966 yılları arasında ikimiz de Köşektaş’ta öğretmenlik yaptık[*]. Bu birlikteliğimizde nice doğal sohbetlerimiz, nice müzikli buluşmalarımız oldu.

Rüstem, öğretmenliğin getirdiği sorumluluk ve yükümlülükleri taşıyabilecek bilgi ve beceri kapasitesine sahipti. Ülkemize yararlı bireyler yetiştirmek için var gücüyle çalıştı; öğrettikleriyle mutlu olmayı başardı. Bu bir kanaat değil, gözlemlenmiş bir gerçektir.

Onun vefatını duyduğumda, keşke fırsatım olsa da anılarımızı Köşektaşlılarla dolu büyük bir salonda paylaşabilsem, onu hatıralarla yaşatabilsem diye düşündüm. Sonra çaresizce oturup anılarımızı kendi kendime anlatmaya başladım; anlattıkça ağladım ve böylece üzerimdeki gamı, kederi dağıtmaya çalıştım. Onu özlemle anıyorum.

Musa Kâzım Yalım l 14 Nisan 2012

[*] 𝗔𝘁𝗮𝗻𝗺𝗮 𝘃𝗲 𝗻𝗮𝗸𝗶𝗹 𝗯𝗶𝗹𝗴𝗶𝘀𝗶: 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 Uçar:
“Rüstem Şen, Köşektaş Köyü İlkokulu’na 1964 yılında atanmış, üç yıl görev yapmış, 1967 yılında nakil gereği ayrılmıştır.”

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Bülbülü Öldürmek


BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK


HARPER LEE

Bülbülü Öldürmek; adaletsizlik ve adalet, ırkçılık ve farklılık hakkında sürükleyici bir roman, tüm insanların eşitliği için tutkulu bir çağrı. 1960 yılında ABD'de yayınlanan kitap kısa sürede dünya çapında bir başarıya ulaşmış ve nesiller boyu okuyucuları büyülemiş. Harper Lee, 1930'larda Amerikan Güneyi'nin derinliklerinde geçen bir çocukluğun büyülü ve tuhaf şiirselliğini çağrıştırıyor. Scout ve Jem Finch kardeşler, iyiliksever bir avukat olan babaları Atticus tarafından yetiştirilirler, dışarıdan bakıldığında pastoral bir dünyada büyürler. Beyaz konaklar ve tropikal ağaçlarla noktalanmış, Alabama'nın kurgusal kasabası Maycomb'un geniş çimenliklerinde, büyümenin sevinçlerini ve gizemlerini yaşarlar. Ancak eski Güney toplumunda derin uçurumlar vardır: Siyah ile beyazlar, zengin ile fakirler arasında. Scout'un avukat olan babası, beyaz bir kıza tecavüz etmekle suçlanan siyahi bir tarım işçisinin savunmasını üstlendiğinde, sekiz yaşındaki Scout, dünyanın sandığından çok daha karmaşık olduğunu hayretle öğrenir, babasının adalet ideallerini tüm muhalefete karşı savunmaya çalışırken kendini tehlikede bulur. Kitabın Almanca ("Wer die Nahtigal Stört") sürümünün arka kapağındaki tanıtım yazısı.


Okuyanları güldüren, duygulandıran, bilgilendiren kitaplar vardır. Bir de okuyanların yaşama olan bakış açılarını değiştiren kitaplar vardır. Harper Lee'nin “Bülbülü Öldürmek” adlı kitabı dördüncü kategoriye girer. Bülbülü Öldürmek, sadece bir roman değil; çoğu zaman acımasız, adaletsiz, yalan ve kusurlarla dolu bir dünyada insan olmanın ne mana teşkil ettiğinin bir hatırlatıcısıdır.

1930'larda Alabama'nın kurgusal bir kasabası olan Maycomb'da geçen hikâye, babası Atticus Finch'in kazanamayacağını bildiği bir mücadeleyi izleyen genç bir kız olan Scout Finch'in masum gözüyle anlatılıyor.

Atticus Finch, haksız yere, korkunç bir suçla suçlanan Tom Robinson'ı savunuyor ve hemen ardından, önyargı, korku ve ahlaki sorumluluğun ağır yükünün yürek burkan irdelemesini yapıyor.

Bülbülü Öldürmek'in asıl gizemi, trajedisinde değil, cesaretinde yatıyor:

Atticus Finch, adaletsizlikten gözlerini ayırmadığı için, edebiyatın en yüce etiksel kahramanlarından biri olarak dimdik ayakta kalıyor; Scout'a, Jem'e ve çevresindeki herkese, gerçek cesaretin, tüm dünya haksız olduğunu söylese bile, doğru olan için savaşmaktan, kimse alkış tutmasa bile, görevini sakin ve onurlu bir şekilde yerine getirmekten vazgeçmemek olduğunu hatırlatıyor.

Atticus Finch ayrıca, masumiyetin kırılgan, empatinin başkalarını anlamanın anahtarı olduğunu, nefretin sonradan öğrenildiğini öğretiyor.  

Atticus, Scout’a, bir insanı, o insanın derisine bürünmedikçe asla gerçekten tanıyamayacağını söylerken, okuyucusuna en önemli derslerden birini veriyor, ki bu, bugün herkesin şiddetle ihtiyaç duyduğu bir ders.

Tom Robinson'ın acı veren davası adalet yanılsamasını paramparça ediyor ve önyargının bir toplumu ne denli derinden zehirleyebileceğini gözler önüne seriyor.

Hikaye bittiğinde, romanın adının güçlü bir gerçeği taşıdığı anlaşılıyor. Bir bülbülü öldürmek yürek burkar, çünkü bir bülbül şarkı söyler ve doğaya güzellik katar. Tom Robinson bir bülbüldür. Boo Radley bir bülbüldür. Savunmasız ya da yanlış anlaşılan herkes bir bülbüldür. Roman okuyanlara, bülbülleri dinlemeyi, savunmayı ve korumayı öğütlüyor.

Yayınlanmasından altmış beş yıldan fazla bir zaman sonra, Bülbülü Öldürmek hâlâ aynı güncellikte okunmayı bekliyor. Okurlardan adaletsizlikle cesaretle yüzleşmelerini, başkalarına empatiyle yaklaşmalarını ve çocuklarını insanları, etiket olarak değil, insan olarak görecek şekilde yetiştirmelerini salık veriyor.

Bülbülü Öldürmek, akılda kalan bir roman; kalbe sessizce yerleşen ve gitmeyi reddeden. Romanı okuduğunuzda, Atticus Finch'in sesini, Scout'un masumiyetini, Tom Robinson'ın ızdırabını ve Boo Radley'in nezaketini yanınızda taşımaya başlıyor, dünyanın ancak sıradan insanlar cesur olduklarında daha yaşanır olabileceğini anlıyorsunuz.

Kim bilir belki de Bülbülü Öldürmek'in gerçek gücü budur:

Her türlü dalavereye rağmen mücadele azmini yitirmemek, en karanlık anlarda tek başına ayakta kalma cesaretini gösterebilmek.

Kitabın kütüphanemizdeki PDF sürümüne buradan ulaşabilirsiniz.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Harper Lee l Bülbülü Öldürmek l Kitabın Asıl Adı: To Kill a Mockingbird l Çeviri: Füsun Elioğlu l ISBN: 9789753850643

Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir
de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı
da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım
tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net


Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan, iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. “Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!” diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o dönem yeniden kendini göstermeye başlayan tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde “Kadiri Tarikatı” öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hoca’ya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma Karakolu’nda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından gerek yaşlılığından dolayı gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazını neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara, “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında camide orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928–1936 yılları, etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen kıtlık yılları olarak bilinir. Üç–beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar yayılacak ot bulunamadığından birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki, eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit de İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda, sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken, ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi hastalanmış; öksürmekten ciğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik… Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde, çekilmez hale gelen hastalığıyla yalnız başına kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri “öldü ölecek” diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı hiç iş göremez bir şekilde beş–altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansızın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavit’le karısı Gafer, her nedense tarlada ekin biçerken kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma ve bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış: “Kaç, kaç, taş geliyor!”

Hile‑i Şer’iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağarıyor. İmsak vaktinin sonu, ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler acelece kalkıp pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek erlik yemeğini tezce yemişler.

Pencereden sızan aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?

Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.


Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası