Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam164
Toplam Ziyaret835921
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00

 FOTOGRAF


KÖY ENSTİTÜLERİ'NİN KAPATILMASI


 

Köylünün yaşantısını, görünmez güçlere, efsanelere, mucizelere, mezheplere, tarikatlara, cemaatlara, kadere, uğura, muskaya ve hurafelere dayalı akıl
ve bilimsellikten uzak körinançlar bütünü halindeki safsatalardan
arındırılmasını Köy Enstitüleri kuruluşları sağlayacaktı.

Köy Enstitüleri hareketi; Atatürk’ün ortaya koyduğu akıl ve bilimin öncülüğündeki, bilimsel dünya görüşü doğrultusunda, bilimsel ve sanatsal değerlere dayalı, Hasan Ali Yücel’in bakanlığı döneminde, İsmail Hakkı Tonguç’un yaratısı, özel bir pedagojik eğitim metodu içeren, Türk köylüsü ve toplumuna özgü, Rönesans ve aydınlanma hareketiydi.

Türk köylüsü, asırlarca ihmal edilmiş ve ona en ufak hizmet bile sunulmamıştır. Aslında Türk köylüsü zeki ve yaratıcı bir özelliğe sahiptir. Ancak ne yazık ki, Türk köylüsünün bu özelliği Osmanlı döneminde değerlendirilememiştir.

Yaklaşık Selçuklu dönemi de dahil, yedi yüz yıl gibi uzun bir zaman Osmanlı İmparatorluğu, Türk köylüsünün alın teri ve emeği ile elde edilen ekonomik gücün sayesİnde 620 yıl varlığını sürdürebilmiştir. Türk köylüsü aç kalmış, yoksul kalmış, ancak varlığını Osmanlı İmparatoprluğuna adamaktan geri kalmamıştır.

Osmanlılar, Türk köylüsüne hizmet götürecekleri yerde, Arap – İslam ideolojisinin akıl ve bilim düşmanlığına yönelik kültür ve uygarlığının etki alanını daha da genişletmeye çalışmıştır.

Köylülerimiz, hiyerarşik yaratılış ilahi düzenine ve kadere bağımlı olarak yaşamaya alıştırılmıştır. Bu yüzden köylülerimiz yedi yüz yıldan beri hiçbir şeyin, hiçbir güzelliğin farkına varamadan, kader ve öbür dünya mutluluğuna bağlı olarak yaşamışlardır. Hatta umut nedir, onu bile yaşayamayanlar, bu dünyanın boşluğunda bir hayal gibi yok olup gitmişlerdir. Köylülerimiz, asırlardır; sabır, şükür ve umutla yaşamaya alıştırılmış olup, aldatmaca bir mutluluk uygulamasıyla avutulagelmişlerdir.

Asırlardır köylüler, mutlu edilmeye değil; vergi almaya, düşmana karşı savaş alanında kaynak olarak kullanılmaya yönelik canlı bir araçtı. Mutlu olmak şöyle dursun, insanca yaşamaktan uzak köle gibi kullanılmak ve öyle yaşamak, köylülerimizin ve halkımızın değişmeyan kaderiydi. Dinsel yorumcu ve kadercilere göre, sanki Allah, onlara ölünceye kadar hep köle gibi bir yaşam biçimi çizmişti.  Zavallı köylülere ve halka bu anlayış ve yanlışlar Allah buyruğu olarak gösteriliyordu. Bu buyruk köylülerimize özel olarak Allah tarafından gönderilmiş bir “ilm-i ilahi” olarak kabul ettirilmiş ve köylüler, ölüm ötesi –öbür dünya- ahiret yaşamının mutluluğu ile aldatılagelmişlerdir.

Köy Enstitülerinin öncelikli amacı, köy insanını hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına insafsızca istismar etmesin, köylülere köle ve uşak muamelesi yapamasın diye, köylüye kendi öz haklarına sahip çıkabilecek, demokratik haklarını elde edebilecek bilincin kazandırılmasını sağlamaktı.

Tarım alanında dünya standartlarını yakalayacak yaratıcı, üretici ve girişimci etkinlikleri yapacak köy insanının yaratılması sağlanacaktı.  Bu nedenle, kendi öz haklarına sahip çıkmasına yönelik feodal sömürüye, yani toprak ağalığına, karşı bilinçlendirilmesi zorunlu hale gelmişti. Bu bilinç ancak Köy Enstitüleri hareketiyle sağlanabilirdi. Bu nedenle eğitimin, Atatürkçü akıl ve bilim doğrultusunda bilimsel dünya görüşünün güdümüne alınması sağlanacaktı.

Köylünün yaşantısını, görünmez güçlere, efsanelere, mucizelere, mezheplere, tarikatlara, cemaatlara, kadere, uğura, muskaya ve hurafelere dayalı akıl ve bilimsellikten uzak körinançlar bütünü halindeki safsatalardan arındırılmasını Köy Enstitüleri kuruluşları sağlayacaktı.

Köy Enstitüleri yüksek bölümüyle, yirmi bin öğretmeniyle, yetiştirdiği yazar, şair ve sanatçısı ile Türkiye’nin geleceği çok parlak gözüküyordu.  Bu etkinlikle, tüm Türkiye’nin geleceği çok parlak gözüküyordu. Bu etkinlikle, tüm Türkiye’nin eğitimi – öğretimi Köy Enstitüleri eğitim metoduna dönüştürülecekti.


Köy Enstitüleri’nin amaçlarından en önemlilerinden biri de, Türk köylüsünü ve halkını; Arap halkının inanç ve geleneklerine bağlı, Ortaçağ Arap İslam Uygarlığı’nın oluşturduğu, Kuran düzenlemesi ile, Eş’ari’nin akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanca yönelik, sözde, Allah tarafından (ilm-i ilahi) gönderildiği söylenen Arap ulusçuluğunun yaratmış olduğu kültür ve uygarlığına bağlı olarak yaşamaktan kurtarmaktı. Böylece, Köy Enstitüleri eğitim kuruluşları ile, kendi öz ulusal kültürümüzü oluşturarak, akıl ve bilimin öncülüğünde kendi uygarlığımızı yaratmaya yönelik amacın yaşama geçirilmesi sağlanacaktı.

Köy Enstitüleri kısa bir zaman sonra meyvelerini vermeye başlamıştı. Köy Enstitüleri çıkışlı yirmi bin öğretmen, yaklaşık yüzden fazla yazar, şair ve sanatçı yetişmişti. Köy Enstitülü bu değerler, Türk köylüsünü ve toplumunu çağdaş dünyaya, akıl ve bilimin öncülüğündeki bilimsel dünya görüşüne yönlendirecekti. Gerçekten de, köylüler ve toplum, çağdaş dünyanın ne demek olduğunu anlamaya başlamıştı.

Batı tarihinde Fransa’da uygulandığı gibi, ne acıdır ki, Türk köylüsü ve halkına da uygulanmış olarak değerlendirilen Obskürantizm ve Obstrüksiyon olayı, yani köylünün ve halkın hiçbir şeyden anlamaması ve köylünün ve halkın toplumsal gelişmesini engelleme yolu ile devleti daha rahat yönetmek düşüncesi Osmanlı döneminde de yaşanmıştır.

Köy Enstitüleri hareketi ile, köylünün ve halkın üzerinde yaşatılan Obskürantizm ve Obstrüksiyon uygulamasına son veriliyordu.

1950 DP (Demokratik Parti) döneminde de, aynı anlayış uygulanmaya konmuştur. Çünkü Köy Enstitüleri‘ni kapatmak, Obskürantizm ve Obstrüksiyon olayının ta kendisidir. Bu uygulama ile köylünün bilinçlenmesi önlenmek isteniyordu.

Köy Enstitüleri’nin etkinliği ile uyanan köylüler, kendi öz haklarına sahip çıkmaya, toprak ağaları ve köylüyü sömürmeye alışmış egemen sınıf ve devlet yöneticilerinin rahatı ve mutluluğu bozulmaya başlayınca, mutlu ve egemen kesim Köy Enstitüleri’ne karşı cephe oluşturmuşlardır

Van ilinde yuvalanmış bulunan bir toprak ağasının iki yüzün üzerinde köyü vardı. Köy Enstitülü öğretmenlerin Vanlı köylüleri uyandırmasıyla birlikte, köylüler, toprak ağasının tüm topraklarını elinden almışlar ve ağayı da il dışı etmişlerdir. Bu olay tüm toprak ağalarını ürkütmüş olduğundan, toprak ağaları, topraklarının korunması için, DP iktidarına sığınmışlardır. Ağalar topraklarının kurtuluşu için, DP iktidarının, Köy Enstitüleri’ni ortadan kaldırmasını dört gözle beklemeye başlamışlardır.

Köy Enstitüleri’ni kapatmak için çeşitli iftira ve entrikalar oluşturulmuştur. DP’li bir milletvekilinin Konya ilinin Durlas köyü halkına yaptığı konuşma şu şekildedir:

“Köy Enstitüleri’nde kız ve erkek öğrenciler birlikte eğitim görüyorlar. Bu nedenle, kız erkek birlikteliğinden dolayı, fuhuş olayı yaşanmaya başlanmıştır. Bizler DP iktidarı olarak, Köy Enstitüleri’nde okuyan kızlarınızı erkeklerden ayırdık. Onları Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde topladık. Böylece kızlarınızın namusunu kurtardık.”

Oradaki topluluğun arasında bulunan aydın bir köylü vatandaşımız, milletvekiline karşı şu şekilde konuşmuştur:

“Sayın milletvekilim, bizim kızlarımızın namusunu kurtarmış olmakla işgüzarlık etmişsiniz. Fakat, sizin kızlarınız, ilkokuldan üniversiteye dek erkek çocuklarla birlikte okuyorlar. Bu durmda sizin ve kızlarınızın namusunu kim kurtaracak?”

Bu sözleri duyan milletvekili, derhal o köyden uzaklaşıyor ve bu duyduklarını diğer milletvekili arkadaşlarına anlatmadan edemiyor. Arkadaşlarına; artık köylüler kendi öz haklarına sahip çıkacak kadar belli bir bilinç düzeyine ulaşmışlar. Bu da, Köy Enstitüleri’nin köylüleri uyandırmasından kaynaklanmaktadır. Vakit geçirmeden Köy Enstitüleri’ni kapatmak yerinde bir iş olur.”

Van köylüleri ile Konya’nın Durlas köyü halkının uyanışı, tüm Türk köylüsünün uyanışı demek olduğundan DP iktidarını hemen harekete geçirmiştir.

Köy Enstitülü öğretmenlerin teşviki ile, köylüler tarafından toprakları elinden alınan toprak ağaları, DP iktidarıyla bütünleşip, Köy Enstitüleri’ni kapatmayı başarmışlardır. 28. Ocak 1954.
DP iktidarı, Köy Enstitüleri’nin kapatılışıyla birlikte; 1932 yılından itibaren Türkçe okunmaya başlayan ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlayarak, Arap kültür ve uygarlığına yeniden dönüşün yolunu açmış, böylece Türk köylüsü ve halkının uyanışı önlenmeye çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur.

Musa Kâzım Yalım,

1950-1951 öğretim yılı Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu.

05. Ocak 2011


 

 




0 Yorum - Yorum Yaz
Köşektaş’ın Göç Hikâyesi

Köşektaş’ın Göç Hikâyesi
Koşulların Zorladığı Dönüşümler

kosektas.net

Köşektaş Köyü’nün göç tarihi, ekonomik krizler, devlet politikaları, eğitim kurumlarının etkisi ve uluslararası işgücü piyasalarının açılması gibi çok katmanlı süreçlerin kesişiminde şekillenmiştir. Köyün göç tarihine ilişkin temel bilgiler Celalettin Ölgün’ün yerel tarih çalışmasından derlenmiştir. Celalettin Ölgün’ün aktardığı veriler, Köşektaş’ın 20. yüzyıl boyunca farklı göç biçimlerine maruz kaldığını ve bu göçlerin toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürdüğünü göstermektedir.

Derlenen bilgilere bakıldığında Köşektaş’ın göç tarihinin üç temel eksende şekillendiği görülmektedir:

(1) 1920–40 döneminde kıtlık ve ekonomik yoksunluk kaynaklı zorunlu göç,

(2) 1940’lardan itibaren eğitim temelli, küçük ölçekli göç,

(3) 1960 sonrası uluslararası işçi göçü ve kentlere yönelen iç göç.

Köşektaş’ın göç tarihi, yalnızca insanların bir yerden bir yere hareketinin değil; bir köyün, bir topluluğun, bir belleğin yavaş yavaş kabuk değiştirerek başka bir hayata doğru akmasının hikâyesidir.

(1) Kıtlığın Açtığı Yol: 1928–1940

Köşektaş’ın ilk büyük göç dalgası, toprağın susup göğün yağmuru unuttuğu yıllarda başlar. 1928 ile 1936 arasında kuraklık yalnızca tarlaları değil, insanların içindeki güven duygusunu da kavurur. Ekinler yanar, harmanlar boş kalır, sofralar küçülür.

Ve bir gün, köyün erkekleri birer birer yola düşer.

Kimisi Balıkesir’in, Kütahya’nın, Afyon’un demiryolu şantiyelerine gider; kimisi Konya ovasında bir çiftçinin yanında çoban olur. Gittikleri yerlerde çoğu zaman iş yoktur, yemek yoktur, barınak yoktur. Bu yüzden geri dönerler; kimi yürüyerek, kimi hasta, kimi yorgun, kimi de dönemez.

Göç, burada bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bir insanın kendi kökünden koparken bile kökünü yanında taşıdığı o ağır, sessiz zorunluluk.

(2) Eğitimin Açtığı Kapı: 1940’lar

1940’lı yıllar geldiğinde Köşektaş’ın kaderine bambaşka bir rüzgâr dokunur. Bu kez göç, açlığın değil, eğitimin çağrısıyla şekillenir. Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarının açılmasıyla birlikte, köyden az sayıda çocuk bu okullarda okumak için eğitim yolculuğuna çıkar.

Bu küçük göç, nicelik olarak sınırlı olsa da köyün geleceğini derinden etkiler.

Bu çocuklar öğretmen olup döner; köyün geleceğini yeniden yazar, ufkunu genişletirler.

Göç, bu dönemde bir kaçış değil; bir yükselme, bir dönüşme, bir başka ihtimale açılma hâline gelir.

(3) Avrupa’ya Açılan Kapı: 1960 Sonrası

1960’lardan sonra Köşektaş’ın göç hikâyesi yeniden yön değiştirir. Bu kez yol, tren raylarının ya da toprak yolların değil; uçakların, pasaportların, işçi anlaşmalarının yoludur. Almanya, Hollanda, Belçika...

Köyden çıkan gençler, Avrupa’nın fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde çalışmaya başlar. Bir kısmı geri döner; bir kısmı dönemez. Bir kısmı döner ama artık geri dönmüş sayılmaz; çünkü içlerinde başka bir dünyanın ağırlığı vardır.

Bu göç, köyün ekonomik damarlarını güçlendirir; ama aynı zamanda köyün sesini, dilini, ritmini başka coğrafyalara taşır. Köşektaş artık yalnızca bir köy değil; dünyanın dört bir yanına dağılmış bir topluluğun adı olur.

Kentlerin Çağrısı: İç Göçün Sessiz Dalgası

Bu dönemde göçü tetikleyen bir başka etken daha vardır: köy arazisinin darlığı. Köşektaş’ın sınırlı tarım alanları, nüfus arttıkça ailelerin geçimini sağlayamaz hâle gelir; toprağın hem susuzluğu hem yetersizliği, köylünün tutunabileceği zemini iyice daraltır.

Aynı yıllarda öğretmenlik ve memuriyet gibi meslekler aracılığıyla Ankara’ya, Kayseri’ye, büyük kentlere yerleşenler olur. Bu göç, Avrupa’ya gidenlerin göçünden daha sessizdir; ama köyün toplumsal dokusunu en çok değiştiren dalgadır.

Çünkü bu kez gidenler, geri dönmek için değil, yeni bir hayat kurmak için gider. Köyün eğitimli gençleri köyün dışındaki dünyada kök salar; köy ise yavaş yavaş yaşlanır, sakinleşir, küçülür.

Bir Belleğin Dönüşümü

Köşektaş’ın göç tarihi, bir köyün kendi kendine yetmeye çalıştığı yıllardan, dünyanın dört bir yanına uzanan bir topluluğa dönüşmesinin hikâyesidir.

Göç, burada yalnızca bir hareket değil; bir dönüşüm, bir yeniden doğuş, bir kayıp ve bir kazanımın iç içe geçtiği bir süreçtir.

Köyün sokaklarında artık daha az çocuk sesi duyulur; ama dünyanın başka yerlerinde, başka dillerin arasında, başka kentlerin kalabalığında Köşektaş’ın sesi yankılanır.

Köşektaş’ın göç deneyimi, Türkiye’nin kırsal modernleşme sürecinin küçük ölçekteki bir yansımasıdır: Göç, ekonomik zorunluluklardan doğmuş, devlet politikalarıyla yönlendirilmiş, uluslararası işgücü piyasalarıyla derinleşmiş ve köyün toplumsal yapısını kökten dönüştürmüştür. Göç, köyü eksiltirken çoğaltmış; uzaklaştırırken yakınlaştırmış; dağıtırken birleştirmiştir.

Kaynakça

Birincil Kaynak

➡️ Celalettin Ölgün. Köşektaş Köyü Tarihine İlişkin Anlatı ve Derlemeler. Yayımlanmamış yerel tarih metni. Köşektaş'ın göç tarihine ilişkin tüm tarihsel veriler bu çalışmadan derlenmiştir.

Göç Kuramlarına İlişkin Açıklayıcı Kaynaklar

➡️ Ravenstein, E. G. “The Laws of Migration.” Journal of the Statistical Society of London, 1885.

Göçün mesafe, yönelim ve ekonomik motivasyonlarla ilişkisini açıklayan klasik kuramsal çerçeve.

➡️ Lee, Everett S. “A Theory of Migration.” Demography, 1966.

Göçü itici–çekici faktörler modeliyle açıklayan temel çalışma.

➡️Castles, Stephen & Mark J. Miller. The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World. London: Palgrave Macmillan. 

Modern göç rejimlerini, uluslararası işgücü hareketliliğini ve devlet politikalarının göç üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir kaynak.