Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam144
Toplam Ziyaret822868
Kariyer ve Ünvanlar

Dr. Besim Şeref’in “Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek” Adlı Yazısının Kısa Bir Analizidir.


Dr. Besim Şeref’in "Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek" adlı yazısı, bir mesleğin yozlaşmış ritüellerinden çok daha fazlasını anlatır; insanın kendini kandırma biçimlerini, unuttuğu değerleri, içindeki çocuğu susturan hırsları ve sonunda bir zurnacının gözlerinde yeniden bulduğu sadelik bilgeliğini.

Metnin ilk bölümleri, tıp eğitimini bir tür bürokratik tiyatro olarak resmeder. Hocalar, asistanlar, akademik unvanlar. Hepsi birer maske gibidir; yüzlerin ardında ise yorgunluk, bıkkınlık, hırs, kıskançlık ve boşluk dolaşır. Tıp fakültesi,  şifa mabedi olmaktan çıkmış, kişisel çıkarların, küçük hesapların ve büyük ünvanların pazaryerine dönüşmüştür. Doktor, hastayı değil; kariyerini, koltuğunu, makamını düşünür.

Bu atmosferde pratisyen doktorluk, “küçük”, “basit”, “aşağı” bir iş olarak görülür. Oysa Dr. Besim Şeref’in anlatısı, tam da bu küçümsenen yerde saklı olan insani büyüklüğü ortaya çıkarır.

Ve sonra sahne değişir.

Meriç kıyısında, baharın kokusuyla dolu bir pazar günü, bir masada mutsuz, donuk bakışlı akademisyenler ile eşleri; diğer masada ise yıpranmış ayakkabılarıyla, yamalı gömleğiyle ama gözleri güneş gibi parlayan bir zurnacı.

Bu karşılaşma, bir hayatın kırılma anıdır.

Zurnacının gözlerinde, ışıldayan çok şey vardır:
Mesleğini sevmek.
Yaptığı işle onur duymak.
Hayattan memnun olmak.
Sadelikteki asaleti görmek.

Zurnacı, “Dünyaya bir kez daha gelsem yine zurnacı olurdum” dediğinde, bu cümle yalnızca bir meslek beyanı değildir; bir varoluş bildirisidir. Çünkü insanın kendi hayatını seçebilmesi, onu sevebilmesi, onunla barışabilmesi, en büyük özgürlüktür.

Dr. Besim Şeref, bu sözde kendi aynasını görür: Bir yanda unvanların, makamların, seçimlerin, kulislerin, yolsuzlukların, iki yüzlülüğün dünyası, diğer yanda ise bir zurnacının yalın, dürüst ve onurlu dünyası.

Ve o an düşünür:

Soyluluk, ünvanda değil; insanın kendi emeğine duyduğu sevgidedir.
Mutluluk, paranın miktarında değil; gözlerin içindeki ışıktadır.
Mesleğin değeri, verilen ünvanda değil; insanın kendi vicdanında saklıdır.

Bu yüzden, Meriç’in kıyısında, baharın ortasında, bir zurnacının duru bakışları eşliğinde, kendi hayatının çürümüş dallarını keser. Unvanlarını, beklentilerini, hırslarını, “kerameti kendinden menkul” önem duygusunu nehre bırakır.

Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.

Bu metin, pratisyen doktorluğun kıymetini bilmekten çok daha fazlasını anlatır:
İnsanın kendi hayatının kıymetini bilmesini.
Kendine yabancılaşmanın karanlığından çıkmasını.
Sadelikteki asaleti, emekteki onuru, meslekteki insanlığı yeniden keşfetmesini.

Son sahnede Dr. Besim Şeref’in zurnacıyla kucaklaşması, bir insanın kendi hakikatiyle kucaklaşmasıdır, bir mesleğin değil, bir ömrün yeniden doğuşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Eskibağ - Hacı Çöl

 
Fotograflar: Necdet Cengiz Şen
 

ESKİBAĞ
Köşektaş`ın Günendisi

Hacı ÇÖL


Vaktiyle gezip tozduğu yerleri yazıya dökerek bize kısa ama tatlı bir gezi bahşeden Köşektaşlı öğretmen Hacı Çöl`e çok teşekkür ederiz!

kosektas.net


Sonbahar ve Eskibağ, birbirine çok yakışan zaman ve mekan. Çocukluğumdan beri beni çeken bir yanı vardır Eskibağ´ın. Bozkır ortasında az da olsa bitki örtüsüne sahip olması, belki de bende ormanlık alan izlenimi bırakmış olmalı. Zerdali, badem, alıç, kara erik ağaçlarının kapladığı alanın zemini harap kalmış bağlarla kaplıdır. Yirmi yıl öncesindeki yangında büyük zarar görmesine rağmen, hala o özgün yapısından izler taşıyor.

Çoraklık`ın suyunu köyde bilmeyen yoktur. Hazmı kolaylaştıran, hoş tadı onu damacana sularından üstün kılar. Az ama kararlı akışı ile yaşanan kuraklığa meydan okuyor. Çeşmeden biraz yukarı çıkınca alıç ağaçlarıyla karşılaşırsınız. Kırmızı alıçtır çoğu, sarı alıçı tutmaz ama tadı fena değildir. Biraz daha iç kesimlerde badem ağaçları vardır. Yılına göre ya çok verir ya da hiç olmaz. Bu sene pek yoktu.

Eskibağ´ın içlerinden yukarı doğru çıktıkça Sivri’ye yaklaşırsınız. Adından da anlaşıldığı gibi bir tepedir Sivri. Ama öyle yüksek bir dağ zirvesi falan değildir. Düzlük bir arazide küçük yükseltiler bile bize dağ, tepe görünür. Sivri’de onlardan biridir. Çocukluğumuzda çiğdeme gidişlerin zirvesiydi. O yıllarda doğal hayat daha zengindi. Derelerin içinden tilki ya da tavşan kalkar, biz de yakalayabilecek gibi peşlerinden kovalardık. Hatta biraz şanslıysanız, çil keklik zurbası bile kalkabilirdi önünüzden.

Sivri`den epey aşağı indiğinizde Kadıpınarı ile karşılaşırsınız. Şimdilerde akıp akmadığını bilmiyorum Kadıpınarı çeşmesinin. Çocukluk yıllarımda babamla birlikte kuzu güttüğüm zamanlarda babam anlatmıştı buranın hikayesini. Osmanlı zamanında Barak`la bizim köy arasında itilafa düşülüp kadıya gidilir. Kadı buradan ezan okutur. Ezan sesi köyden işitildiği için kadı burasını bizim köye verir. Adını da bu öyküden alır Kadıpınarı. O yıllarda yalnız geçişlerimde korkar, dışımdan türkü söyler ya da ıslık çalardım, hızlı adımlarla inerken Kadıpınarı’nı.

Kadıpınarı`nın hemen altında Duran’ın elmalığı vardı o yıllarda. Ancak torunlarında görebildiğimiz çalışkanlıkla yetiştirdiği elma ağaçları ve karısı Laz Kızı’nın fasulye bahçesi aklımda kalan yerlerdendi. O çeşme ve derelerden akan sularda çöp yarıştırırdık çocukluğumuzda. Çöp, Cinnaa’ya gelince biraz korkardık, adından kaynaklı. Akan dereler boyu suları düşündükçe küresel ısınmanın ne demek olduğunu anlıyorsunuz.

Eskibağ`ın farklı bir yüzü vardır. Orası babalarımızdan, dedelerimizden kaldı bize. Odun yapma ya da tarla açma gerekçeleriyle ağaçlara kıymayalım, orası bize emanettir! Köyün bir tarafını ağaçlandırmaya çalışırken var olanları gözden çıkarmayalım.

10. Ekim 2006



Yorumlar - Yorum Yaz
Öğretmenin Görevi


İnsan aklının iyiye yönelmesi bilgiyle; insanın çevresinde olup bitenlerin kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise bilinçle olanaklıdır!

Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyası.

Eğitim ve öğretimin çağdaş niteliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması” ilkesine dayanır. Bu, aklı inanç alanından, bilimi ise dinî referanslardan ayrı bir zeminde ele almayı gerektirir.

Eğitimi inanca bağımlı, metafizik bir dünya görüşünün güdümünde değerlendirmek; aklın özgürlüğünü sınırlamak, yaratıcılığını daraltmak ve düşünsel üretkenliğine ket vurmaktır.

Aklın ve bilimin inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığı, tarihsel süreç içinde iyi anlaşılmalıdır. Zira çağdaş dünya, bilimsel düşüncenin ürünü olarak şekillenmiştir.

Bugün, bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu dahi bilmeyen; bilimi dışlayan, kör inanç ve hurafenin etkisine terk edilmiş bir toplumsal manzarayla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin temel ilkelerini zayıflatmaya yönelik politik girişimler dikkat çekmektedir.

1930’daki Kubilay olayını; Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta yaşanan olaylar izlemiştir. Bu bağnaz atmosfer içinde bilim ve güzel sanatları temel alan eğitim-öğretim anlayışı ters yüz edilmiş; bilimsel üretime yönelik kayda değer bir etkinlik ortaya konulamamıştır. Okullar, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezbere dayalı bir sistem içinde bocalamaktadır.

1950–1980 yılları arasında laiklik karşıtı girişimlerle laiklik ilkesine indirilen darbeler, bu ilkenin özünü zedelemiş; laiklik giderek işlevsiz bir hâle getirilmiştir.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik üzerine bilimsel doğrultuda görüş bildiren pek çok düşün insanının yaşamı, çeşitli saldırılarla son bulmuştur.

Bu koşullar altında bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafiziğe dayalı “dinsel dünya görüşünün” etkisi altına alınmıştır. Böylece Atatürk’ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” giderek uygulanamaz hâle gelmiştir. Halkın bilgilenmesini engellemek için “obskürantizm” (bilmesinlercilik, karanlıkçılık), toplumsal uyanışı ve gelişmeyi durdurmak için ise “obstrüksiyon” (engelleme, ön kesme eylemi), gibi yöntemler devreye sokulmuştur. Bu tür yöntemler, tarihte Fransa’da Louis’ler döneminde de uygulanmıştır.

Ülkemizde 1950’den bu yana halkın ufku sürekli kapalı tutulmuş; yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına yakın bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle, uluslararası ölçekte ses getirecek patentlere imza atan bilim insanları yetiştirilememiştir.

Bugün öğretmen, böyle bir toplumun içinde görev yapmaktadır. Öğretmenin temel sorumluluğu, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda dönüştürmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi, içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması, üstlendiği görevin doğal bir gereğidir.

Öğretmen, toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir generalin “Neden sürekli sizin ordularınız bizi yeniyor?” sorusuna verdiği yanıt bunu açıkça gösterir: “Bu soruyu bana değil, Alman öğretmenlerine sorunuz.”

Büyük Atatürk ise eğitimin ve öğretmenin önemini şu sözlerle vurgular:
“En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum hâlinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

 Musa Kâzım Yalım,

"Öğretmen Görevin Yapmış İse" adlı uzun çalışmanın kısa bir özetdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası